Film

Vizyon filmleri, röportajlar, eleştiriler ve haberler

Vizyonda ne var?

MUBI'de bu ay
Film

MUBI'de bu ay

Jeune et jolie / Genç ve Güzel 1 Ekim Fransızların üretken dahisi François Ozon, sinema tarihini kendince yorumlayarak her seferinde bizi şaşırtmayı başarıyor. Onun 2013 yapımı filmi ‘Genç ve Güzel’i, Luis Buñuel’in ‘Belle de jour / Gündüz Güzeli’ne (1967) bir nazire olarak görebiliriz. İstediği her şeye sahip olabilecekken seks işçiliği yapmayı tercih eden gencecik Isabelle’in his dünyası ve ifadesiz duran yüzü film boyunca açılmasını beklediğimiz bir kapalı kutu olarak kalıyor. Kamera onun çekim alanı etrafında büyülenmiş bir şekilde dönüp duruyor ama Isabelle ser verip sır vermiyor. Isabelle’in yaptığı seçimler için seyirciye kolay bir çıkış yolu vermeyen Ozon, bir yandan onu tüm zarafeti ve duruluğu içinde resmederken, bir yandan da saydam bir camı andıran yüzünde sıradan anlamlar aramamızın nafile olduğunu salık veriyor. Ozon’un en çok tartışma yaratan filmlerinden ‘Genç ve Güzel’, yönetmenin tabu sayılan konulara girişmekteki benzersiz cesaretinin de en güzel kanıtlarından.   Filth / Pislik 6 Ekim James McAvoy’dan sinirlerinizi ayağa kaldıracak derecede etkili bir yozlaşmış polis portresi.   Le beau mariage 12 Ekim Hiç kimse ilişkiler üzerine Éric Rohmer’den daha incelikli bir film çıkaramaz.   Aaahh Belinda 17 Ekim Atıf Yılmaz ve Müjde Ar’ın sinemamıza en fantastik armağanı!   Borg McEnroe 24 Ekim Tenis tarihinin bu büyük rekabeti başınızı döndürecek.   Sarmaşık 31 Ekim Bir geminin içine tüm memleketi sığdıran, sinemamızın klasiklerinden olmaya aday bir film.    

Vizyonda ne var?
Film

Vizyonda ne var?

  Nuh Tepesi Yönetmen: Cenk Ertürk Oyuncular: Haluk Bilginer, Ali Atay, Mehmet Özgür, Hande Doğandemir Vizyon tarihi: 7 Ağustos Cenk Ertürk Boğaziçi Üniversitesi’nin sinemamıza kazandırdığı yönetmenlerden. Derviş Zaim’den ders aldıktan sonra kariyerinin yönünü değiştirip filmci olmaya karar veren Ertürk, New York’ta sürdürdüğü sinema eğitiminde Darren Aronofsky gibi usta yönetmenlerle çalışma şansı bulmuş. ‘Nuh Tepesi’ filmi erkek karakterlerin kırılganlığını gösterme biçimiyle dikkat çekiyor. Haluk Bilginer’in canlandırdığı İbrahim, Ali Atay’ın oynadığı oğlu Ömer’e bir vasiyet bırakır. İbrahim, çocukken diktiğini söylediği bir ağacın altına gömülmek istemektedir. Ağacın bulunduğu köyün sakinleri ise ağacı Nuh Peygamber’in diktiğine inanmaktadırlar. Kime inanacağını bilemeyen Ömer kendini köşeye sıkışmış bir halde bulur. New York Tribeca Film Festivali’nden en iyi senaryo ve en iyi erkek oyuncu (Ali Atay) ödülleriyle dönen film, ikinci kez vizyonda.    The Night Clerk Yönetmen: Michael Cristofer Oyuncular: Tye Sheridan, Ana de Armas, Helen Hunt, John Leguizamo Vizyon tarihi: 7 Ağustos 2001 yapımı şehvetli ‘Original Sin’den beri film çekmeye uzun bir ara vermiş olan Michael Cristofer, aynı zamanda Tony ve Pulitzer ödüllü bir oyun yazarı. Yeni filmi ‘The Night Clerk’ bir otelde işlenen cinayeti konu ediniyor. Bart Bromley isimli otizmli bir otel görevlisi, sosyal becerilerini geliştirmek için odalardaki müşterileri gizli kameralar aracılığıyla izler. Odalardan birinde genç bir

En iyi aile filmleri
Film

En iyi aile filmleri

İyi hissettiren filmler
Film

İyi hissettiren filmler

1) Matilda (1996) Yönetmen: Danny DeVito Oyuncular: Mara Wilson, Danny DeVito, Pam Ferris Danny DeVito, Roald Dahl imzalı klasiği uyarlarken, eserin çizgi filmlere özgü havasını korumuş. Üstelik oyuncu kadrosu da harika. Çocukluk dönemindeki dayanışmaya dair modern bir hikaye anlatan filmin asıl eğlenceli kısmı ise nesiller arası çatışmayı eğlenceli bir şekilde yansıtması.   2) Set It Up / Patronlara Tuzak (2018) Yönetmen: Claire Scanlon Oyuncular: Zoey Deutch, Glen Powell, Taye Diggs, Lucy Liu Yönetmen Claire Scanlon, romantik komedi türüne samimi bir yorum getiriyor. Patronlarından intikam almaya çalışan iki mağdur asistanın hikayesinin benzerlerini daha önce izlemiştik ancak ‘Set It Up’ kesinlikle ustalıkla çekilmiş bir yapım. Hikayeyi takip ederken, bazen kahkahalarınızı tutamayacaksınız. Lucy Liu, komedi konusuda son derece yetenekli olduğunu bu filmle kanıtlıyor.   3) To All the Boys I've Loved Before / Sevdiğim Tüm Erkeklere (2018) Yönetmen: Susan Johnson Oyuncular: Lana Condor, Noah Centineo Karşılıksız aşklarıyla baş etmenin yolunu arayan Lara Jean (Lana Condor) çözümü hoşlandığı erkeklere mektup yazmakta bulur. Bu mektupları gönderdikten sonra ise kendi hisleriyle ve olup bitenlerle yüzleşmesi gerekecektir. Jenny Han’in kitabından uyarlanan film, özellikle Lana Condor ve Noah Centineo’nun performanslarıyla izleyicilerden tam not almıştı.   4) Burlesque (2010) Yönetmen: Steven Antin Oyuncular: Cher, Christina Aguilera, Stanley Tucci Christina Aguilera ve Cher’in başr

Nuh Tepesi
Film

Nuh Tepesi

Yönetmen: Cenk Ertürk Oyuncular: Haluk Bilginer, Ali Atay, Mehmet Özgür, Hande Doğandemir Vizyon tarihi: 7 Ağustos Cenk Ertürk Boğaziçi Üniversitesi’nin sinemamıza kazandırdığı yönetmenlerden. Derviş Zaim’den ders aldıktan sonra kariyerinin yönünü değiştirip filmci olmaya karar veren Ertürk, New York’ta sürdürdüğü sinema eğitiminde Darren Aronofsky gibi usta yönetmenlerle çalışma şansı bulmuş. ‘Nuh Tepesi’ filmi erkek karakterlerin kırılganlığını gösterme biçimiyle dikkat çekiyor. Haluk Bilginer’in canlandırdığı İbrahim, Ali Atay’ın oynadığı oğlu Ömer’e bir vasiyet bırakır. İbrahim, çocukken diktiğini söylediği bir ağacın altına gömülmek istemektedir. Ağacın bulunduğu köyün sakinleri ise ağacı Nuh Peygamber’in diktiğine inanmaktadırlar. Kime inanacağını bilemeyen Ömer kendini köşeye sıkışmış bir halde bulur. New York Tribeca Film Festivali’nden en iyi senaryo ve en iyi erkek oyuncu (Ali Atay) ödülleriyle dönen film, ikinci kez vizyonda.

İstanbul'daki diğer filmler

En çok okunan röportajlar

Büyüleyici bir bilim kurgu
Film

Büyüleyici bir bilim kurgu

HARRY LLOYD Bernard Marx rolünü almadan önce Aldous Huxley’nin 1932’de yazdığı ‘Cesur Yeni Dünya’ kitabını okumuş muydunuz? Hayır, okumamıştım ve bunu söylediğim için biraz utanıyorum çünkü üniversitede İngiliz edebiyatı okudum. Ama bu sayede ilk iki bölümün senaryosunu ön yargı olmadan temiz bir bakış açısıyla okudum. O dünyayla ilgili fazla bir şey bilmeden, neler orijinal neler yeni bilmeden. Senaryoları okur okumaz, çok farklı, çok zekice ve eğlenceli bir şey olduğunu anladım. Bir parçası olmayı çok istedim. Rol ne olursa olsun, kabul etmeye hazırdım.   Kitabın sorduğu ve sizin en sevdiğiniz felsefi soru nedir? Bence kitabın ve dizinin sorduğu en önemli sorulardan biri, mutluluk ve özgürlük arasındaki ilişkiye dair. Hayatlarında hiç seçim yapmayan, hiç acı yaşamayan bu insanlar gerçekten de mutlu mu? Mutluluk bu mudur? Vahşi Topraklardaki insanlar bir bakıma özgür ama mutlu değiller. Bu yüzden meselenin kalbinde yatan sorular bunlar ve cevaplamak da imkansız. Bu yüzden en iyi sorular bunlar.   Bize Bernard Marx’tan bahseder misiniz biraz? Bernard bazı açılardan izleyiciler için bu dünyanın elçisi. Her ne kadar o da bu toplumun kurallarıyla zorluk çekse de ve ilk defa tuhaf ve yabancı şeyler hissetse de, onun sayesinde işlerin nasıl yürüdüğünü anlıyoruz. İnsanların nasıl doğduğunu, nasıl etkileşimde bulunduklarını, ilaçların etkilerini, istediğiniz zaman istediğiniz yerde seks yapabilmenin sonuçlarını onun sayesinde anlıyoruz. Onunla vakit geçirmeyi sevmeniz lazım çünkü ondan çok şey öğreneceksiniz. İzleyicilerin bu insanların insan olduğunu anlamalarını istiyorum. Onlar otomatik drone’lar falan değiller. Garip bir şekilde yaşamaya şartlanmışlar ama bizim hissettiğimiz şeyleri hissediyorlar. Farklı bir bakış açısına sahipler sadece. Bu yüzden onunla biraz eğlenmek ve her konuda neşeli olmaya odaklanmak benim için önemliydi. Mutluluğu bulup, tam olarak rolüne oturmadığını göstermem gerekiyordu.   Bu diziyi distopik dünyaları konu alan diğer dizilerden ayıran şey nedir? Bence diğer distopik dramlardan çok daha farklı bir yerde başlıyor. Çünkü daha başlangıçta ütopik bir dünya. Nihayet başarmış oluyoruz. İnsanlardaki kaygıyı, acıyı ve cefayı yok etmiş durumdayız. Hayatta dramlar yok, anlatılacak ilginç hikayeler yok. Ama buna meydan okunması, keşfedilmesi ve yıkılması bizim gerçek hikayemiz. Yani biz her şey felaket haldeyken başlamıyoruz hikayeye. Felaketi çoktan düzeltmiş haldeyiz. Ama bunu başarmak için yaşam tarzımızı biraz değiştirmek zorunda kalmışız. Peki ne pahasına? Bu bizi nasıl etkiliyor? İnsanlık nerede? Sorduğumuz sorular bunlar. Çoğu distopik dramın tersine işliyor her şey bizde.   Bernard, Soma hapları sayesinde herkesin duygularının efendisi ama onun sisteminde bile bazı çatlaklar olduğunu görüyoruz. Dizi ilerledikçe bu onu nasıl etkileyecek? Bernard ile ilgili çok önemli bir çelişkiye parmak bastınız. Bu daha birinci bölümden onu çok zorlayan bir şey. Evet, o bir Alfa Plus. O bir danışman ve her şey olması gerektiği gibi. Lenina’yı (Jessica Brown Findlay) toplumda uygun görülmeyen tek eşli bir ilişki yaşadığı için azarlıyor. Ama yine de yüzünde hüzünlü bir ifadeyle onu izlediğini, merak ettiğini görüyoruz. Ve hemen “Çok riyakarsın” diye düşünmeye başlıyoruz. Çünkü iki tarafa da eğilimi var. Bir taraftan çaresizce uyum sağlamaya, Alfa Plus olmaya çalışıyor ama diğer yandan o çatlağı, o soru işaretini keşfetmeye çalışıyor. Bu hisse atfedeceği kelimeyi de bilmiyor. Ve bu onu, aynı şeyi hisseden Lenina’ya bağlıyor. Onun hikayesi böyle başlıyor işte. Onun hikayesinin özeti, “Aşkın ne olduğunu bilmeden, yaşamadan aşkı arayan biri” olabilir bence. Bir eksiklik hissediyor ve o eksikliği farklı şekillerde doldurmaya çalışıyor. Bu da büyük kararlar vermesine yol açıyor. Sonunda da başladığından çok daha farklı biri oluyor çünkü çok zorlanıyor. O hiç acı hissetmemiş biri. Ve ilk sezonda çok büyük acılar çekecek.   Distopik ve ütopik dünya çakışması çok ilginç. Ütopya hakkındaki bir dizinin, bugün içinde yaşadığımız dünya hakkında bir şeyler söylemek için daha iyi bir zemin olduğunu düşünüyor musunuz? Bence farklı bir hikaye anlatmak için bize bir şans veriyor. Bu tür dizilerin çoğu çevre veya insan toplumlarının dünyayı daha kötü bir yere getirmesi ve günü kurtaran genç asilerin üzerine kurulu oluyor. Bunu sayısız kez gördük. Ama o sorunu çözmüş olmayı ve karşılığında feda ettiklerimizi görmek çok daha ilginç. ‘Brave New World’de Indra’nın ne ve kim olduğunu öğreneceğiz. Indra bu toplumu yaratan ve birbirimizi tanımamızı sağlayan internet. Bazıları insanlığın ezilişini ve bunun etkilerini görecek. Asilerin yani romantik karakterlerimizin aslında acıyı aradıkları fikri, robotları yok edip özgürlüğümüze kavuşmak kadar basit değil. Mesele o özgürlük için mutluluğu feda etmek ve bu çok daha karmaşık bir şey. Bu yüzden anlatacak bambaşka bir hikaye var.   Bernard gerçek hayatla ilgili içgüdüsel olarak bildiğimiz şeyleri öğrenmek zorunda. Kapının nasıl açıldığı veya aşık olma hissi gibi şeyleri bilmeyen birini oynamak nasıldı? Bence Bernard, özellikle de Vahşi Toprakları ziyaret ettiğinde Lenina’ya hava atmaya çalışıyor. Daha önce öğrenciyken gitmiş oralara. Her şeyi, Yabanilerin nasıl davrandığını çok iyi biliyormuş gibi davranmaya çalışıyor. Ama aslında hiçbir şey bilmiyor. Biz nasıl kendi tarihimizi çarpıtıyorsak, bu insanlara da Yabaniler hakkında bazı şeyler öğretilmiş. Lenina Yabanilerin yönetimi, tek eşlilik ve her şeyin nasıl işlediğine dair bir kitap okuyor. Onlar için çok gerçeküstü ve komik. Bu bana çok ilginç geldi. Ve bu rolü oynamak çok eğlenceliydi. Çekimleri en eğlenceli sahnelerden biri, beşinci bölümdeydi. Bu sahnede Bernard yumruk atmayı öğrenmeye çalışıyor. Yeni Londra’da kimse kimseyi yumruklamamış. Çekimlerden birinde, bize “Eğlenin biraz,” dediler. Görüntülerde neredeyse kahkahaya boğulduğumu görebilirsiniz. Böyle şeyler bizim için çok eğlenceliydi. Bernard’ın o yönünü oynamak benim için çok keyifliydi. Savunmasızlığını, çocuksu ve hatalı yönlerini gösterdik. Bu sayede size çok yabancı bir tip de olsa, onu sevmeye başlıyorsunuz.   Bu karakteri oynarken en çok neye dikkat ettiniz? Bernard söz konusu olduğunda en önem verdiğimiz şey, izleyicilerin ona duygusal olarak bağlanabileceğinden emin olmaktı. O dünyada herkes hep çok mutlu. Bu harika ama zamanla biraz sıkıcı ve sinir bozucu olabilir. Yani Bernard C3PO gibi bir adam olabilirdi ve bunu istemedik. İnsanlara dünyayı anlamalarına yetecek kadar bilgi vermelisiniz ama adamın maceralarını takip etmeyi de istemeliler. Bu yüzden çok samimi ve savunmasız biri oldu. Çok çabalayan ve fazla çabaladığı için başarılı olmayan biri. Dengeyi sağlamak önemliydi. Fazla robotumsu olmamalıydı ama bir yandan da mutluluğu sorgulamalıydı.   Bernard’ı oynarken ne gibi zorluklarla karşılaştınız? Dünyaya ve kurallara alışmak en zor şeylerden biriydi bence. “Bunu hissederdim.” “Bu sahnede üzgün olabilir miyim?” “Hayır, üzgün hissedersem, kontrol etmeliyim,” diye düşünüyorsunuz. Hatta birinci bölümün ortalarına doğru bir sahnede bir şey söylüyor ve hemen söylediğine pişman oluyor. Bunu daha ilk bölümden yansıtmak biraz zor oldu. Bu insanlar ne zaman bizim gibi hissediyorlar ve böyle hissettiklerinde ne yapıyorlar? Bu da dizinin en önemli sorularından biri oldu.   Setler, mekanlar muhteşem görünüyor. Çekimler nerede gerçekleşti ve en sevdiğiniz yer neresiydi? En sevdiğiniz yer neresiydi diye sorduğunuza göre amacımıza ulaşmışız demektir çünkü çekimlerin çoğu bir sette gerçekleşti. Vahşi Topraklar, İngiliz ordusunun eski bir talim alanında çekildi. Oradaki eski sokaklar Vahşi Toprakların küçük kasabası oldu. Evet, setler muhteşemdi. Setleri inşa ede ede, set inşa edecek yer kalmadı. Dairemdeki ilk sahnelerde hâlâ boya kokusu vardı mesela. O kadar dar bir alandı yani. Olağanüstü bir iş çıkarmışlardı.   Peki, kullandığınız Soma hapları neden yapılmıştı? Onları yemek zorunda mıydınız? Soma makinesini anlatayım size. Danışman olarak Bernard’ın yüksek kaliteli Soma’ya erişimi var. Yani ben bir Soma uzmanıyım. Ve insanlara nasıl kullanacaklarını, etkilerini anlatıyorum. Renkler gökkuşağı spektrumunda ve kaygınızın yoğunluğuna göre sizi dengeleyecek hap değişiyor. Felaket bir şey olursa, sarı veya turuncu verebiliyorum ama çoğu insan çoğu günü, mor, mavi veya yeşillerle geçirebiliyor. Gerçek haplarsa, jelibon veya şekerdi. İçiyormuş gibi yapıyordum. Ama tam doğru zamanda yutmak ve ağzında tutmak çok önemliydi. Gerçi birkaç kez hile yaptığımı itiraf etmeliyim.   Yaşamak istediğiniz ütopik dünya nasıl bir yer? Güzel bir soru. Bilemiyorum. Her şeyin iyi olduğu, kaçabileceğim bir yer düşündüğüm zaman, ormanda bir kulübe geliyor aklıma. Ya da Karayip sahillerinde bir yer. Yani ortam olarak öyle bir şey isterim. Bu zor bir soru çünkü dizide görüldüğü gibi, ahlaki değerler veya ekonominin yerine zevk ve mutluluğa dayalı bir toplum yaratmak istediğiniz zaman işler karışır. Aile, din, tek eşlilik ve mahremiyet gibi kavramları çöpe atsanız bile, çatışma kaygı gibi şeyler yaratan olaylar oluyor. İnsanlar genelde istemedikleri bir şeyleri istemeye meyillidirler. İyi olanlara karşı çıkarlar, hayatlarının geri kalanını onlara erişmeye adasalar bile. Bu yüzden insan olmanın karmaşıklığı ve insanlığın dengesinin imkansızlığı zor bir şey.   Neredeyse her oyuncuyla birlikte sahneniz var. Çok farklı geçmişlere sahip onca oyuncuyla çalışmak nasıldı? Herkesle birebir sahnem olduğu için çok şanslıyım. Normalde sete gelip, birkaç farklı kişiyle sahneler çekip, giden biriyim çünkü. Bu yüzden bu muhteşem, kocaman, farklı renklere sahip ailenin kalbinde olmak harika bir şeydi. Bundan büyük keyif aldım. Ama ben, Jessi ve Alden çok yakındın. Daha ilk günden çok iyi anlaştığımız için şanslıydık. Çekimlere başlamadan önce dizinin yaratıcısı David Wiener ve diğer yapımcılarla Londra’da yemeğe gittik. Çok rahattı herkes. Setteyken de çok eğlendik. Setler muazzam büyüklükteydi ve bazı sahnelerde yüzlerce figüran vardı. Aklımız başımızdan gidiyordu. Umarım bunu bir daha yapabiliriz.   Demi Moore ile çalışmak nasıldı? Üçüncü bölümün çekimleri çok eğlenceliydi, çünkü hep geceydi ve dış mekandaydık. Çoğunda ben, Jessi (Jessica Brown Findlay), Alden (Ehrenreich), ve Demi (Moore) etrafta koşuşturuyorduk. Kamptaymışız gibiydi. Uyanık kalmak için tuhaf oyunlar oynuyorsun ve saat 3’te sıcak çikolata içiyorsun. Demi’yle çok iyi anlaştık çünkü köpeğime aşık oldu. Los Angeles’ta bir sürü köpeği varmış ama onları İngiltere’ye getirmemiş. Benim küçük Pomchi’m Zoe yanımdaydı ve Demi onu saatlerce dolaştırdı. Onları Demi’nin karavanında battaniyelerin altında kıvrılmış uyurken buluyordum. Çok iyi dost oldular.   Dizideki dünyada yaşamayı ister miydiniz? En sevdiğiniz ve en sevmediğiniz yönleri ne olurdu? Yeni Londra’yı merakımdan ziyaret etmeyi isterdim. Nasıl olduğunu görmek için. Ama orada yaşamayı istemezdim galiba. Bir hafta sonu birkaç Soma’yla... Evet, her şey hallolurdu. Bir tatil gibi yani. Bu yüzden bazı yönlerini feda etmeden orada yaşamazsın. Ama bir hafta sonu için birkaç parçamı feda edebilirim. En sevdiğim kısımsa... Soma’yı çok merak ederdim açıkçası. En sevmediğim şey de, yalnız kalmaya izin olmaması. Tuhaf geliyor ama devamlı sizi oyalayacak bir şey oluyor. Şöyle arkanıza yaslanıp, gözlemleyip, yargılayıp, düşünemiyorsunuz. Bu çok moral bozucu bence.   Bilim kurgu türünde birçok yapımda rol aldınız. Bu türler nasıl bir ilişkiniz var? Evet, bilim kurgu tecrübem çok. Dünyamızda geçmeyen şeyler hepsi. Bu tür rolleri seviyorum. Kuralları önüme serilmesi hoşuma gidiyor. Kargaşa olmuyor. Fantastik yapımlar bir oyun parkı gibi olduğundan, daha dürüst oluyorsunuz.   -- JOSEPH MORGAN Aldous Huxley’nin kitabını okulda okumuş muydunuz? Hayır, müfredatta yoktu. Hiç okumamıştım. ‘1984’ü biliyordum, ki bunu ona benzetiyorlar. İlk önce senaryoyu okudum. Sonra role hazırlanırken, araştırmanın bir parçası olarak kitabı da okudum. Kitap en alt kademedeki işçi sınıfı olan Epsilon CJack60’ın bakış açısıyla ilerlemiyor. Bu yüzden daha çok genel bir fikir edinmemi sağladı.   ‘Brave New World’ün bu versiyonu kitaptan farklı mı? Evet, bence çok farklı. Ama yaratılan dünya çok benzer. Aynı kurallara uyuluyor. Yeni Londra var, Vahşi Topraklar var, doğuştan size verilen mevkiler var. Sonra John geliyor ve her şeyi birbirine karıştırıp, değiştiriyor. Dizinin konusunun bazı yönleri kitaptan alınma. Ama bunu daha geniş çapta yapıyoruz çünkü hikaye dokuz bölüme yayıldı. İki saatlik bir film olsa, kitabı doğrudan işleyebilirdik. Ayrıca dizinin senaryosunu kaleme alan Grant Morrison’ı çok severim. Çok anlaşılır bir tarzı var. Kitap tabii ki muhteşemdi ve fütürist bir toplumu gözler önüne seriyor ama Grant ve baş yapımcı David Wiener bu dünyayı anlayabilmemiz için bir alan yaratarak harika bir iş çıkarttı. Şimdi bunu okuyan bazı insanlar kızabilir ama senaryoyu, kitaptan daha çok sevdim.   Dizide Epsilon’lar neyi temsil ediyor sizce? Gerçek dünyadaki muadilleri nedir? Epsilon’lar gerçek dünyanın vasıfsız işçileri. Orada kalıyorlar. Bakıcılar, temizlikçiler ve toplumun geri kalanının burun kıvırdığı işleri yapanlar. Toplumun bastırılmış bir kesimini oluşturuyorlar ve bastırıldıklarından haberleri yok. Durumu ve rollerini olduğu gibi kabulleniyorlar. Neden bu kadar sert bir şekilde kontrol edildiklerini sorgulamıyorlar. CJack60 dışında. O, dizinin başında bir trajedi yaşıyor. Ardından sadece gerçekliğini sorgulamaya başlamıyor, değiştirmek için harekete de geçiyor.   John the Savage (Alden Ehrenreich) Yeni Londra’ya geldiğinde, CJack60’ın neden bu kadar ilgisini çekiyor? CJack60 ilk bölümde bir trajedi yaşıyor. O ölüm, birdenbire bir sürü şey hissetmesine yol açıyor. Gerçi John gelmeden önce de bir geçiş sürecinde. Gerçekliğini ve o dünyadaki yerini sorgulamaya başlamış. Daha önce hissetmediği şeyler hissediyor ve o hisleri dile getirecek kelimeleri bilmiyor. İçinde fokurdamaya başlıyor o hisler. John ise ona böyle yaşamak zorunda olmadığını gösteriyor. “Böyle yaşamak zorunda değilsiniz. Epsilon’lar en kötü işleri yaparken, neden Alfa’lar yan gelip yatıyor ve sizin emeğinizle geçiniyor?” diyor. Bu CJack60 için bir dönüm noktası oluyor.   İnsanların bu hikayeyi hatırlatması için neden şimdi iyi bir zaman? Çekimleri Noel zamanı bitirdik. O zamanlar haberimiz yoktu tabii. 2020 çok kötü bir yıl oldu ve iyiye de gitmiyor. Distopik veya felaket sonrası dramların, toplum fikrini baştan yaratan yapımların büyük bir hayranıyım. “Böyle hayali bir toplumda nasıl var olurdum?” diye düşünmemi sağlayan her şeyi severim. İnsana ahlaki değerlerini sorgulatıyor bence. Diyelim ki Yeni Londra’da yaşıyorum. Bana zorla kabul ettirilen kontrol fikrinden hoşlanır mıydım? Her ne kadar lüks ve müsrif bir hayat yaşamamı sağlasa da, o hayatın bir derinliği yok. Bambaşka bir toplumun hayalini kurmak, içe dönmemizi ve sorgulamamızı sağlıyor. Hayatta kalmak için o sığ yaşam tarzına boyun eğer miydik yoksa harekete geçenlerden biri mi olurduk? Bu yeterince iyi değil, değişmemiz gerek der miydik? O toplumda baskı altında tutulan, kenara itilen insanlar var. Bence bu şimdi de sorgulayabileceğimiz bir kavram.   Geleceği öngören bir eser. Evet, çekimler sırasında ağırlığının farkında değildim açıkçası. Mevcut şartlar altında, yepyeni bir bakış açısıyla bakıyorum hikayeye. Hayalim, insanların diziyi izleyip kendi gerçekliklerini sorgulamaya başlamaları. Kendi toplumlarında Epsilon’ların kim olduğunu sorgulasınlar. Kimler eziliyor, kimler göz ardı ediliyor veya kazık yiyor? Şartları eşitlemek için neler yapabiliriz? Bizi kimler kontrol ediyor? Toplum şu anda öyle uyuşturulmuş durumda ki... Hem ilaçlarla, hem de televizyon, sosyal medya ve reality şovlarla. Bunu sorgulayabilirsek eğer, daha derine inip, hayatımızdaki gerçekleri görebiliriz. Bu da iyi bir şey olur.   Yeni Londra denen bu sözde ütopyayı nasıl tarif ederdiniz? Yeni Londra cennet gibi görünüyor ama derine indiğinizde, aslında bir hapishane olduğunu anlıyorsunuz. En üst katmandaki, kendilerini özgür hisseden Alfa’lar da özgür falan değil. Hayatlarında bir derinlik ya da gerçeklik yok. Bence asıl soru şu: Gerçekliğin ve derinliğin olmadığı bir toplumda, sığ ve zevkli bir hayat mı yaşamak istersiniz yoksa daha gerçek bir şey mi ararsınız? Ben her seferinde özgürlüğü seçerim. Umarım dizi diğer insanlara da bunu sorgulatır.   CJack60 olarak performansınızın çoğu, gözlem yapmak ve yüzeyin altında birtakım hislerin fokurdadığını yansıtmaktı. Bunu yapmak zor oldu mu? En başta zordu çünkü o hiçbir şey hissetmeyen, gelecek hayalleri kurmayan, geçmişini veya toplumdaki yerini sorgulamayan bir Epsilon. Bu temelden yola çıkmak ilginç bir tecrübe oldu benim için. CJack60’ın dizi boyunca çok büyük bir hikaye örgüsü var. Onunla ilk tanıştığımızda, trajik bir dönüm noktasında ve hiç hissetmediği şeyler hissetmeye başlıyor. Böyle durumlarda genelde o anda kalıp hissetmeye çalışırım her şeyi. “Bu hissettiğim şey nedir? neden öfke veya üzüntü duyuyorum?” Bu çok rahatlatıcı bir şey. Bu yüzden o anda kalmaya çalışmak önemli. Yanılmıyorsam, beşinci bölüm civarında olan bitene karşı harekete geçebileceğine inanmaya başlıyor. Asla hayal edemeyeceği, bu dünyanın değişmesini sağlayacak şeyler. Altıncı bölümde, sürprizi bozmadan söyleyeyim, bu zincirleri kırmak için bir fırsatı oluyor. CJack’in rolü, finale kadar büyümeye devam ediyor o noktadan sonra. Kendini yaşadıklarına tümden adıyor. Dopdolu bir yolculuk oluyor onun için. İlk beş bölüm, lunaparktaki hız treninde yokuşu tırmanmak gibi. Beşinci bölümde en tepeye ulaşıyor ve altıncı bölümde, aşağı inmeye başlıyor. Dokuzuncu bölüm de trenin takla attığı bölüm.    Aldous Huxley bu diziyi izlese ne derdi sizce? Bilemiyorum. Onay verirdi diye umuyorum. Eserin aslına sadık kalan senaryolar konusunda insanların hassas davranmasını anlayabiliyorum. Ama umarım biz de orijinal hikayeyi alıp, günümüze uygun ve güncel hale getirebilmişizdir. İnsanlar eserdeki soruları kendilerine sorup, gerçekliklerini ve toplumu sorgulayabilirlerse, Huxley mutlu olurdu diye düşünüyorum. Amacı buydu bence. Bir şeyleri sorgulamanızı sağlamak.   Daha önce de bilim kurgu yapımlarında rol aldınız. Bu dizilerden neler öğrendiniz? Bilim kurgu türünün büyük bir hayranıyım. Beş yaşımdan beri vampirleri çok severim. Elime geçirdiğim tüm vampir kitaplarını okudum ve vampir filmlerini izledim. ‘Interview with the Vampire / Vampirle Görüşme’ gösterime girdiğinde 14 yaşındaydım ve fragmanını 20 kez falan izledim. Ayrıca çocukken Isaac Asimov’u okudum. Kitaplarının çoğu babamda vardı ve bilim kurgu türü beni büyülüyordu. Kitaplar, televizyon ya da film aracılığıyla bambaşka dünyalara gitmeye bayılıyordum. Bu yüzden bilim kurgu projelerinin bir parçası olabildiğim için kendimi çok şanslı hissediyorum. Bu projelerden öğrendiğim en önemli şey, hikayedeki karakterlerin ayaklarının yere basması gerektiği. Gerçeklikle mutlaka bir bağları olmalı. Böylece izleyiciler, karakterlerle bağ kurabilir. Bu çok önemli.   Dizi ikinci sezon için açık kapı bırakıyor mu? Evet. Kitabı baştan sonra izlemiyor. Kitabın bittiği gibi bitmiyor. Özellikle de detaylar konusunda. Yani ikinci sezon olabilir. Sanırım yapımcılar da bunu istiyor.   ‘Brave New World’ 1.sezonun tüm bölümleriyle beIN CONNECT’te. www.beinconnect.com.tr/dizi/brave-new-world-v7    

Karşınızda John David Washington
Film

Karşınızda John David Washington

  Bir Christopher Nolan filminin yıldızıyla röportaj yapıyorsanız, senaryo hakkında sorular kesinlikle yasak bölgedir. Nolan’ın yeni bilim kurgu ve aksiyon filmi ‘Tenet’ın başrolünü üstlenen John David Washington da bunu biliyor ve konu açıldığında “Chris’e sorun!” demekle yetiniyor. Peki, ‘Tenet’ hakkında ne biliyoruz? Günlük hayatta kendisine ‘John David’ denmesini tercih eden Washington bu filmde bir casusu canlandırıyor. Nolan, Spike Lee’nin ‘BlacKkKlansman / Karanlıkla Karşı Karşıya’ filmindeki performansının ardından Washington’ı kadroya dahil etmiş. Ayrıca John David Washington, ‘Tenet’ ile babası Denzel Washington’ın gölgesinden çıkıyor. Peki, Washington’ın daha önce Amerikan Ulusal Futbol Ligi’nde (NFL) oynadığını biliyor muydunuz? Covid-19 nedeniyle gösterimi iki kez ertelenen gişe filmi ‘Tenet’ muhtemelen sinema sektörüne biraz olsun nefes aldıracak.   ‘Tenet’ın vizyona girmesini beklediğiniz sırada karantina başladı. Ruh sağlığınızı korumayı nasıl başardınız? Rutin, filmler, Michael Jordan hakkında harika belgeseller ve PS4 sayesinde.   Filmin diğer yıldızı Robert Pattinson, senaryoyu okurken bir odada kilitli olduğunu söylemişti. Sizin deneyiminiz nasıldı? Ben de bir odadaydım ama kapı kilitli miydi emin değilim. Su vermişlerdi yani bir panik odası gibi değildi. Önce başlığı, sonra Christopher Nolan’ın adını okudum ve “Bu gerçek olamaz,” diye düşündüm. iPad’imi çıkardım, klasik müzik açtım ve okumaya başladım.   Bir Nolan filminde gibi hissetmiş olmalısınız. Bunu söylemek klişe olacak ama evet, öyleydi. NFL deneyimim var. NFL’de her an oyundan çıkarılabilirsiniz. Bir noktada film ekibinin de “Bu bir testti,” diyeceğini düşündüm.   Senaryoyu anladınız mı? İnsanlar hâlâ ‘Inception / Başlangıç’ı tartışıyor. Heyecandan olsa gerek, anladığımı düşündüm. Dört buçuk saatin sonunda “Bu işi çözdüm!” dedim. Nolan ile konuştuğumda senaryoyu açıklamamı istedi. Yapamadım. Senaryonun harika bir karmaşıklığı var. Ama ben karakterleri, senaryodaki insanları anladığımı hissettim.   NFL geçmişiniz aksiyon sahnelerinde işinizi kolaylaştırdı mı? Sanırım. O acı dolu deneyimlerin yararını gerçekten gördüm. Lise ve üniversite yıllarım öyle geçti. Rahatsız hissetmeye ve sakatlandığımda oyuna devam etmeye alışığım. Bununla nasıl başa çıkacağımı biliyordum.   Filmin getireceği şöhrete hazır mısınız? Bir Christopher Nolan prodüksiyonunun parçası olduğum için gururluyum. Önce Spike Lee, şimdi Christopher Nolan… Bu benim için bir hayaldi. Elimden geldiğince çok şey öğrenmeye çalışıyorum. Lisansüstü eğitimimi Spike ve Christopher Nolan’dan aldım adeta.   ‘Tenet’ın oyuncu kadrosuna katıldığınızda Spike Lee size mesaj attı mı? Epey sevgi gösterdi. O da Chris’in hayranı, bu yüzden onunla konuşmak harikaydı.   Afrikalı-Amerikalı bir oyuncu olarak 2020 yılında iddialı bir gişe filminde başrol oynamak önemli bir şey mi? Afrikalı-Amerikalı oyuncuların genellikle görmezden gelindiği bir türde Afrikalı-Amerikalıları oynatmak şimdi daha fazla kabul görüyor. Ben de birçok Afrikalı-Amerikalı oyuncunun açtığı yolda ilerliyorum. Ancak filme hazırlanırken bu konu üzerine düşünmedim. Bana bir faydası olmazdı. Senaryoda da “30’lu yaşlarda siyah bir adam” gibi bir ifade yoktu. Chris ile bu konuyu hiç konuşmadık. Ama bu rol için seçilmiş olmak beni gururlandırıyor.   ‘Malcolm X’te üstlendiğiniz küçük rolden beri film setlerinin havasını soluyorsunuz. Setler şimdi size daha kapsayıcı geliyor mu? Sete göre değişiyor. Filmlerin akıbetine karar verilen toplantı odalarında daha çok siyah görmek isterim.   Michael Caine ile bir gün boyunca çalıştınız. Nasıldı? Çok heyecan vericiydi. Çekim sırasında kafamdan geçen tek şey şuydu: “Sir Michael Caine benimle konuşuyor!” Devam edebilmek için kendimi toparlamam gerekti.   ‘BlacKkKlansman’ ile Altın Küre’ye aday oldunuz. Tören gecesinden neler hatırlıyorsunuz? Törene annem ve babamla gitmek harikaydı. Hatta biraz gerçeküstü bir deneyimdi. Kırmızı halıda Julia Roberts’ı görmek de inanılmazdı. Sanki yürümüyor, havada süzülüyordu. Beni görünce selam verdi ve “Benimle gel,” dedi. Halıda bana eşlik etti. Ama halıdaki sırayı bozmak beni utandırdığı için geri    

‘The Old Guard’ı ekibinden dinledik
Film

‘The Old Guard’ı ekibinden dinledik

Oscar ödüllü oyuncu Charlize Theron’un başrolünde olduğu ‘The Old Guard’, Netflix’in orijinal yapımları arasında şu sıralar en popüler filmlerden biri. Andy (Charlize Theron), gizemli bir şekilde ölümsüzlüğe sahip olan bir grup askerin lideridir. Yüzyıllardır dünyayı kötülüklerden koruyan bu gizli grup büyük bir tehdit ile karşı karşıya kalır. Yeni üyeleri Nile (Kiki Layne) ise yeni hayatına ve artık ortağı olduğu mücadeleye hızlıca ayak uydurmak durumundadır. Aksiyon sahnelerinin özellikle dikkat çektiği ‘The Old Guard’, Greg Rucka’nın kaleme aldığı çizgi romandan uyarlandı. Film, ‘Love & Basketball’ ve ‘The Secret Life of Bees’ gibi projelerden tanıyabileceğiniz yönetmen Gina Prince-Bythewood’un imzasını taşıyor. Daha önce '12 Years a Slave / 12 Yıllık Esaret’te izlediğimiz Ejiofor eski CIA ajanı James Copley’yi canlandırırken, ‘Harry Potter’ serisinden hatırlayacağınız Melling, kötü adam Steven Merrick’i oynuyor. İkili, Zoom üzerinden yaptığımız röportajda karakterlerini ve pandeminin onları nasıl etkilediğini anlattı.    

Kore’nin gururu
Film

Kore’nin gururu

  Oscar’larda En İyi Yönetmen ve En İyi Film dahil dört ödül kazanan Güney Koreli sinemacı Bong Joon-ho, bu ödül sezonunun en çok konuşulan filmine imza attı. Akademi Ödülleri’nden eli boş dönmeyen ilk Güney Kore filmi, İngilizce dışında bir dilde olup En İyi Film Oscar’ı alan ilk eser ve Cannes’da Altın Palmiye kazanan ilk Kore yapımı (ayrıca 2013’ten beri bu ödülü oy birliğiyle alan ilk film) oldu Bong’un son işi. ‘Gisaengchung / Parazit’, günümüzü anlatan, sosyal eleştiri ve ev istilası gerilimi karışımı sürükleyici, komik ve korkutucu bir film. Şimdi, sınıf meselelerini ve karanlık eserlerinde nasıl umut bulduğunu konuşmak için yönetmenle Akademi Ödülleri’nden önce gerçekleştirdiğimiz buluşmamızı hatırlayalım. Son filminiz, zengin bir aileyi gizlice sömüren fakir bir aile hakkında. Çoğu filminizin temelinde sınıf farkları yer alıyor. Bu konu neden ilginizi çekiyor? Sınıf meselesine odaklanmayı bilinçli olarak istememiştim. Yine de zenginler ve fakirler arasında bir uçurum görüyorum. Ama bunun ötesinde, para ve güç ile ilgili öyküler hep ilgimi çekmişti. Beni büyüleyen dramlar bunlar. Süper kahramanlar ilgimi pek çekmiyor.  Bu sözlerinizle kimilerinin hayallerini yıkıyorsunuz. Peki, ‘Gisaengchung’ nasıl doğdu? Üniversitedeyken zengin bir aileye özel derse gidiyordum. Ama sanki özel hayatlarını röntgenliyormuşum gibi hissettiyordum. Tabii filmdeki gibi kötü bir şey yapmadım. Filmi çektiğiniz ev inanılmaz. İstediğim temel yapıyı biliyordum, ama doğru evi bulamadık. B

Avrupa’nın Hollywood açılımları
Film

Avrupa’nın Hollywood açılımları

Ich seh ich seh (Goodnight Mommy) / Ölümcül Oyun (2014) Bu ay vizyona giren ‘The Lodge / Mürit’in yönetmenleri Severin Fiala ve Veronika Franz, memleketleri Avusturya yapımı bu korku filmine imza atmıştı. Film, yüzünü değiştiren bir kozmetik operasyon geçiren bir anneyi ve ikiz çocuklarını konu alıyordu. Yeni bir eve taşınan aile, burada pek huzur bulamıyor; çünkü çocuklar, bandajların altında annelerinin olmadığından şüphelenmeye başlıyordu. Ani sahnelerden çok, psikolojik gerilimden güç alan film, konusunun da ilginçliği nedeniyle sinemada korkmak isteyenler için özgün bir deneyim olmuştu. Bu fırsatı ıskalamayan Amerikalı yapımcılar, ‘Take Me to the River’ (2015) ile gergin bir dram filmi yazıp yöneten Matt Sobel’i yönetmen koltuğuna oturtmuş. Söylenenlere göre yapım aşamasında olan Amerikan versiyonu ile önümüzdeki bir-iki sene içinde karşılaşabiliriz. Toni Erdmann (2016) Şakacı bir baba ve tekrar bağ kurmaya çalıştığı işkolik kızı… Hollywood’da zaten gördüğümüz bir öyküye benziyor değil mi? Babayla kızın başta sürtüşecekleri, ardından kızın babasını hayatından çıkarmaya çalışacağı ve en sonunda ortak bir noktada buluşup barışacakları belli, değil mi? İzlemeyenler için ‘Toni Erdmann’da neler olup bittiğini söylemeyelim, ama filmin depresif yanı bol bir komedi olduğunu belirtelim. Yönetmen Maren Ade, kendi deyişiyle mizahını umutsuzluktan çıkarıyordu. Amerikan uyarlamasının bu kadar hüzünlü olacağını sanmıyoruz, ama ana karakterin bir Whitney Houston parçasını söylediği