Film

Vizyon filmleri, röportajlar, eleştiriler ve haberler

En çok okunan röportajlar

Korkunun yeni ustası
Film

Korkunun yeni ustası

32 yaşındaki sinemacı Ari Aster “Varoluşsal sorunlarım hep olmuştur,” diyor. “Hayatımı istila eden korkunun gürültüsünü örtbas etmek, çaba gerektiriyor. Sinir hastasıyım. Özellikle yoğun olmadığımda hastalık hastası oluyorum. Bunun bir nedeni de ailemde hastalıklarla başa çıkmaya çalışan pek çok kişi olması. Ve bazı kötü olaylar.” Aster’ın muğlak konuşmasının nedeni, utangaçlık değil. Aslında konuşmayı seviyor, özellikle de başka yönetmenlerin işlerini övmeyi. Beğendiği filmler arasında Mike Leigh, Nicolas Roeg ve Kenji Mizoguchi’nin psikolojik açıdan acımasız dramları ağır basıyor. Ancak 2018 yapımı travmatik filmi ‘Hereditary / Ayin’ ve son eseri ‘Midsommar / Ritüel’in senaryolarının arkasındaki bireysel kayıpları yalnızca “kötü olaylar” sözleriyle tanımlıyor. ‘Midsommar’, yoldan çıkan bir İsveç tatilini anlatıyor; ama iki film de yürek parçalayan bir yasla başlıyor ve bu kara kutunun içinden daha da korkutucu şeyler taşıyor. Aster, kelimelerini özenle seçerek “Bu filmler, kriz anlarını yazarak geçirmek ve atlatmak için bir yoldu,” diyor. “Genellikle kendime batırdığım çuvaldızla, yazdığım hayali karakterlere işkence etmek benim için bir rahatlama kaynağı.” Bu konuları daha fazla deşmiyoruz (aslında deniyoruz, ama işe yaramıyor). Ne olursa olsun Aster, ‘Us / Biz’e (2019) imza atan Jordan Peele ile ‘The Babadook / Karabasan’ı (2014) çeken Jennifer Kent gibi isimleri içeren ve kökleri bireysel olan içsel korkuların üstüne filmler kuran yeni bir dalganın parçası. Aster, mü

Çevrimiçi sinematek
Film

Çevrimiçi sinematek

Çevrimiçi film ve dizi yayını yapan global devler Türkiye pazarına girmeden önce de vardı MUBI, ama tarzı her zaman farklı oldu. Üstelik şimdi, üyelerini evlerinden çıkıp açık havada ya da sinema salonlarında hep birlikte film izlemeye teşvik ediyor. Kurucusu Efe Çakarel ile MUBI’nin geçmişini ve geleceğini konuştuk. Önce VHS vardı, sinemalarda artık gösterilmeyen filmleri izlemek için iyi bir yöntemdi. Ardından VCD, DVD ve Blu-Ray teknolojileri geldi; evimizden çıkmadan izleyebileceğimiz filmlerin sayısı arttı, görüntü kalitesi gelişti. Bu arada bir noktada, yasadışı yöntemlerle de bu işi halledebileceğini fark etti insanlık; hatta bazen, yasal yollardan daha kolaydı istediğimiz filmi istediğimiz anda indirebilmek. Teknoloji gelişti, elimizdeki imkanlar çoğaldı, abonelik sistemiyle çalışan çevrimiçi platformlar sayesinde filmlere ulaşmak kolaylaştı, ama bir soru hâlâ akıllarda kaldı: “Ne izlesek?” MUBI, işte bu soruya yanıt bulmayı kolaylaştıran bir platform, çünkü bir anda yalnızca 30 film sunuyor, her gün bir tanesi eksiliyor ve yenisi ekleniyor. Seçkisi ise bir algoritmanın değil, sinema tarihini karıştıran bir ekibin marifeti. En yeniyi değil, başka yerlerde pek bulunmayan filmlerin en iyilerini bir araya getirmek amaç. Anahtar kelimeleri iyi bir film festivalininkiyle aynı: Usta yönetmenlerin eserleri, dünya sinemasından şaheserler, yeni keşifler…   MUBI’nin hedef kitlesi kimdir özetle? Filmlere dair tutkusu olan herkes. Güzel, farklı bir şey izlemek isteyen, film

Eski dost Gloria
Film

Eski dost Gloria

2013 yapımı ‘Gloria’ aklımızdan henüz çıkmadan, yönetmeni Sebastián Lelio hikayesini, karakterlerini ve setleri Amerika’ya taşıyarak filmini yeniden çekti, başrolü ise Julianne Moore’a teslim etti. Usta oyuncu Moore’dan ‘Gloria Bell’in hikayesini ve kariyerindeki unutulmaz karakterleri dinledik.

The Beatles’ın son hayranı
Film

The Beatles’ın son hayranı

Ünlü İngiliz dizisi ‘EastEnders’ın oyuncularından Himesh Patel, Danny Boyle’ın yönettiği ‘Yesterday’de kendi ayakları üzerinde durmaya çalışan bir müzisyeni canlandırıyor. Karakteri Jack Malik, tuhaf bir kazanın ardından uyandığında tüm dünyada The Beatles’ı hatırlayan tek kişi olduğunu fark ediyor. Jack Malik, yakaladığı ani ünle başa çıkmaya çalışırken, usulca konuşan ve düşünceli bir havası olan Patel ise şöhreti gayet iyi taşıyormuş gibi görünüyor.   ‘Yesterday’ teklifini ne zaman aldınız? 2017 sonlarında New York’ta bir oyunda rol alıyordum ve menajerimden müzikal yönleri olan bir Danny Boyle filmi hakkında bir e-posta aldım. Seçtiğim bir Coldplay şarkısını söylemem gerekiyordu. Seçmeler için video çektim, gönderdim ve ardından beni çağırmak istediler. Londra’ya geri döndüm, Danny ve Richard [Curtis, filmin senartisti] ile tanıştım. Bu ana kadar zaten senaryonun bir taslağı elime geçmişti ve aklımı almıştı. O odaya adım atmak çok korkutucuydu, ama o kadar müthiş insanlar ki, birer sinemacı olarak başarıları akla gelmiyor bile. Hemen rahatladım.     Danny Boyle’un işleriyle ne zaman tanıştınız? Danny’nin izlediğim ilk filmi ‘28 Days Later / 28 Gün Sonra’ydı, ardından ‘Sunshine / Gün Işığı’nı, sonra hepsini seyrettim, nasıl bir deha olduğunu anladım. Olimpiyat Töreni çok etkileyiciydi. Richard Curtis’e gelince, evdeki bir dolapta ‘Four Weddings and a Funeral / Dört Nikah, Bir Cenaze’nin video kasetinin olduğunu hatırlıyorum, ama izlememe izin verilmiyordu. Garip bir

Alfonso Cuarón Roma
Film

Alfonso Cuarón Roma

Aile bağları Alfonso Cuarón, çoğu yönetmene nasip olmayacak bir başarıya imza attı ve ailesinden ilham ilan ‘Roma’yla tüm dünyanın ilgisini çeken ama aynı zamanda hayli bireysel olan bir hikaye anlattı. Yönetmenle, 10 dalda Oscar’a aday olan filmin perde arkasını konuştuk. “Aile söz konusu olunca derinlere inmekten korkuyoruz.”  Alfonso Cuarón’un etkileyici CV'sinde ona En İyi Yönetmen Oscar’ını kazandıran ‘Gravity / Yerçekimi’nin yanı sıra en iyi Harry Potter filmi (‘The Prisoner of Azkaban / Azkaban Tutsağı’), klasikleşen bir distopya eseri (‘Children of Men / Son Umut’) ve bir yol hikayesi anlatan bağımsız cevher (‘Y Tu Mamá También / Ananı da!’) de yer alıyor. Yani Cuarón, kendi geçmişine dönüp bakma hakkını çoktan elde etti. Meksikalı yönetmen, usta işi otobiyografik filmi ‘Roma’ ile işte bunu yapıyor ve 1970’lere dönerek çocukluğunun Meksiko’sunda geçen bir hikaye anlatıyor. Sinemada hiç duygulanmayanların bile gönül tellerini titreten film, Cuarón’u büyüten kadına bir saygı duruşu niteliğinde.  ‘Roma’ çocukluğunuzdan ilham almasına rağmen neden 10 yaşındaki Alfonso hakkında değil? Kendi gözümden çocukluğumu incelemek ilgimi hiç çekmiyordu. Daha çok dünyada en çok sevdiğim insanlardan biriyle aramdaki ilişki ve birbirinden tamamen farklı iki evrenden gelmemizle yüzleşmeye çalışıyordum. Her şeyi şekillendirmeye başlayan bu oldu. Annemle babamın boşanmasını içeren bir dönemdi ve bir şekilde bunu ele almak istedim.  Gerçek hayattaki Cleo olan Libo, ona “Senin hakkın

Vizyonda başka ne var?

Yüzleşme (Grâce à Dieu)
Film

Yüzleşme (Grâce à Dieu)

Fransız sinemasının en üretken isimlerinden biri kesinlikle François Ozon. Sizin en sevdiğiniz Ozon filmi hangisi? ‘8 femmes / 8 Kadın’ (2002), ‘Swimming Pool / Havuz’ (2003) gibi daha eski sayılabilecek işleri mi yoksa yenilerden ‘Jeune et Jolie / Genç ve Güzel’ (2013), ‘Frantz’ (2016) gibi filmleri mi? Usta yönetmen şimdi hassas bir konuya değinen son filmi ‘Grâce à Dieu’ ile çıkıyor karşımıza. Prömiyerini Berlin Film Festivali’nde yapan ve festivalden Jüri Büyük Ödülü’yle dönen filmin başrolündeki Melvil Poupaud’yu Xavier Dolan’ın ‘Laurence Anyways’inden (2012) gözünüz ısırıyor olabilir. Gerçek bir olaydan esinlenen film, Katolik din adamlarının istismarına maruz kalmış mağdurların hikayesini konu ediniyor. Üç eski mağdur Alexandre, François ve Gilles kendilerini istismar eden rahibin hâlâ kilise bünyesinde çocuklarla çalıştığını öğreniyor. Artık suskunluklarını bozmaya karar veren üçlü bir araya gelerek yıllardır ertelenen yüzleşme için hazırlanıyor. Ozon, temsili son derece zor bir konuyu, kendine has dokunaklı sinema diliyle ele almayı başarmış.

Elveda Oğlum
Film

Elveda Oğlum

Bu seneki Berlin Film Festivali’nde Altın Ayı için yarışan ve En İyi Erkek ve Kadın oyuncu dallarında ödül kazanan ‘Di jiu tian chang’in yönetmen koltuğunda, günümüz Çin sinemasının önemli yönetmenlerinden biri olan Xiaoshuai Wang oturuyor. 1980 yılından günümüze uzanan bir Çin portresi çizen yönetmen, ülkedeki tek çocuk politikasının insanlar üzerindeki yaralayıcı etkisini gözler önüne seriyor. Yaoyun ve Liyun çifti, oğullarını bir kazada kaybetmelerinin ardından büyük şehre taşınırlar. Ancak şivesini bile anlayamadıkları şehirde istedikleri hayatı bulamazlar. Evlat edindikleri oğullarının başına gelen olay, çiftin geçmişlerini yeniden gözden geçirmelerine neden olacaktır. Çin’de gerçekleşen hızlı ekonomik büyüme süreci sonrasında insanların yaşadıkları dönüşümü, aile ve arkadaşlık kavramlarıyla beraber ele alan film dokunaklı hikayesiyle ve naif üslubuyla dikkat çekiyor.

Sadık Bir Adam (L’homme fidèle)
Film

Sadık Bir Adam (L’homme fidèle)

Bernardo Bertolucci’nin kült filmi ‘The Dreamers / Düşler, Tutkular ve Suçlar’daki (2003) rolüyle hafızalara kazınan Fransız oyuncu Louis Garrel bu kez yönetmen koltuğunda karşımıza çıkıyor. San Sebastián Film Festivali’nde En İyi Senaryo dalında Jüri Ödülü kazanan ‘L’homme fidèle’in senaryosunda da imzası olan Garrel, filmin başrollerini eski model Laetitia Casta ve Johnny Depp’in kızı Lily-Rose Depp’le paylaşıyor. Garrel 2015 yılında ‘Les deux amis’ isimli komedi ve dram türünde bir uzun metraja daha imza atmıştı. Abel adında bir adam, sekiz yıl önce ayrıldığı sevgilisi Marianne’le bir cenazede karşılaşır. Ancak cenaze, Marianne’in sevgilisi Paul’un cenazesidir. Bu karşılaşmayı bir fırsata çevirerek Marianne ile tekrar birleşmek isteyen Abel’in önüne Marianne’in oğlu Joseph ve Paul’ün kız kardeşi Ève gibi engeller çıkacaktır. Fransa’nın yıldız isimlerini beyaz perdede bir araya getiren eğlenceli bir romantik-komedi.

Bir Zamanlar... Hollywood’da
Film

Bir Zamanlar... Hollywood’da

Kurmacayla gerçeği birleştiren ‘Once Upon a Time ... in Hollywood’, tarihteki dehşet verici olayların içine hayali karakterler yerleştiriyor. Aynı zamanda Los Angeles’a yazılmış bir aşk mektubu olan ve Tarantino’nun en olgun işlerinden biri olarak görülen film; yönetmenin güçlü hikaye anlatıcılığını ve ustalıklı zanaatını, Leonardo DiCaprio ve Brad Pitt’in dikkat çekici performanslarıyla bir araya getiriyor. Tarantino, filmi Charles Manson cinayetleriyle -spesifik olarak 1969’taki Sharon Tate cinayetiyle- başlatıyor ve hikayeyi kendi versiyonuyla yeniden anlatıyor. Filmdeki ana hikaye ise Rick Dalton adındaki duygusal bir televizyon oyuncusuyla onun dublörü, şoförü ve arkadaşı olan Cliff Booth arasında arkadaşlığı ele alıyor. DiCaprio ve Pitt ikilisinin enerjisi, ‘Pulp Fiction / Ucuz Roman’ın (1994) efsanevi ikilisi John Travolta ve Samuel L. Jackson’ı akıllara getiriyor. Filmin Tarantino’nun eski filmleriyle de pek çok benzerliği var. Tarihi gerçeklere aykırı bir ‘aşırı şiddet’ gösterisi olarak ‘Inglourious Basterds / Soysuzlar Çetesi’ni (2009) andıran filmde, Tarantino’nun ‘Django Unchained / Zincirsiz’ (2012) ve ‘The Hateful Eight’te (2015) gördüğümüz western aşkına ve ‘Death Proof / Ölüm Geçirmez’deki (2007) dublör temasına da rastlamak mümkün. 

Time Out diyor ki
5 5 yıldız üzerinden
Küçük Beyaz Yalanlar 2
Film

Küçük Beyaz Yalanlar 2

Oyunculuğuyla tanıdığımız Guillaume Canet’nin yönetmen koltuğunda oturduğu ‘Nous finirons ensemble’, yine Canet imzalı ‘Les petits mouchoirs / Küçük Beyaz Beyaz Yalanlar’ın (2010) bir nevi devam filmi. Başrollerinde François Cluzet ve Marion Cotillard’ın yer aldığı komedinin senaryosunda da yine Canet’nin imzası var. Max, tüm hayatını ve tanıdıklarını geride bırakarak deniz kenarında yaşamaya karar verir. Ancak bu tercihi, gitgide arkadaşlarından uzaklaşmasına ve yalnız kalmasına neden olacaktır. Birkaç yıl sonra Max, arkadaşlarının doğum gününde yaptıkları beklenmedik sürprizle karşılaşır. Pek çok arkadaşı bir araya gelmiş ve Max’i yeni evinde ziyaret etmeye karar vermiştir. İlk filmi sevenlerin özellikle hoşuna gideceğini tahmin ettiğimiz ‘Nous finirons ensemble’, bol diyaloglu bir Fransız komedisi.