0 Beğen
Kaydet

Emir Kusturica 'Sırf Bela'

On parmağında on marifet Emir Kusturica’nın öykücü kimliğiyle tanışmaya ne dersiniz?

Saraybosna doğumlu Emir Kusturica’nın iki kez sinema dünyasının en çok arzulanan nesnesi Altın Palmiye’yi kazandığını, ‘Çingeneler Zamanı (1988) ve ‘Yeraltı’ (1995) gibi filmleriyle Balkanların en meşhur hikâye anlatıcılarından birine dönüştüğünü biliyoruz. Bununla yetinmeyip, irili ufaklı rollerle birçok filmde oyuncu olarak boy gösterdiğini; hızını alamayıp, Belgrad’dan çıkma The No Smoking Orchestra’da gitar çalıp vokal yaptığını da duymuştuk. Baştan sona temposu bir an bile düşmeden seyirciyi bir tufanın içine katıp sürükleyen filmlerinin senaryolarını kendi yazdığı için, kaleminin kuvvetli olduğunu da tahmin ederdik. Yine de öykü kitabı yazmak bambaşka bir meziyet. İtiraf etmek gerekir ki, bir koltukta birden çok karpuz taşıyan Kusturica bu işin altından da kalkmayı başarmış.

Birbirleriyle bağlantısızmış gibi gözüken ama ruh eşi altı öyküden oluşuyor ‘Sırf Bela’. Öykülerin ardındaki ses hep bir ergen erkek sesi. Biraz atarlı, hafiften uyumsuz, ailesine kırgın ve çok bilmiş oğlanların öyküleri bunlar. O büyümüş de küçülmüşlük bazen bir Salinger tadı yakalasa da, Kusturica’nın yaşamın göbeğinde olmayı seven karakterleri hiçbir zaman Salinger’ın Holden Caulfield’ı kadar dünyaya tepkili ve çevresine yabancılaşmış değil. Kusturica’nın ilk filmlerinden ‘Dolly Bell’i Hatırlıyor Musun?’ (1981) ve ‘Babam İş Gezisinde’yi (1985) hatırlatan bir kırık kalpli oğlanlar dünyası bu. Yeteri kadar orada olmayan babalar ya da hastalık sonucu tüm aileyi parçalayan bir keder her öyküde kendini hissettiriyor. Kusturica’yı meşhur eden filmlerindeki o doğayla tek vücut olma hali, alabildiğine uzanan arazide kalabalığın içinde dans edip sürekli etrafındakilerle kavga gürültü içinde yaşayan cemaat tasviri, bu öykü kitabında neredeyse hiç yok. Bunun yerine, evin içine, anne ve babanın kurduğu dünyaya hapsolan ve bu yüzden de düş gücünü fazlasıyla çalıştıran ergenlerin hissiyatı konuşuyor.

Her bir öykü evin içindeki dünyevi dertlerle meşgul olsa da, hikâyeye sızan detaylar, Kusturica’nın hiçbir zaman vazgeçmediği o meşhur temasını, yani Yugoslavya’da yaşanan parçalanma sürecini gündeme getiriyor ara ara. Saraybosna’yı mesken tutan öyküler, 1954 yılında bu şehir henüz komünist Yugoslavya’nın parçasıyken doğan Kusturica’nın yaşamından da izler taşıyor belli ki. Bosna Hersek satranç şampiyonalarında ya da Yugoslavya amatör radyo operatörleri yarışmasında, çocukluk yıllarına yönelik bir nostalji yatıyor satır aralarında.

Öykülerde, Kusturica’nın filmlerindeki o akılda kalıcı kalabalık dış mekân sahnelerine, kazların, kedilerin-köpeklerin, her türlü bitki ve hayvanatın insan yaşamının ayrılmaz parçası olduğu kaotik tasvirlerine denk gelecek bir damar olmadığını söylesek de, bu muzip yazar-yönetmenin hayvanlara atfettiği önem yine gür bir şekilde “Ben buradayım,” diyor. Kusturica’nınki, yaşamı tüm canlılarıyla yekpare bir deneyim olarak gören bir bakışın uzantısı. ‘Arizona Rüyası’nın (1992) hiç düşünmeyen çünkü her şeyi zaten bilen balığının izdüşümünü, Zeko adlı bir çocuğun sazan balığında görüyoruz kitapta.

Zeko, dünyanın sızısını içinde hissettiği vakitlerde, gözü gibi sakındığı sazan balığının yanına, onun küvetine gidiyor, onunla dertleşiyor. Bu balık onun karşısına çıkabilecek en iyi terapist. Karşısındaki ne dese dinliyor, bilgece bir sükûnetle karşılıyor. Zeko ve sazan balığı gibi sürreal dokunuşlarla dolu olan ‘Sırf Bela’, Kusturica’nın üflemeli çalgılarla ritmik bir şekilde akıp giden filmlerinin büyüsünü yakalıyor zaman zaman. İç kıyıcı bir gerçeklik ve bulutlara uçuran cinsten gerçeküstü unsurlar birleşince, Goran Bregovic’in müziği bile duyulur oluyor sanki yer yer.

Sırf Bela
Sayfa6 Yayınları,
296 sayfa,

Yorumlar

0 comments