Kültür & Sanat

İstanbul’un sanat dünyasından haberler, galeri bilgileri ve sergi eleştirileri

Yeni sergiler

SALT Beyoğlu’ndaki yeni sergiyi keşfedin
Sanat

SALT Beyoğlu’ndaki yeni sergiyi keşfedin

Osmanlı'nın modernleşme sürecine ve tarih sahnesinden çekilmesine tanıklık eden Köpe ailesinin anılarına dayalı ‘İmparatorluklar Arasında, Sınırlar Ötesinde’ sergisi, II. Meşrutiyet, I. Dünya Savaşı ve mütareke döneminden detaylı arşiv kayıtlarıyla görsel bir anlatı sunuyor. Aile üyelerinin Braşov, İstanbul, Selanik, Edirne ve Konya gibi şehirlerde şekillenen hayatları, itinayla muhafaza edilmiş kişisel belgeler aracılığıyla siyasal, toplumsal ve diplomatik tarihin dönüm noktalarına ışık tutuyor. Ailenin hikayesi, Transilvanya’nın Braşov şehri yakınlarında bir köyde doğup büyüyen Andras Köpe ile Breton bir aileden gelen Léocadie Tallibart’ın İstanbul’da yollarının kesiştiği Tanzimat Dönemi’nde başlıyor. Andras, Avusturya İmparatorluğu’nun baskılarından Osmanlı başkentine kaçmıştır; Léocadie, saatçi ve mücevherci kardeşi Louis ile mimar kardeşi Pierre’e eşlik etmek üzere şehirdedir. 1842’de evlenen çiftin ikinci çocuğu olan ve aile arşivinden mektupları sergide yer alan Charles ise Cenova kökenli Trabzonlu bir Levanten aileye mensup Rose-Marie Marcopoli ile 1882’de hayatını birleştirir. Charles ve Rose-Marie’nin Charlotte, Ida, Taïb, Ferdinand, Antoine ve Eugène adında çocukları olur. Fransızca eğitim alan, konuşan ve yazan altı kardeş, hiçbir zaman Avusturya-Macaristan tabiiyetinden Osmanlı tabiiyetine geçmez. Taïb, 1914’te savaşın başlamasından kısa bir süre sonra Braşov’a giderek müttefik Avusturya- Macaristan İmparatorluğu’nun üniformasını giyer. İki yıl sonra İstanbul’da Avusturya- Macaristan ordusuna katılan Antoine, 1917’de Suriye ve Filistin’de görev yapar. Savaşın sona erip iki imparatorluğun çöküş sürecinin başladığı dönemde çoğu İstanbul’da ikamet eden Köpe ailesi üyeleri, 1918’de Mondros Mütarekesi’ne, 1919’da Paris Barış Konferansı’na, 1920’de de şehrin İngiliz, Fransız ve İtalyan askerî makamlarınca resmen işgaline şahit olurlar. Çok uluslu imparatorluğun çok kültürlü sakinleri olan ve geriye çok kapsamlı bir aile arşivi bırakan Köpelerin yaşantıları, tabiiyet ve vatandaşlık ilişkilerinin ulusal kategoriler içerisinde belirgin ayrımlarla tanımlanmadığı tarihsel bir bağlamdan izler taşıyor. ‘İmparatorluklar Arasında, Sınırlar Ötesinde’, Antoine’in bu arşivden ciltler dolusu anı ve karikatürleri, görüntü ve ses kayıtlarının yanı sıra, büyük bir kısmı ağabeyi Taïb’e ait yüzlerce fotoğraftan bir seçkiyle Osmanlı ve Avusturya- Macaristan diplomatik ilişkilerinin gündelik hayata nasıl yansıdığına bakıyor. Bir aile tarihinden yola çıkarak 19. yüzyıldan 20. yüzyıla, imparatorluktan ulus devlete geçişte sınırların belirsizliğine, kimliklerin değişkenliğine ve hayatların devingenliğine dikkat çekiyor. 27 Aralık’a kadar, SALT Beyoğlu saltonline.org    

5. İstanbul Tasarım Bienali
Sanat

5. İstanbul Tasarım Bienali

5. İstanbul Tasarım Bienali, pandemi sürecinde farklı formatları bir araya getiren yeni bir yapıya büründü. ‘Empatiye Dönüş: birden fazlası için tasarım’ başlığını taşıyan bienal, empatinin kökenine iniyor ve farklı ülkelerden tasarımcılar, sanatçılar, mimarlar, aktivistler ve düşünürleri bir araya getiriyor. Bienalde bu yıl üç farklı bölüm var: Dijital ortamda yayımlanacak Eleştirel Yemek Programı adlı video serisi, Akdeniz havzasından projeleri Cihangir’deki ARK Kültür’de bir araya getirecek Kara ve Deniz Kütüphanesi ve bir arada yaşamayı yeniden ele alan projelerin Pera Müzesi’nin yanı sıra kentin farklı noktalarına uzanacağı Yeni Yurttaşlık Ritüelleri adlı müdahaleler dizisi. Bu çalışmalara ek olarak Empati Seansları isimli film gösterimleri ve uydu projeler de bienalde yer alıyor. Bienal kapsamındaki sergiler 15 Kasım’da sona erecek, ancak açık hava müdahaleleri ve dijital projeler Nisan 2021’e kadar farklı şekillerde devam edecek. 15 Ekim-15 Kasım, tasarimbienali.iksv.org    

212 Photography İstanbul
Sanat

212 Photography İstanbul

Üçüncüsü düzenlenen 212 Photography İstanbul, beş farklı mekanda fotoğraf tutkunlarıyla buluşacak. Çok sesli, multidisipliner bir yapıya sahip olan festival hem bir tartışma hem de bir buluşma platformu olmayı amaçlıyor. Festival programında sergiler, atölyeler, film gösterimleri, söyleşiler, portfolyo değerlendirmeleri ve uluslararası bir yarışma var. Merkez üssü Yapı Kredi bomontiada olan festivalin bu seneki diğer durakları ise Tekfur Sarayı Müzesi, Zülfaris Karaköy, Şerefiye Sarnıcı ve Akaretler Sıraevler. Festivale katılan sanatçıların bir kısmıyla çalışmalarını konuştuk. 8-18 Ekim, Yapı Kredi bomontiada, Akaretler Sıraevler, Zülfaris Karaköy, Tekfur Sarayı Müzesi, Şerefiye Sarnıcı kombine bilet: 30-60 TL, www.biletix.com, 212photographyistanbul.com/tr    

Kaş’ın paha biçilemez hazinesi: Patara
Görülmesi gereken yerler

Kaş’ın paha biçilemez hazinesi: Patara

Likya Birliği’nin başkenti ve bölgenin Akdeniz’e açılan kapısı Patara, Anadolu topraklarının medeniyet tarihine ışık tutmaya devam ediyor. Türkiye İş Bankası ve iştirakleri Şişecam ile TSKB, ülkemizin arkeolojik birikimine sahip çıkarak, 2016’dan bu yana Patara Antik Kenti’nde yapılan kazı çalışmalarına destek veriyor. Türkiye’nin önemli ören yerleri arasında yer alan, Antalya’daki Patara Antik Kenti’nde kazılar 1988 yılında başladı. 1988-2008 yıllarında kazı başkanlığını Prof. Dr. Fahri Işık üstlendi. 2009 yılından itibaren bu görevi Prof. Dr. Havva İşkan yürütüyor. Bilimsel kazı çalışmaları arkeologlarla birlikte epigrafi, nümizmatik, jeoarkeoloji, jeofizik, antropoloji, restorasyon, mimarlık ve su yapıları mühendisliği gibi farklı bilim dallarından çok disiplinli bir ekiple devam ediyor. Yaşam izlerinin şimdilik milattan 4 bin yıl öncesine kadar dayandığı, ancak M.Ö. 8. binyıla iz veren bulguların olduğu ve kalıntıların M.S. 14. yüzyıla kadar kesintisiz olarak takip edilebildiği Patara Antik Kenti’nde sürdürülen kazı çalışmalarıyla Helenistik, Yunan, Pers, Roma, Bizans ve Selçuklu dönemlerinin ekonomik, sosyal ve kültürel yapısıyla ilgili ipuçları günümüze taşınıyor. Geçen binlerce yıllık süreç içinde Hitit Kralı 4. Tuthaliya’dan Büyük İskender’e, Hannibal’dan Sezar’a kadar tarihin en önemli isimlerinin yolları Patara ile kesişti.  Patara; tümü ayakta duran tiyatrosu, liman caddesi, liman tapınağı, liman deposu, Tepecik erken yerleşimi, farklı dönemlerde inşa edilen çiftli surları, Delikkemer aquaduktu, beş hamam yapısı, bazilikası, 10 kilisesi, 10 tapınak mezarı, yüzyılın yazıtbilim anıtı denilen Yol Anıtı/Monumentum Patarense’si ve daha sayısız yapısıyla Anadolu’nun en görkemli antik kentleri arasında yer alıyor. Kazı çalışmaları hızlandı Şimdiye kadar Meclis Binası, Tiyatro, Kent Kapısı ve Liman Caddesi’nin restore edildiği Patara’da; Suriçi Kilisesi, Bazilika, Mezar Kilisesi, Markia Mezarı ise koruma çalışmaları gerçekleştirilen diğer yapılar arasında bulunuyor. Kazı, konservasyon ve restorasyon çalışmalarının devam ettiği antik kentte, 2000 yıllık deniz feneri de orijinal taş malzemeleri ile yeniden ayağa kaldırılmayı bekliyor. 1905 yılına ait ilk Osmanlı Telsiz Telgraf İstasyonu'nun onarım, güçlendirme, restorasyon ve müzeleştirme projesi eylül ayı sonunda başlayacak. Tiyatro, Karşılama Merkezi, çevre düzeni ve antik kentin aydınlatması kapsamında yapılan uygulamalar ise tamamlandı. Patara kazılarında elde edilen sonuçlar ve yayımlanan akademik makalelerde Lykia tarihinin yeniden yazıldığını söyleyen İşkan, 2020 kazı sezonu için öngörülen kapsamlı programın, pandemi nedeniyle revize edilerek sadece Tepecik yerleşimi ve Nero Hamamı ile sınırlandırıldığını, kazıların kasım ayı sonuna kadar devam edeceğini ifade etti. Patara tarihi ve kültürel zenginliğinin yanı sıra doğal güzellikleriyle de dikkat çekiyor. Florası ve faunası içinde çok sayıda endemik tür barındıran bölge, nesli tükenmekte olan ve koruma altına alınan iribaş deniz kaplumbağasının (Caretta caretta) ve yeşil deniz kaplumbağasının (Chelonia mydas) Akdeniz’deki önemli yuvalama alanlarından biri olan Patara Plajı’na ev sahipliği yapıyor.    

Gülfem Kessler - Gaipten Sesler
Sanat

Gülfem Kessler - Gaipten Sesler

Gaip... TDK Sözlüğü'ne göre farklı anlamlara sahip olan bu kavram; kayıp, bilinmeyen ve göz önünde olmayan şeyler için kullanıldığı gibi 'görünmez' bir aleme de atıfta bulunuyor. 4 Ekim'de İstanbul Cam Galeri'de açılacak olan sergisine 'Gaipten Sesler' adını koyan Gülfem Kessler, "Sezgilerim bu döneme hazırlık yapıyormuş" diyor. Zira Kessler'in 5 Nisan'da 'açılamayan' sergisi için hazırladığı tüm eserler, hali hazırda pandemi sonrasındaki dertlerimize de tercüman olabiliyor. Başka bir deyişle, bir kaç ayda topyekün değişen dünyamıza da dokunuyor. Realite, pandemi sonrası gelişmelerle sadece ülkemizde değil dünyamızda da kocaman bir gaibe dönüşürken, hepimiz, gördüklerimizi ve duyduklarımızı anlamlandırmanın bir yolunu arıyoruz. Şimdi karşımızda ‘olmuş’, ‘olmakta olan’ ve dahi çağlar boyunca çözülememiş temel meselelerimizle de dolu, zorlu bir süreç var. Üstelik zaman sanki hızlandırılmış gibi akarken, önümüze de  büyük dönüşümler yaratabilecek kaotik sürprizler çıkarıp duruyor. Hayat artık bildiğimiz hayat değil ve gördüklerimiz, yani ‘görünen’, olup bitenleri açıklamakta yetersiz. Gülfem Kessler bu süreci sanatçı olarak ele aldığı gibi bir birey olarak da yaşadığını vurgularken, hissettiklerini şöyle ifade ediyor: "İnsan tasarımı dahi olabilecek bir canlı türü, hayatta dert ettiğimiz her tür sorunu, sorun olmaktan çıkarttı ve yaşamlarımız geleceksiz bir maceraya dönüştü. Kaldı ki, pandemi öncesinde de durumumuz çok parlak değildi. Gelecek, hepimizin hayatına zorlanmış aksiyonlar olarak yansımıştı ve bir takım vaadlerle doluydu. Yaşamlarımız rekabet, haz, güç güdümlü  mutsuz bir koşuşturmaca hali ve ulaşılması imkansız hedeflerden ibaretti... Oysa evvelce dert ettiğimiz şeyler şu an hayli komik. Şimdi insanlık olarak neyi beklediğimizi bilmeden duruyoruz. Şaşkınız, çünkü maddelere hakim olmak uğruna  kontrol ve yıkıcı kazançların ardına düşmeye alışmışız. Ancak insanlığın uyanış yaşaması için kaos da şart... Şimdi artık bugüne kadar ki toplam deneyimlerimizden  kaynaklanan o köhne hafızadan bağımsız düşünceler üretebiliriz." Neredeyse hepimiz bir imge bombardımanının altında yaşıyor ve dikkatimizi çekenleri hızla kaydedip, paylaşıyoruz. Ne var ki tam da bu yüzden hiçbir şey kalıcı değil, tümüyle uçucu. Özellikle son aylarda her şeyle bağımızı koparan izolasyon sürecinin de etkisiyle, hapsolduğumuz kişisel fanuslardan ve sanal alemden bakarak dünyayı anlayabilmek çok daha zor. Gülfem Kessler, eserleriyle, belki de gözümüzü 'görünene' değil 'örtülü olana' çevirirsek, sezgisel olarak bir şeyleri algılayabilme şansımız olabileceğini ima ediyor. Ve insanın henüz bitmemiş ve tamamlanmamış dünya deneyimini ele alırken, zamanı da yekpare bir bütün olarak görüyor. O yüzden eserlerinde yaradılış miti de var, çürümüş monarşi de. Telefonuna yapışıp dijitalleşen insan da var, daracık yuvasına sığmaya çalışan kadın da... Kessler her bir yaratımında her sanatçı gibi önce realiteye bakıyor, onu kavrıyor, onunla kavga ediyor, derken ona boyun eğiyor ve onu yeniden yaratıyor. Mesela "Hergün elma yiyeceksin" adlı çalışmasında, onun Havva'sı sırtında pançosu, olağanüstü hafifliği ve güzelliğiyle, terk etmekte olduğu Adem’e bakıyor. Çünkü öfkesi yüzünden adeta taşlaşan Adem, yırtıcı ve saldırgan ifadesi ve toprağı kavrayan ayak tırnaklarıyla dünyaya yok ederek kök salmaya çalışıyor. Her sanatçı yaratımlarının izleyicide de bir karşılık bulmasını ister. 2020'nin dünyasına bakarken eserlerinin içine pek çok detay gömen ve bunu yaparken mizaha da göz süzen Gülfem Kessler, 'anlaşılma mevzusunda Mark Rothko'nun bakışına katıldığını vurguluyor: "Eğer bir şeye güvenmem gerekirse, kalıplaşmış düşüncelerden bağımsız, hassas izleyicilerin ruhunu tercih ederim. Bu resimleri kendi meşreplerine uygun olarak kullanacaklarından emin olduğum için, akıbetlerinden kaygı duymam"... Rothko 1900'lerin ortalarında bunları söylemiş olsun; Kessler, şimdi, daha da kısa ifade ediyor sanatseverlerden beklentisini: "Muzdarip olanlar kendi başlıklarını bulacaktır." Başlıklar demişken... Gülfem Kessler'in Cam Galeri'de 15 Kasım'a kadar sürecek olan sergisi, kağıt üzerine kömür işlerin yanısıra onlarla tezat oluşturan renkli, ümitli ve yeni çalışmaların da eklenmesiyle kaçırılmaması gereken bir ziyafete dönüşmüş: "Senin düşün bana kabus", "Erkek olarak Özçekim", "Çılgın aşık", "Tarifsiz yuva", "Beyaz yakanın asimilasyonu", "Tüm yalanların inkarcısı" ya da "Alo, alo, alo" gibi isimler taşıyan 22 eser, sanki Louise Bourgeois'in da bir cümlesine göz kırpmakta: "Sanat, delirmemenin garantisidir!" (Elbette yaratıcısı kadar izleyicisi için de öyledir.)    

İstanbul'daki diğer sergiler

Fotoğraf tutkunlarının dikkatine
Sanat

Fotoğraf tutkunlarının dikkatine

ZEYNEP KAYAN 212 Photography İstanbul’da sergileyeceğiniz işleri nasıl tanımlardınız? Bu seride ne anlatmak istiyorsunuz? ‘Geçici Aynılık’ serisi, ismini bir John Ruskin kitabı olan ‘The Nature of Gothic’den alıyor. Ruskin, ‘aynı’ hissedilenin geçiciliğine inanıp sabırla karşılayanları, değişim tutkunları ile karşılaştırır. Bu seri aynı gibi görünen ama aynı ol(a)mayanı, nötr bir beden ve çeşitli objelerle tekrar etmeyi esas alan denemeler olarak görülebilir.  İlham kaynaklarınız nelerdi? Trisha Brown, Anne Teresa de Keersmaeker, Yvonne Rainer gibi çağdaş dansçı ve koreograflar ve Steve Reich. Pandemi çalışmalarınızı ve yaratıcılığınızı nasıl etkiledi? Her zamankinden daha fazla kendi dünyama kapandım. Etkilerini zamanla daha iyi anlayacağımı düşünüyorum.   SILA YALAZAN 212 Photography İstanbul’da sergileyeceğiniz eseri nasıl tanımlardınız? Bu seride ne anlatmak istiyorsunuz? Festivalde sergileyeceğim ‘Yasak Oyunlar’ serisinden seçilmiş eserler, iki genç arkadaşımın, Tarlabaşı sakinlerinden Havin ve Şevval’in yaratma içgüdüsünden ve gündelik yaşantılarından izler taşıyor. Bu seride Tarlabaşı ve Bauhaus Okulu arasındaki benzerliklerden yola çıkarak komün hayatı, zanaat, el işine saygı gibi unsurları kullanarak iki ayrı dünya arasında dolaylı bir ilişki kurduk.  İlham kaynaklarınız nelerdi? Bauhaus Akımı, Oskar Schlemmer’in ‘Triadic Ballet’i, Maleviç’in tasarladığı ilk fütürist opera ‘Güneşin Zaptı’. Pandemi çalışmalarınızı ve yaratıcılığınızı nasıl etkiledi? Bu süreç ilk kez ailem ve ev yaşantımıza dair bir seri üzerinde çalışmamı, insanın farklı ruh iklimlerini yansıtma biçimi hakkında düşünmemi, iç mekanda farklı teknikler ve ışıklar kullanmamı sağladı.   OUKA LEELE 212 Photography İstanbul’da sergileyeceğiniz eserleri nasıl tanımlardınız? Çalışmalarınızla ne anlatmak istiyorsunuz? Fotoğraflarımın retrospektif bir yönü olduğunu düşünüyorum. Her biri hikayeler anlatan, oldukça edebi görüntüler. Benim felsefemi aktarıyorlar. Çocukluğumda izlediğim reklamlardan çok etkilendiğim için pop-art’a göz kırpan bir yönleri var. Diğer yandan Madrid’deki Prado Müzesi’ne yaptığım ziyaretlerin etkisiyle klasik görünüyorlar. Seçtiğim insanlarla birlikte fikirlerimi aktarabileceğim bir sahne oluşturuyorum, ardından büyük bir kamerayla siyah beyaz fotoğraflar çekiyorum. Sonra fotoğrafın büyük bir kopyasını çıkarıyorum ve onu aylar boyunca kalemlerle ve sulu boyayla boyuyorum. Ta ki, tüm görüntü renklenene kadar… Renklerin görüntüyü daha gerçek kıldığını hissediyorum çünkü duygularımı renklerle daha iyi ifade ediyorum. İlham kaynaklarınız nelerdi? İlham kaynağım kendi hayatım. Doğa ve kitap okumak da bana ilham veriyor. Yıllar önce bir gün tamamen bana ait tükenmez, canlı bir ilham kaynağı olduğunu ve ona her zaman erişebildiğimi fark ettim. Pandemi çalışmalarınızı ve yaratıcılığınızı nasıl etkiledi? Oldukça kötü etkiledi. İnsanları maskeyle görmekten hoşlanmıyorum. Yüzlerini, gülümsemelerini görememek hoşuma gitmiyor. Çok üzücü. Bu çılgınlık, çekilen acılar bana ilham vermiyor. Bu nedenle hayatta kalmamızı sağlayacak bir şeyler yaratmaya, sanatı ilaç olarak kullanmaya ihtiyaç duyuyorum.   MICHAL CHELBIN 212 Photography İstanbul’da sergileyeceğiniz eserleri nasıl tanımlardınız? Çalışmalarınızla ne anlatmak istiyorsunuz? Fotoğraflar İspanya’daki boğa güreşi okullarında çekildi. Bu kareler gençler ve üniforma arasındaki ilişkiyi incelediğim serinin bir parçası. 2021 sonbaharında yayımlanacak dördüncü monografımda da bu konuya odaklanıyorum. İlham kaynaklarınız nelerdi? Resim tarihinin eski ustalarından ilham alıyorum. Velázquez, Caravaggio gibi isimlerin işlerimde, ışık ve mekan kullanımımda büyük etkisi var.  Pandemi çalışmalarınızı ve yaratıcılığınızı nasıl etkiledi? Pandemi yüzünden seyahat edemiyorum ve kendi çekimlerimi gerçekleştiremiyorum. Moda çekimleri için de seyahat etmem mümkün değil. Bunun yerine ürünleri bana yolluyorlar, ben de çekimleri bulunduğum yerde gerçekleştiriyorum. Ayrıca çocuklarımın fotoğrafını çekmeye başladım. Bunu hep yapmak istemiştim, nihayet karantinadayken başlayabildim.   ÖZLEM ŞİMŞEK 212 Photography İstanbul’da sergileyeceğiniz işleri nasıl tanımlardınız? Bu seride ne anlatmak istiyorsunuz? 212 Photography İstanbul bünyesindeki ‘İcra ve Müzakere’ sergisinde ‘Selfportre Olarak Modern Türk Resmi’ serimden performatif fotoğraf ve video işlerim sergilenecek. Bu işlerde erken dönem modern Türk resmindeki kadın temsilleri üzerine çalıştım. Modernliğin ve kadınlığın bu imgelerde nasıl kurulduğunu araştırdım. Osman Hamdi Bey, İbrahim Çallı, Namık İsmail, Şeref Akdik gibi erkek ressamların yanı sıra Mihri, Hale Asaf, Fahrelnisa Zeid gibi kadın ressamların çalışmalarındaki kadınların kılığına girdim ve onlar gibi poz vererek bugün modern Türk kadını imgesinin sanat eserlerinde nasıl temsil edildiğini araştırdım. Bu imgelerin kimliğimizi kuran, kurmaya yeltenen dinamiklerini araştırmaya yönelik zihinsel, görsel ve bedensel bir performans olarak tanımlayabilirim çalışmalarımı.   İlham kaynaklarınız nelerdi? Türkiye’de kadınların farklı kültürel grupların temsilcileri olarak çeşitli tanımlamalara sıkıştırılması, stereotipler ve bu stereotiplerin edebiyatta, resimde, fotoğrafta, sinemada, basında temsil edilme biçimleri benim için her zaman ilgi çekici bir konu oldu. Yüksek lisans tezim için Türkiye’de çağdaş ve modern sanatın nasıl örgütlendiğini araştırırken Osmanlı-Türkiye modernleşme sürecinin bugün Türkiye’deki toplumsal ve kişisel birçok sorunun/tartışmanın düğümlenme noktası olduğunu fark ettim. O dönemde hem sanat hem de kadınlar modernliğin önemli simgelerine dönüşmüş durumda. Ancak temsiller aynı zamanda kimlikleri de şekillendirir. Dolayısıyla bu resimler, kadınlardan beklenen modernlik, saygınlık, feminenlik, narinlik gibi özelliklerin de kuruluş yeriydi. Ben de modern Türk sanat tarihinden resimler üzerine araştırma yapmaya başladım. Sanatçısı kimdir? Sanatçının yaşam hikayesi bize ne söylüyor? Toplumla kurduğu ilişkinin boyutları nelerdir? Modelleri kim? O resimlerde o modelleri neden o biçimlerde temsil etmişler? Neler anlatmak istemişler? Biz bugün bu resimleri nasıl anlamlandırıyoruz? Sonuç olarak çalışmalarımda da çeşitli temsil biçimlerine dair sorular geliştiriyorum. Pandemi çalışmalarınızı ve yaratıcılığınızı nasıl etkiledi? Pandemi sürecinin ilk döneminde eve kapanmanın getirdiği yalnızlaşma, yaratıcılığımın dışarıyla derinden bağını fark etmemi sağladı. İlk günlerde fotoğraf çekmeye başladığım dönemlerdeki gibi süreci öznel bir bakış açısıyla belgelediğim fotoğraf ve video işleri ürettim. Ancak kısa bir süre içinde hastalık endişesi ve izolasyonun yarattığı kaygı ve anksiyetenin yaratıcılığımı pek de iyi etkilemediği ortaya çıktı. Dışarıdan uzak kalmak, sevdiklerimi görememek, onlarla zaman geçirememek beni günlerin geçmesini beklediğim bir pozisyonda sabit kıldı ve kendimi zamanda hareketsiz kalmış hissiyle baş başa buldum.  Ancak şimdi yeniden çalışmaya ve üretmeye başladım.    CLEMENS ASHER 212 Photography İstanbul’da sergileyeceğiniz işleri nasıl tanımlardınız? Bu seride ne anlatmak istiyorsunuz? ‘A Modernist Lunchbreak’te hareket halindeyken öğle yemeklerini yiyen iş insanları var. Kuklalar gibi gerçeküstü figürlerle dolu soyut mekansal kompozisyonlar yarattım. Geçmişteki modernist gelecek görüşleri ve çağdaş sosyolojik fenomenler arasındaki ilişkiyi ironik bir bakış açısıyla araştırıyorum. Çok sınırlı bir fikir ve arzular yelpazesi içinde kendilerini özgür hisseden insanlar var işlerimde. Arzularının tatmin edilmesi için sistemin parçası olmaları gerekiyor. Çalışmalarımda sıklıkla renklerin ve tekrarlayan gösterimlerin bilinçaltı etkisini araştırıyorum. Pazarlama ve reklamcılığın doğasında olan bu ilkeler, sürekli olarak toplumsal kontrol araçları olarak kullanılıyor. İlham kaynaklarınız nelerdi? Sanat tarihinden ve kolektif görsel hafızamızdan çeşitli stilleri ve unsurları bir araya getirerek yeni çağdaş ifadeler oluşturuyorum. Bu yüzden simya çizimlerinden Zen el kitaplarına kadar sanat tarihinden birçok farklı şeye bakıyorum.  Pandemi çalışmalarınızı ve yaratıcılığınızı nasıl etkiledi? Evden çalışmaya alışkın olduğum için beni pek etkilemedi. Çizim yapmak, kitaplara bakmak ve genelde odaklanamadığım şeyleri yapmak için zamanımın olması güzeldi.    

Fikret Parlak’ın seramik dünyası
Sanat

Fikret Parlak’ın seramik dünyası

  Seramikle nasıl tanıştınız? Seramik sanatçısı olmaya nasıl karar verdiniz? Ben aslında tekstil mühendisiyim, uzun yıllar sektörde hizmet ettim. Bir zaman sonra iş dünyasından ayrılıp içimde hep var olan sanatla ilgilenme arzumu gerçekleştirmek istedim. Tam da bu sıralarda eskiden beri arkadaşı, hayranı ve koleksiyoneri olduğum seramik sanatçısı Turgut Tuna, Bursa’daki ata evine dönüp Çini Çiftliği’ni kurmak üzereydi ve projeye dahil olma fırsatım oldu. Bu projede yaklaşık iki sene kendisinin çıraklığını yaptım. Daha sonra kendimi daha da geliştirmek için desen ve heykel dersleri aldım. Hâlâ da devam ediyorum. Atölyeniz ve showroom’unuz Büyükada’da. Bize çalışma sisteminizden ve müşterilerinizin size nasıl ulaştığından bahsedebilir misiniz? Atölyem Büyükada’daki evimin bahçesinde yer alan müştemilatta. Hemen hemen her şeyi kendim yapıyorum. Yani modellerimi kendim hazırlayıp kalıplarımı kendim çoğaltıyorum; gövde çamurunu, sır ve boyalarımı da kendim hazırlıyorum. Memur gibi sabah 09.00, akşam 17.00 atölyedeyim. Yalnız başıma çalıştığım için az sayıda iş üretebiliyorum aslında. Atölyemde işlerimin görülebileceği bir de showroom’um var. Buradan işlerimi alanlar öncelikle eş dost, adalı komşular ve merak edip ziyaretime gelen sanal takipçilerim. Instagram’dan satışlarım oluyor, buradan ülkenin pek çok yerine işlerimi gönderdim. Çok olmasa da uluslararası ilgi de var. İskoçya’dan Hong Kong’a koleksiyonerlerim var diyeyim size. Bunun dışında özenle seçtiğim az sayıda dükkanda da işlerim satılıyor. Çeşitli sayfiye yerlerinin yanı sıra şu an Bebek’te Envai’de, Galata’da Mon Joie’de eserlerimi bulmak mümkün.  Üretimlerinizde balıkların ayrıcalıklı bir yeri var gibi görünüyor. Balıklara nasıl ilgi duymaya başladınız? Nasıl işinizin önemli bir parçası haline geldiler? Evet, balık serisi ilk yaptığım iş. Çıraklığımın son aylarında hocamın verdiği bir ödevle başlayan bir hikayesi var. Turgut hocam elime Rumca yazılar ve bir balık çizimi olan bir kağıt parçası tutuşturdu ve “Bu, adadaki bir kilisedeymiş. Git bul ve onunla ilgili bir iş yap,” dedi. Ciddi bir araştırmanın sonunda bu balığın halka açık olmayan Aya Nikola Manastırı’ndaki şapelin içinde olduğunu öğrendik. Balık, tavandan sarkan gümüş bir torik balığı şamdandı. Üzerine kazınmış, çözmesi de epey mesele olan eski Rumca yazıdan hikayesi de anlaşılmaktaydı. 1883 yılında adalı balıkçılar kendi koruyucu azizleri olan Aya Nikola’ya bu adağı adamışlar. Yani o sezon iyi balık tutukları için Balıkçılar Loncası bu balığı Aya Nikola’ya armağan etmiş. Ben de adamıza ait bu geleneği hatırlatmak için gerçek bir torikten alınmış kalıp ile ilk üç boyutlu balığımı yaptım. Tabii bunu yaparken birtakım zorluklar yaşadık. İlk kalıbı palamuttan aldık ama iki tarafı da düzgün olmadı. Kıyamadım, düzgün yarısından duvara asılabilir bir palamut kalıbı daha yaptım. Benim meşhur palamutlar böyle bir tesadüfle başladı anlayacağınız. Sonra çupra ve uskumru olarak ada balıkları serisine dönüştü. Çalışmalarınız arasında tellak figürleri de bulunuyor. Hamam kültürünü seramikle birleştirmek nasıl bir süreçti? Serde hem heykel yapma arzusu hem de geleneksel bir sanat olan çini ile çağdaş işler yapma arzusu var. Geleneksel temalardan yola çıkmak, bizden türeyen, geleneksel çini tekniklerinden uzaklaşmayan işler yapmak istiyorum. İlk insan figürüm bir Edirne pehlivanı aslında, en popüleri Aliço ve Yusuf. İkinci insan figürü ise tellak oldu, üçüncüsü 60’lı yılların şehirli kadını… Yakında bir çift daha eklenebilir bunlara! Kültürümüzde önemli bir yeri olan İznik Çinisi üretiminize nasıl ilham veriyor? Bu geleneksel sanattan nasıl besleniyorsunuz? Daha önce bahsettiğimiz modern formların yanı sıra klasik İznik çinisi çeşitli tabaklar da çalışıyorum tabii ki. Tamamen yeniden yapım çok az çalışıyorum, onu da ya form olarak ya dekor olarak farklılaştırmaya çalışıyorum. Yani çok geleneksel bir dekoru, geleneksel İznik’te hiç olmayan oval formlu tabaklara çalışıyor ya da geleneksel yuvarlak bir İznik tabağa geleneksel desenleri kısmen, daha büyük ya da deforme şekillerde uyguluyorum. Geleneksel işler yapmak bir terbiye; sizi tekniğe bağlı olmaya çağırıyor. En severek oluşturduğum yeniden yapım New York’ta Metropolitan Müzesi’nin Osmanlı Sanatları bölümünde gördüğüm 36 cm çapındaki derin tabak. Onu bile yaparken derinliğini iyice pekiştirmek için 1 cm daha ekledim. Sonuç olarak en modern formlarımda bile geleneksel İznik desenlerinin yanı sıra daha eski Selçuklu, Orta Doğu teknik ve dekorlarından mutlaka esinleniyorum. Evinizde kullandığınız tabak ve kahve fincanı gibi ürünler kendi yapımınız mı? Kendiniz ya da sevdikleriniz için özel üretimler gerçekleştiriyor musunuz? Evde artık benim yaptığım servis tabakları kullanılıyor. Yemek ve pasta tabaklarım da var. Arkadaşlarıma özel günlerde hediye etmek için ürünler de yapıyorum. Evimin bir kapısının üstüne yerleştirmek üzere Selçuklu tekniği turkuaz sır altı siyah dekorla kertenkeleler yaptım. Dedemin Konya’daki kerpiç evinde kapının üstünde yazları onlarca kertenkele gezerdi. Dedem vefat ettikten sonra kayboldular. Onun anısına böyle bir şey yaptım. Özgün stilinizin oluşmasında hangi faktörler etkili oldu? Size ilham veren akımlar ya da sanatçılar var mı? Öncelikle hocam Turgut Tuna’nın ekolünü devam ettiriyorum. Onun dışında pek çok ilham aldığım sanatçı var tabii. Çok gezen bir insanım, gittiğim yerlerde zamanımın çoğunu geleneksel ve çağdaş sanat müzelerinde geçiririm. Çok az sayıda çoğaltılmış seramik heykel projelerinin yanı sıra kavramsal sanat yapabileceğim dev proje hazırlıklarım var. Ne tarafa yöneleceğimi zaman gösterecek. Karantina döneminde canlı yayın yapan İlber Ortaylı’nın duvarında sizin eseriniz olan bir sarı palamut seramiği bulunuyor. Kendisiyle nasıl tanıştınız? İlber Ortaylı’nın kız kardeşi Nuriye arkadaşımız. Bize geldiğinde satın almıştı o balığı. Evinin duvarına asmış. Karantina döneminde İlber Ortaylı, Ankara’da kız kardeşinin evinde mahsur kaldı. O sırada evden katıldıkları çekimlerle benim sarı balık meşhur oldu. Hatta Teke Tek programında Fatih Altaylı sordu, “Herkes merak ediyor bu balığın hikayesi nedir?” diye. Eserlerinize ilgi gösteren başka ünlü isimler var mı? Alanların hepsinden haberdar olmuyorum tabii. Şahit olduğum Demet Akbağ var. Orhan Pamuk bir sergimden bir eserimi aldı. Ata Demirer de var hatırladığım kadarıyla. Bir ara Sultanahmet’te satılırken balıklarımdan birkaçını Japon prensinin aldığı söylendi. İş dünyasından da eserlerimi alan ünlü çok ahbap var tabii. www.fikretparlak.com      

Odağımızda tasarım var
Sanat

Odağımızda tasarım var

5. İstanbul Tasarım Bienali, pandemi sürecinde farklı formatları bir araya getiren yeni bir yapıya büründü. ‘Empatiye Dönüş: birden fazlası için tasarım’ başlığını taşıyan bienal, empatinin kökenine iniyor ve farklı ülkelerden tasarımcılar, sanatçılar, mimarlar, aktivistler ve düşünürleri bir araya getiriyor. Bienalde bu yıl üç farklı bölüm var: Dijital ortamda yayımlanacak Eleştirel Yemek Programı adlı video serisi, Akdeniz havzasından projeleri Cihangir’deki ARK Kültür’de bir araya getirecek Kara ve Deniz Kütüphanesi ve bir arada yaşamayı yeniden ele alan projelerin Pera Müzesi’nin yanı sıra kentin farklı noktalarına uzanacağı Yeni Yurttaşlık Ritüelleri adlı müdahaleler dizisi. Bu çalışmalara ek olarak Empati Seansları isimli film gösterimleri ve uydu projeler de bienalde yer alıyor. Bienal kapsamındaki sergiler 15 Kasım’da sona erecek, ancak açık hava müdahaleleri ve dijital projeler Nisan 2021’e kadar farklı şekillerde devam edecek. 15 Ekim-15 Kasım, tasarimbienali.iksv.org   Mariana Pestana Tasarım Bienali’ni küratöründen dinledik. Tasarım Bienali’nin küratörü olarak görevleriniz nelerdi? Basit bir cevap vermek gerekirse görevim bienalin bu edisyonu için bir tema ve yaklaşım bulmak, küratöryel ekibi oluşturmak, grafikerleri ve sergi alanı tasarımcılarını seçmek, katılımcıları belirlemek, onların çalışmalarına eşlik etmek, kataloğu düzenlemek, ilişkileri yönetmekti. İşimi seviyorum, bienalin bu edisyonunun küratörlüğünü üstlenmek benim için bir onurdu. Ancak şu anki koşullar göz önüne alındığında aynı zamanda oldukça zor bir görevdi!  Tasarım Bienali’nin küratörlüğünü üstlenmeden önce neler yapıyordunuz? Bize çalışmalarınızdan bahseder misiniz? Xavi Llarch Font, Carolina Caicedo ve Suzanne O’Connell ile birlikte The Decorators adlı bir kolektifimiz var. Kamusal alanda yemekli ve birçok insanın ortak katılımıyla gerçekleşen kültürel programlar ve müdahaleler oluşturuyoruz. Şu anda Ocak ayında Londra’daki Stanley Picker Gallery’de açılacak bir sergi üzerinde çalışıyoruz. Ayrıca bağımsız bir küratör olarak çalışmalarımı sürdürüyorum. Kısa bir süre önce MAAT (Lizbon), Matadero (Madrid) ve Royal Academy’de (Londra) sergilenen ‘Eco Visionaries’in ve Londra’da eskiden çalıştığım Victoria ve Albert Müzesi’nde gerçekleşen ‘The Future Starts Here’ sergisinin küratörlerinden biriydim. Bienal ‘Empatiye Dönüş: birden fazlası için tasarım’ başlığıyla gerçekleşiyor. Bu başlık bize ne anlatıyor? İklim krizi ve Covid-19 salgınının yol açtığı küresel sosyal yoksunluğun etkisi altında hazırladığımız bienal, empatiye dayalı tasarım için yeni bir rol tanımlamaya çalışan fikirleri ve projeleri bir araya getiriyor. Duygulara aracı olan tasarım, asıl amacına uygun bir pratik olarak sunuluyor. Tasarımcılar birbirimizle, dünyayla, diğer türlerle, toprakla, suyla ve hatta evrenle ilişki kurmamızı sağlamak amacıyla duygusal, diplomatik, bazen de iyileştirici işlevler benimser. Ziyaretçiler bienalde yeni fikirler, ütopik önermeler ve çevrelerindeki dünyayı yeniden yorumlamak ve onunla yeniden bağlantı kurmak için pratik çözümler bulacaklar. Bienal’in bu edisyonunda yer alan ve yiyeceği önemli bir karşılaşma aracı olarak ele alan tasarımcılar bilinçli olarak daha büyük ölçekli bir alanda çalıştılar. Bağırsaklarımızda yaşayan görünmez mikroorganizmalardan tarımsal uygulamalarla dönüştürülmüş geniş alanlara kadar… ‘Birden fazlası için tasarım’ yalnızca anlık kullanıcısını veya müşterisini değil, aynı zamanda herhangi bir yeni nesne veya eylemden kaçınılmaz olarak etkilenen birçok bileşeni de dikkate alan tasarımları işaret ediyor. Bienal katılımcılarını nasıl belirlediniz? Katılımcıları ekibimizdeki küratörler Sumitra Upham ve Billie Muraben ile birlikte özenle seçtik. Bazıları yaptığımız açık çağrıya başvurdu, bazılarını zaten tanıyorduk, bazılarını da araştırarak ve stüdyoları ziyaret ederek bulduk.  Pandemi bienal için neleri değiştirdi? Bienali yeni koşullara uyarlamayı nasıl başardınız? Karşılaştığınız büyük zorluklar nelerdi? En büyük zorluklardan biri katılımcıların, küratörlerin ve tasarım ekibinin İstanbul’a seyahat etmesinin imkansız olmasıydı. Ziyaretçilerin işlerle etkileşimde bulunmasını kısıtlayan hijyen ve sosyal mesafe kuralları da işimizi çok zorlaştırdı. İlk zorluğu aşmak için Nur Horsanalı, Ulya Soley ve Eylül Şenses’in yer aldığı Genç Küratörler Grubu’nu oluşturduk. Şehirde gözümüz kulağımız oldular. Projeler ve İstanbul’un yerel bağlamı arasında ilişki kurdular. Ekibin çalışmalara uygun alanlar seçmesine ve diyalog kurmasına yardımcı oldular. Bienalin çekirdek ekibi de çok fazla görev üstlendi. Mert Karaçıkay, Gülüm Baltacıgil ve tabii ki Deniz Ova, şehirdeki en iyi yerleri bulmak için çok uğraştı. İkinci zorluğu aşmak için ise sergilerimizi sosyal mesafeye uyarladık. Ziyaretçiler her şeyi güvenli bir şekilde görebilecekler. ‘Yeni Yurttaşlık Ritüelleri’ kamusal alanda açık havada yer alıyor. ‘Kara ve Deniz Kütüphanesi’ne ise rezervasyon yaptırabiliyor. ‘Eleştirel Yemek Programı’ da dijital olarak gerçekleşiyor. Yaşadığımız zorluklar, bienalin standart modelini yeniden değerlendirmemiz ve neredeyse hiç ulaşım gerektirmeyen, asgari seyahat imkanı olan ve çoğu nesnenin İstanbul’da yerel olarak üretildiği bir projeye imza atmamız için bir fırsattı. İçinde bulunduğumuz ekolojik krizi düşünürsek, bu gibi yerel yaklaşımlar bizi bir adım ileri taşıyabilir. Ziyaretçileri nasıl bir deneyim bekliyor? Bienalin çevrimiçi ve çevrimdışı bölümlerinden daha detaylı bahseder misiniz? Bienalde 40’tan fazla yeni proje yer alıyor. Ziyaretçiler, bienalin web sitesinde haftalık olarak yayınlanan ‘Eleştirel Yemek Programı’nı evlerinde deneyimleyebilir. Tüm projelerin açıklamaları ve görsel belgeleri de dijital olarak deneyimlenebilecek. Akdeniz havzasında desteklediğimiz 10 araştırma projesi hakkında bilgi edinebileceğiniz ‘Kara ve Deniz Kütüphanesi’nde ise yer ayırtabilirsiniz. Buradaki araştırmalar gıda üretiminin az bilinen ağlarını ortaya çıkarmak amacıyla toprak ve suyla kurduğumuz ilişkiyi inceliyor. Pera Müzesi’nde ise The Rodina ve Kyriaki Goni’nin enstalasyonlarını görebilir, empati anlayışının sınırlarını genişleten filmler izleyebilirsiniz. Şehrin dört bir yanındaki bahçelerde, iskelelerde ve meydanlarda da bir dizi yeni projeyle karşılaşacaksınız. Bunlar ‘Yeni Yurttaşlık Ritüelleri’ programını oluşturuyor.  Pandemi ile birlikte tasarımın anlamı ve kapsamı nasıl değişti? Pandeminin tasarım dünyasındaki diğer etkileri ne olacak? Pandemi, Batı dünyasının büyük ölçüde bağlı olduğu küresel endüstriyel üretim modelinin krizde olduğunu gösterdi. Bu model ekolojik, ekonomik ve etik açıdan sürdürülebilir değil. Yaklaşımımızı değiştirmezsek, gelecekte herkese yetecek kadar yiyecek üretemeyeceğiz. Bu nedenle, acilen küresel modele alternatif üretmemiz gerekiyor. Pandemiyle birlikte, tarımsal-endüstriyel modele ve küresel üretim ağlarına daha az bağımlı yaşam tarzları sunan yerel çözümlere ilginin artmasını umuyorum. Tasarım denklemine duyguları, ilgiyi ve akrabalığı eklemesi açısından empatinin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Çevrimiçi bir bienal, çevrimdışı bienal ile aynı deneyimi sunabilir mi? Kesinlikle hayır! İzleyicilere fikirler ve eyleme yönelik davetler sunsa da dijital deneyim daha içe dönük. Bienalin fiziksel unsurları ise vatandaşların tasarımlara aktif olarak katılmaları için fırsatlar sunuyor. Vatandaşların katılımı olmadan bu projelerin pek bir anlamı yok! Uzun süre Londra’da yaşadınız, şimdi ise Porto’dasınız. Tasarım dünyaları açısından Londra, Porto ve İstanbul arasındaki temel farklar neler? Üç şehirdeki tasarım dünyaları çok farklı, ancak ortak noktalardan biri zanaatın yeniden canlanması, yerel tasarıma duyulan ilginin artması. Bunlar sadece nostaljik uygulamalar değil, aynı zamanda geleceğe yönelik fırsatlar sunuyorlar. Pandemide inanılmaz derecede kırılgan olduğunu gördüğümüz küresel endüstriyel modele alternatif olarak yerelleştirilmiş bir yaklaşıma olanak tanıyorlar. Bienalde tasarım, ekoloji, dayanıklılık ve gıda güvenliği ile ilgili küresel endişelere hitap eden radikal yerel çözümler göreceksiniz.   Bu projelere dikkat... 5. İstanbul Tasarım Bienali’nden ilginizi çekeceğini düşündüğümüz 10 proje…   Yeni Yurttaşlık Ritüelleri Büyükada Songlines Studio Ossidiana ‘Büyükada Songlines’, Studio Ossidiana imzalı bir tasarım projesi. Üzerinde bitkilerin, böceklerin, kuşların ve birçok canlının yaşadığı bu yüzen bahçe, İstanbul’un adaları etrafında dolaşacak ve son karaya çıkacak. Dansbana! Kalamış Dansbana! ‘Dansbana! Kalamış’, dans için kamusal alanlar yaratan Dansbana! ekibinin tasarladığı bir müdahale. Uzun vadede dansçılar için yeni bir buluşma noktası olması düşünülüyor. Bu enstalasyon, kadınların kamusal alanda yer alamamasına da dikkat çekiyor ve bu eşitsizliği ortadan kaldırmaya odaklanıyor. Public Devices for Therapy Soraia Gomes Teixeira Soraia Gomes Teixeira tarafından üretilen ‘Public Devices for Therapy’ isimli tasarım aracı, birbirimize yakın olma konusunda güvenimizi yeniden kazanmamızı sağlamayı ve pandemi sırasında uygulanan fiziksel mesafenin etkisiyle savaşmamıza yardımcı olmayı hedefliyor. Proje kapsamındaki aletleri aktive etmek için kullanıcıların hem sosyal mesafelenme kurallarına uymaları hem de ortaklaşa hareket etmeleri gerekiyor. Germinator SKREI, Sofia Magalhães & Francisca Sottomayor ‘Germinator’, izleyicileri tohumların çimlenmesini deneyimlemeye davet eden, kendi kendini sulayan bir filizlenme dolabı ve empati eylemi. Bu projede çimlenme, insanların besinlerini nasıl tedarik edebileceğine dair yeni bir yaklaşım olarak görülüyor. Desiccate With Care Public Works, Freddie Wiltshire & Billy Adams ‘Desiccate With Care’, kuru sebzelere ikinci bir hayat veren Türk mutfak geleneğinden yola çıkıyor ve bir açık hava tavanı altındaki kurutma sürecini toplumsal bir ritüel ve performatif bir koruma tekniği olarak ele alıyor. Kuzguncuk Bostanı’ndaki topluluk bahçesini Nisan 2021’de yeniden canlandırmayı hedefleyen proje, böylelikle kentteki dayanışma pratiklerini hatırlatıyor.   Kara ve Deniz Kütüphanesi Agros İstanbul, Earthable Aslıhan Demirtaş Aslıhan Demirtaş, 5. İstanbul Tasarım Bienali’nde “Kentin içinde gizli bir kırsal İstanbul var mı?” sorusuyla şekillenen ‘Agros İstanbul’ ve ‘Earthable’ isimli iki farklı işle karşımıza çıkıyor. Demirtaş’ın UrbanAgrIst ekibiyle birlikte yarattığı ‘Agros İstanbul’, İstanbul’daki kentsel gıda üretimini topraktan marketlere kadar haritalayan farklı elementlerden oluşan bir çalışma. ‘Earthable’ ise kentteki toprağın değerini vurgulayan bir yerleştirme. Satellite Kitchens TiriLab TiriLab imzalı bu araştırma projesi, mutfağı odağına alıyor ve ona bir güçlendirme ve bakım alanı olarak yaklaşıyor. Projeye Yunanistan’ın Thesprotia kırsal bölgesi ev sahipliği yaparken bu çalışmada bölgeye has müstakil mutfaklar yalnızca yemek pişirilen bir oda değil, aynı zamanda bölgedeki kadınların hikaye anlatma ve sosyalleşme alanları olarak karşımıza çıkıyor. The Cosmogony of (Racial) Capitalism Dele Adeyamo Mimar, yaratıcı yönetmen ve şehir teorisyeni Dele Adeyamo, tasarım odaklı araştırmasında kapitalizm, sömürgecilik ve endüstriyel tarımı merkezine alan bir iş ortaya koyuyor. Bu çalışma, yayılmacılığı sürdüren Portekizlilerin, Batı Afrika’nın Benin Krallığı’ndaki Edo halkıyla buluşmasını hareket noktası olarak alarak küresel kapitalizmi ortaya çıkaran koşulları araştırıyor. The Care of Seed: An Entangled Kinship (Tohumu Onarmak: Bir Yoldaş Türdeşlik) Pelin Tan & Vivien Sansour & Luigi Coppola Luigi Coppola, Vivien Sansour ve Pelin Tan’ın ortaklaşa yürüttüğü bu araştırma projesi akademi, aktivizm ve tasarımı buluşturuyor. Tohumları yaşayan veriler olarak ele alan proje, onları toplamayı ve arşivlemeyi bir öğrenme metodu olarak görürken hem çeşitliliği koruyor, hem de kapitalizm ve endüstriyelleşmiş tarıma karşı bir dayanışma ve direniş biçimi sunuyor.   3. Eleştirel Yemek Programı Ilana Harris-Babou Ilana Harris-Babou projesinde, pandemi krizi esnasında kırsala kaçan birini canlandırıyor. Eve döndükten sonra sevgilisine karşılaştığı zorlukları anlatan mektuplar yazan karakter, başarısız girişimlerini bir kendine yetme örneği olarak değerlendiriyor. Karakter bahçesinde ve pencere kenarında bir bostan yaratmaya çalışırken aynı zamanda ekşi hamur mayalıyor, fakat her deneme art arda soluyor, bozuluyor ya da ekşimeye uğruyor.        

Sıra dışı bir dünyaya davetlisiniz
Sanat

Sıra dışı bir dünyaya davetlisiniz

Anna Laudel ile beraber çalışmanızın tohumları nasıl atıldı? Galerilere, aslında genel olarak sisteme küskün, kendi kendime konuşarak, vitrinlere bakarak Bankalar Caddesi’nden aşağıya yürürken, birden Anna Laudel’i fark ettim. İçeriye girip bilgi aldım. Genel olarak beni çok etkiledi. Hem bina hem detaylar cidden nefisti. Eve dönüp heyecan içinde sevgilime anlattım. Birlikte araştırdık. Profesyonel, kurumsal bir galeri olduğu belli oluyordu. Tanışmak için bir mail attım. Hemen cevap geldi. Bir toplantı yaptık ve birlikte çalışmaya karar verdik. Her gittiğimde, binaya her girdiğimde hayranlığım artıyor. İşlerini severek yapan, profesyonel bir kadro. Sanatçılarını destekliyorlar. Yurt dışı bağlantıları var, piyasayı yakından takip ediyorlar. Mükemmel bir zamanlama olduğunu düşünüyorum. Birlikte çok güzel sergiler yapacağız. İlki bu koronavirüs günlerine denk geldi. Ama her işte bir hayır var diyerek sergiyi yakında açmaya karar verdik. Belki bir müddet sanal ziyaretler mümkün olabilecek. Daha sonra gelişmelere bağlı olarak yeni kararlar alabiliriz. Hep birlikte göreceğiz. Ama eğleneceğiniz bir sergi olacak. ‘Posthumous’ serginizi sizden dinleyebilir miyiz? Bu sergide bir araya gelen eserleri ne zaman ve ne şekilde ortaya çıkardınız? ‘Posthumous’ öldükten sonra gerçekleşen anlamına geliyor. Beni hep düşündürmüştür bu konu. Sanatçıların genelde değerleri öldükten sonra anlaşılır. Bu benim için kabul edilebilir bir şey değil. Sanatçılar, yaşarken değer görmeyi hak ediyorlar. Zaman

Pandemi Günlerinde Fotoğraf
Sanat

Pandemi Günlerinde Fotoğraf

"Pandemi Günlerinde Fotoğraf" ile sanatçıları, pandemi günlerinde gerçekleştirdiği yeni çalışmalarını paylaşmaya davet eden İstanbul Modern, farklı kuşaklardan 43 sanatçının katıldığı bu projeyi, çevrimiçi platformlarında izleyicilere sunuyor. Bu vesile ile fotoğrafik imgenin “şimdiye” tanıklığının ötesinde gelecekle olan güçlü ve sarsılmaz bağını hatırlatmak istiyor. Hissettikleri ile gördükleri karşısında keşfedecekleri yeni anlamların gelecek kuşaklar için önemli ve anlamlı bir kültürel miras olacağına inanıyor. Fotoğraflara 1 Haziran - 15 Kasım 2020 tarihleri arasında websitesinden ulaşabilirsiniz.