Deniz Arslan - 'Rehavet Havası’

Deniz Arslan’ın kaleminden çıkma ‘Rehavet Havası’ndaki öykülerin taşrası, egzotik bir gezegenden ziyade farklı bir ruh halinin hüküm sürdüğü bir yer.
Advertising

Nereye giderlerse gitsinler, taşranın varlığını bazen gölgesinde bazen omuzlarında hissedenlerin çok şey bulacakları pırıl pırıl bir ilk kitap.

Tartışma yaratan jübilesinin ardından Zidane’ın kökenlerine ve büyüdüğü muhite inceden laf sokarak sorulan bir soruyu Thierry Henry “bir adamı yoksul mahallelerden çekip çıkarabilirsiniz ama o mahalleleri o adamın içinden asla çıkartamazsınız,” diye yanıtlamıştı. Çocukluğun ve ilk gençliğin deneyimleri illaki bir çatlak bulup sızarlar; kimi zaman tarihi bir anda rakibe indirilen bir kafa darbesiyle, kimi zamansa tıpkı Deniz Arslan’ın ilk kitabında olduğu gibi öyküler yardımıyla.

 ‘Rehavet Havası’ benzer atmosferlerde geçen on beş öyküden oluşuyor. Tüm öyküler Türkiye’nin batısında bir yerde, daha net belirtmek gerekirse adı fazla zikredilmeyen bir İç Ege şehrinde ve onun kasabalarında geçiyor. Kahramanlar birçok taşra kentinde olduğu gibi sonu Ulu Cami’ye çıkan şehrin tek geniş caddesinde, onun kıyısına köşesine gizlenmiş ucuz birahanelerde, kirli bardakları ve dolu kül tablalarıyla hemen tanıyacağınız çay bahçelerinde, ganyan bayilerinde, sabahçı lokantalarında dolaşıyor, hikâyelerini buralarda anlatıyorlar ve hiç de suskun değiller. Ne anlatıcıya ne de kahramanlara güvenebildiğimiz büyük ve dinlemeye doyulmayan taşra palavrasıyla karşı karşıyayız; oturup tadını çıkarmaktan başka elimizden gelebilecek bir şey yok.

David Foster Wallace bir söyleşisinde kurmacanın önemli işlevlerinden birinin huzursuz olanları rahatlatmak, keyfi yerinde olanları ise huzursuz etmek olduğunu söylüyordu. Arslan’ın öykülerinin bu anlamda taşrayı hiç görmeyene göstermek, onu yaşayıp sonrasında hep heybesinde taşıyana ise yarenlik etmek gibi bir işlevi de var. Başkalarının hayatlarıyla kurgusal da olsa bir ortaklık hissettiriyor öyküleri. Üstelik bunu ruhunuzu boş duvarlara ve uzun sessizliklere hapsetmeden yapıyor. Oğlu hastanede çaresizce yatan bir baba keder verici, sırf gösteriş uğruna Erzurum’a gitmek için son parasını bir çift uçak biletine yatıran bir genç ise yalnızca komik. ‘Rehavet Havası’ gerçekçiliğiyle Vüs’at O. Bener, Tobias Wolff ve Raymond Carver gibi öykücülere yakın duruyor. Ancak öykülerin Tom Waits şarkılarıyla ya da Fellini filmleriyle ruh kardeşi oldukları da söylenebilir, elbette İç Ege’nin buna izin verebildiği ölçüde.

İlk kitapların doğrudan bakıldığında şaşırtıcı, ikinci bakışta ise kör edici eksiklikleri vardır. ‘Rehavet Havası’ bu genellemeye meydan okurcasına bütünlüklü bir kitap. Kim bilir, belki de yazar öykülerini çok uzun süre demlendirdiği için böyledir. Yerel sözcüklerin ekonomisi arada bir okuyucuda şüphe yaratsa da, anlatıcı kimi zaman konuşturduğu karakteri bırakıp ardındaki gözlerini dört açmış etrafı izleyen genç yazarı ortaya çıkarsa da sorun değil, bunlar makul hatta tatlı kusurlar.

‘Rehavet Havası’ son yıllarda ısıtılıp ısıtılıp önümüze konan taşra sıkıntısından, romantizminden ama en önemlisi avam komedisinden şık çalımlarla kaçabilen bir kitap. Arslan’ın edebiyatı ilerde nasıl bir yola savrulur, muhtemelen skoru görmek için bir sonraki kitabı beklememiz gerekecek. Ama iyi bir oyun izledikten sonra maçın sonucu kimin umurunda ki zaten.

‘Rehavet Havası’- Deniz Arslan

İletişim Yayınları, 124 sayfa

Advertising
This page was migrated to our new look automatically. Let us know if anything looks off at feedback@timeout.com