Film

Vizyon filmleri, röportajlar, eleştiriler ve haberler

Vizyonda ne var?

En iyi aile filmleri
Film

En iyi aile filmleri

İyi hissettiren filmler
Film

İyi hissettiren filmler

1) Matilda (1996) Yönetmen: Danny DeVito Oyuncular: Mara Wilson, Danny DeVito, Pam Ferris Danny DeVito, Roald Dahl imzalı klasiği uyarlarken, eserin çizgi filmlere özgü havasını korumuş. Üstelik oyuncu kadrosu da harika. Çocukluk dönemindeki dayanışmaya dair modern bir hikaye anlatan filmin asıl eğlenceli kısmı ise nesiller arası çatışmayı eğlenceli bir şekilde yansıtması.   2) Set It Up / Patronlara Tuzak (2018) Yönetmen: Claire Scanlon Oyuncular: Zoey Deutch, Glen Powell, Taye Diggs, Lucy Liu Yönetmen Claire Scanlon, romantik komedi türüne samimi bir yorum getiriyor. Patronlarından intikam almaya çalışan iki mağdur asistanın hikayesinin benzerlerini daha önce izlemiştik ancak ‘Set It Up’ kesinlikle ustalıkla çekilmiş bir yapım. Hikayeyi takip ederken, bazen kahkahalarınızı tutamayacaksınız. Lucy Liu, komedi konusuda son derece yetenekli olduğunu bu filmle kanıtlıyor.   3) To All the Boys I've Loved Before / Sevdiğim Tüm Erkeklere (2018) Yönetmen: Susan Johnson Oyuncular: Lana Condor, Noah Centineo Karşılıksız aşklarıyla baş etmenin yolunu arayan Lara Jean (Lana Condor) çözümü hoşlandığı erkeklere mektup yazmakta bulur. Bu mektupları gönderdikten sonra ise kendi hisleriyle ve olup bitenlerle yüzleşmesi gerekecektir. Jenny Han’in kitabından uyarlanan film, özellikle Lana Condor ve Noah Centineo’nun performanslarıyla izleyicilerden tam not almıştı.   4) Burlesque (2010) Yönetmen: Steven Antin Oyuncular: Cher, Christina Aguilera, Stanley Tucci Christina Aguilera ve Cher’in başr

Seberg
Film

Seberg

Yönetmen: Benedict Andrews Nedir? Hollywood yıldızı Jean Seberg’in hayatı. Neden izlemeli? Kristen Stewart’ın etkileyici performansı için. Trajik hayatı nedeniyle Hollywood’da kötü bir şöhreti olsa da Jean Seberg, Jean-Luc Godard imzalı ‘À bout de souffle / Serseri Aşıklar’daki (1960) rolüyle hâlâ cool kavramının en güzel karşılığı. Oyuncunun Black Panther örgütüyle ilişkisine ve FBI tarafından maruz kaldığı suçlamalara odaklanan iyi niyetli ancak sıradan bir biyografi olan ‘Seberg’, oyuncunun bu imajını pek değiştirecek gibi durmuyor. Ancak ‘Seberg’in, elindeki malzemeyi çok iyi değerlendiren bir performansa imza atan Kristen Stewart’la ilgili algımızı değiştireceği kesin. Bir biyografiden çok dram türüne daha yakın olan ‘Seberg’, şöhretini sivil haklar hareketini destekleyerek değerlendiren, idealist ve korunmasız bir yıldız adayının hikayesine odaklanıyor. Seberg, bir uçuş sırasında Black Panther’dan Hakim Jamal’la tanışıyor ve onunla yatıyor. Çok geçmeden ise kendini 60’ların ırkçılık karşıtı siyasi mücadelesinin içinde buluyor. Filmin en iyi tarafı, bir Hollywood yıldızının otoriteleri nasıl paranoyak hale getirebileceğini ve genç kadın üzerinden gerçekleştirilen güç gösterisini ifşa etmesi. Panther’lerden biri Seberg’e şöyle diyor: “İnsanların dikkatini çekmek için silaha ihtiyacımız var, sense saçını kestirsen Life dergisinin kapağındasın.”

Time Out diyor ki
3 5 yıldız üzerinden
Yokuş Aşağı
Film

Yokuş Aşağı

Yönetmen: Nat Faxon, Jim Rash   Nedir? Kış tatiline çıkan bir çift, yaşanan bir olayın ardından ilişkilerini sorgulamaya başlar. Neden izlemeli? Cannes ödüllü ‘Force Majeure’ü mizah dozu artırılmış bir versiyonla hatırlamak için. ‘Downhill’, Ruben Östlund’un erkek egosunu ayrıntılı bir şekilde masaya yatırdığı 2014 yapımı ‘Force Majeure / Turist’in Amerikan uyarlaması. Julia Louis-Dreyfus ve Will Ferrell’ın başrolünde yer aldığı film, yer yer bir çiftin evliliğinin sorgulandığı bir tür sosyolojik deney gibi işliyor, yer yer de kamusal alanda birtakım uygunsuz konuşmalara şahit olduğumuz bir komediye dönüşüyor. Filmdeki hikayeyi tetikleyen olay, Pete’in bir kayak tatilinde çığ felaketinden kurtulmak için karısını ve iki oğlunu bırakıp kaçması. Çığın etkisi geçince ne olduğunu daha iyi idrak etmeye başlayan karakterlerin bu krizi atlatması için ‘aile bağları’ pek yeterli olmuyor.   ‘Force Majeure’ incelikli bir komediyle daha karanlık ve dramatik anlar arasında dikkatli bir şekilde gidip geliyordu. Filmin yeni versiyonu ise yavaşça kurulan bu gerilimden yoksun, çünkü karakterlerin ağzından sürekli ne hissettiklerini dinliyoruz. Yönetmenler Rash ve Faxon hikayeyi cinsellikten beslenen bir mizahla süslüyorlar, özellikle Louis-Dreyfus’un karakterinin çekici bir kayak öğretmeniyle olan uzun sahnesi filmin en komik anlarından. Ancak senaryoya eklenen Charlotte ve çapkın otel görevlisi gibi karakterler yüzünden çiftin ilişkisi bir yerden sonra ağırlığını kaybediyor. ‘Downhill’in başa

Time Out diyor ki
2 5 yıldız üzerinden
The Gentlemen
Film

The Gentlemen

Nedir? Emekli olmak isteyen bir gangsterin başına gelen karmaşık olaylar. Neden izlemeli? Oyuncuların başarılı performansı için. Guy Ritchie köklerine dönmüşe benziyor, en azından geriye gittiği kesin. Yönetmen, birkaç gişe canavarı yönettikten sonra ‘Lock, Stock and Two Smoking Barrels / Ateşten Kalbe Akıldan Dumana’ (1998) ve ‘Snatch / Kapışma’ (2000) gibi filmleriyle tanıdığımız geveze İngiliz gangsterlerin dünyasına geri dönmüş. Bu film de yine yönetmenin hayranları arasında popüler olacaktır. Ancak ‘The Gentlemen’ heteroseksüel beyaz birtakım adamların, katil ya da uyuşturucu satıcısı olsalar bile herkesten ahlaki olarak üstün olduğu garip bir dünya kuruyor. Film Matthew McConaughey’nin canlandırdığı Mickey Pearson karakterine odaklanıyor. Eski bir akademisyen olan Pearson, Oxford’daki üst sınıflara uyuşturucu satmaya başlamıştır ve milyar dolarlık bir uyuşturucu imparatorluğu kurmuştur. Şimdi ise imparatorluğu Matthew Berger adında birine satmak ve karısı Rosalind ile beraber emekli hayatı yaşamak istiyordur. Ancak rakip gangster Dry Eye işi bozmak için uğraşmakta, özel dedektif Fletcher ise hepsini ifşa etmekle tehdit etmektedir. Eğer sıkı bir Guy Ritchie hayranıysanız, oyuncuların performansı sizi birkaç saatliğine idare eder. Ancak ekranda gördüğünüz karakterlere adil davranılıp davranılmadığını biraz olsun önemsiyorsanız, film ağzınızda kötü bir tat bırakacak.

Time Out diyor ki
2 5 yıldız üzerinden
İstanbul'daki diğer filmler

En çok okunan röportajlar

Kore’nin gururu
Film

Kore’nin gururu

  Oscar’larda En İyi Yönetmen ve En İyi Film dahil dört ödül kazanan Güney Koreli sinemacı Bong Joon-ho, bu ödül sezonunun en çok konuşulan filmine imza attı. Akademi Ödülleri’nden eli boş dönmeyen ilk Güney Kore filmi, İngilizce dışında bir dilde olup En İyi Film Oscar’ı alan ilk eser ve Cannes’da Altın Palmiye kazanan ilk Kore yapımı (ayrıca 2013’ten beri bu ödülü oy birliğiyle alan ilk film) oldu Bong’un son işi. ‘Gisaengchung / Parazit’, günümüzü anlatan, sosyal eleştiri ve ev istilası gerilimi karışımı sürükleyici, komik ve korkutucu bir film. Şimdi, sınıf meselelerini ve karanlık eserlerinde nasıl umut bulduğunu konuşmak için yönetmenle Akademi Ödülleri’nden önce gerçekleştirdiğimiz buluşmamızı hatırlayalım. Son filminiz, zengin bir aileyi gizlice sömüren fakir bir aile hakkında. Çoğu filminizin temelinde sınıf farkları yer alıyor. Bu konu neden ilginizi çekiyor? Sınıf meselesine odaklanmayı bilinçli olarak istememiştim. Yine de zenginler ve fakirler arasında bir uçurum görüyorum. Ama bunun ötesinde, para ve güç ile ilgili öyküler hep ilgimi çekmişti. Beni büyüleyen dramlar bunlar. Süper kahramanlar ilgimi pek çekmiyor.  Bu sözlerinizle kimilerinin hayallerini yıkıyorsunuz. Peki, ‘Gisaengchung’ nasıl doğdu? Üniversitedeyken zengin bir aileye özel derse gidiyordum. Ama sanki özel hayatlarını röntgenliyormuşum gibi hissettiyordum. Tabii filmdeki gibi kötü bir şey yapmadım. Filmi çektiğiniz ev inanılmaz. İstediğim temel yapıyı biliyordum, ama doğru evi bulamadık. B

Avrupa’nın Hollywood açılımları
Film

Avrupa’nın Hollywood açılımları

Ich seh ich seh (Goodnight Mommy) / Ölümcül Oyun (2014) Bu ay vizyona giren ‘The Lodge / Mürit’in yönetmenleri Severin Fiala ve Veronika Franz, memleketleri Avusturya yapımı bu korku filmine imza atmıştı. Film, yüzünü değiştiren bir kozmetik operasyon geçiren bir anneyi ve ikiz çocuklarını konu alıyordu. Yeni bir eve taşınan aile, burada pek huzur bulamıyor; çünkü çocuklar, bandajların altında annelerinin olmadığından şüphelenmeye başlıyordu. Ani sahnelerden çok, psikolojik gerilimden güç alan film, konusunun da ilginçliği nedeniyle sinemada korkmak isteyenler için özgün bir deneyim olmuştu. Bu fırsatı ıskalamayan Amerikalı yapımcılar, ‘Take Me to the River’ (2015) ile gergin bir dram filmi yazıp yöneten Matt Sobel’i yönetmen koltuğuna oturtmuş. Söylenenlere göre yapım aşamasında olan Amerikan versiyonu ile önümüzdeki bir-iki sene içinde karşılaşabiliriz. Toni Erdmann (2016) Şakacı bir baba ve tekrar bağ kurmaya çalıştığı işkolik kızı… Hollywood’da zaten gördüğümüz bir öyküye benziyor değil mi? Babayla kızın başta sürtüşecekleri, ardından kızın babasını hayatından çıkarmaya çalışacağı ve en sonunda ortak bir noktada buluşup barışacakları belli, değil mi? İzlemeyenler için ‘Toni Erdmann’da neler olup bittiğini söylemeyelim, ama filmin depresif yanı bol bir komedi olduğunu belirtelim. Yönetmen Maren Ade, kendi deyişiyle mizahını umutsuzluktan çıkarıyordu. Amerikan uyarlamasının bu kadar hüzünlü olacağını sanmıyoruz, ama ana karakterin bir Whitney Houston parçasını söylediği

Hiç durmayan savaş
Film

Hiç durmayan savaş

‘Skyfall’ (2012) ve ‘Spectre’ (2015) ile iki Bond filmine imza atan Sam Mendes, üçüncü bir Bond filmi hakkında konuşmaya pek istekli değil. 007’den ‘1917’ye geçişi hakkında “Bunu aklınızdan çıkarmanın bir yolu varsa, bu kadar sürükleyici bir film yapmak,” diyerek sohbetin yönünü Oscar adayı savaş destanına doğru nazik ama açık bir biçimde çeviriyor. Bond’la ilgili kaçınılmaz sorularla yüzleştiğinde biraz ters görünmesini affedebilirsiniz. Çünkü I. Dünya Savaşı’nda bir göreve çıkan askerleri konu alan olağanüstü iddialı yeni filmi, onu tüketen, hatta akıl sağlının sınırlarını sık sık zorlayan bir yolculuk olmuş. Düşman hatları ardındaki iki İngiliz askerini (George MacKay ve Dean-Charles Chapman) takip eden öykünün esin kaynağı, savaş gazisi olan dedesinin Mendes’e anlattığı bir öykü. Film, su gibi akan bir kurguyla birbirine bağlanan uzun mu uzun çekimlerden oluşuyor. Boyunuzdan büyük işlere kalkıştığınızı düşündüğünüz anlar oldu mu? Her gün bir noktada “Neden kendime bunu yaptım?” diye düşündüm. Bir bakıma senaryo beni biraz köşeye sıkıştırmıştı. Senaryoyu Krysty [Wilson-Cairns] ile birlikte yazmıştım, ama fikir benimdi. Bu yüzden beni kurtarması için başkasından yardım bekleyemezdim. Yedi dakikalık bir çekim yapıyordum, altı buçuk dakika sihir gibi geçtikten sonra biri tökezliyordu ve [parmaklarını şıklatıyor] baştan başlamak zorunda kalıyorduk. Çok üzücü olabiliyordu bu, ama başardığımızda çok güzel hissettiriyordu.  Sinema tarihinden favoriniz olan bir kesintisiz çeki

‘Küçük Kadınlar’ın büyük yıldızı
Film

‘Küçük Kadınlar’ın büyük yıldızı

Greta Gerwig’in klasik Louisa May Alcott romanı ‘Küçük Kadınlar’ın beyaz perde uyarlaması üzerinde çalıştığını duyduğunda, Saoirse Ronan hemen bir rol talep etmiş. Üstelik herhangi bir rolü değil, inatçı ana karakter Jo March rolüne göz dikmiş. “‘Lady Bird / Uğur Böceği’nin basın turundaydık,” diye anlatıyor Ronan. “Omzuna dokunup, ‘‘Little Women / Küçük Kadınlar’ üzerinde çalıştığını biliyorum. Jo, ben olmalıyım. Biraz düşün, ama doğru karar bu,” demiş ve sonunda rolü almış. 25 yaşındaki İrlandalı oyuncu, rolünü sonuna kadar hak ediyor. İlk Oscar adaylığını daha 13 yaşındayken ‘Atonement / Kefaret’teki (2007) rolüyle kazandı Ronan. 2018’de, Gerwig ile ilk iş birliği olan gençlik filmi ‘Lady Bird’de ikinci adaylığını elde etti. Aradaki yıllarda ise ‘Brooklyn’de rol aldı (ve yine Oscar adayı oldu), ‘The Grand Budapest Hotel / Büyük Budapeşte Oteli’nde (2014) oynadı ve ‘Mary Queen of Scots / İskoçya Kraliçesi Mary’de (2018) Kraliçe Mary’yi canlandırdı. ‘Little Women’ın da bir klasik olması bekleniyor; yürek ısıtan, gerçekten iyi bir film var karşımızda. Kadrosu da inanılmaz: Timothée Chalamet, Emma Watson, Florence Pugh ve Hollywood’un baş tacı Meryl Streep… Film vizyona girmeden önce Ronan, daha önce beyaz perdeye altı kez aktarılan bu sevilen romana, nasıl yeniden can verdiklerini anlattı. Jo’yu canlandırmanız sizin için neden bu kadar önemliydi? Jo ile büyüdüm, sembolik bir karakter. Hayran kaldığım biriyle çalışarak Jo’yu canlandırma fikri beni heyecanlandırdı. Birlikte

‘Star Wars’ ekibiyle yüz yüze
Film

‘Star Wars’ ekibiyle yüz yüze

John Boyega ‘Star Wars’da canlandırdığı Finn karakteriyle yıldızlaşan John Boyega ile ‘Star Wars: Skywalker’ın Yükselişi’ni ve daha fazlasını konuştuk. Caroline McGinn  Oyunculuğa yerel bir tiyatroda başladığınız değil mi? Theatre Peckham’da eğitim gördüm. Sanatı gerçek anlamda bu tiyatroda keşfettim. İlkokuldayken Theatre Peckham’dan burs aldım. Kurucusu Teresa Early tiyatroya gelip eğitim alabileceğimi, üstelik bunu ücretsiz yapabileceğimi söyledi. Bana gerçekten iyi bir fırsat tanımış oldu. Böylece çağdaş tiyatro, dans ve bale dünyasının kapıları önümde açıldı.  Baleyle ilgisi olabilecek birine benzemiyorsunuz hiç. Bale dersleri biraz zordu! Ama performans sanatlarıyla ilgilenen çocuklarla tanıştım. Arkadaşlarımın çoğu oradan. Şanslıydım, çevremde sürekli performanslar sergileyen yaratıcı insanlar vardı. Roundhouse’da performanslar yaptım, drama grubum bir yarışma kazandı ve tüm bunlar performans tutkumu güçlendirdi. Aynı zamanda bugün hâlâ devam eden arkadaşlıklar kurdum.  İlk büyük maaşınızla anne ve babanıza ev almışsınız. Aile sizin için epey önemli olmalı. Sizin için önemli değilse üzgünüm.  İnsan 20’li yaşlarında ailesinden uzaklaşabiliyor. Benzer bir durum yaşadım. Seyahat ediyordum, aramıza mesafe girdi. Ebeveynlerinizin yaşı ilerledikçe, rolleri değişiyorsunuz ve onlar sizin bebeğiniz haline geliyor. Nasıl bir yetişkin olduğunuzu merak ediyorlar. Anne ve babamın, bir insanın bu dünyada sahip olduğu kısıtlı sürenin farkında olduğunu görebiliyorum. Bu yüzde