0 Beğen
Kaydet

Kerem Yücel röportajı

Can Yayınları’ndan çıkan ilk fotoğraf kitabı olan ‘Misafir’ Suriyeli mültecilerin hayatlarına yakından bakıyor. Kerem Yücel’in fotoğraflarına Serdar Korucu imzalı metinlerin eşlik ettiği kitabın beş yıla yayılan hikâyesini Yücel’den dinledik.

Kitap fikri nasıl ortaya çıktı?
Bir kitap projesi olarak başlamadı. Arap Baharı zamanlarında Kamışlı’daydım. İlk göç akımları esnasında tek tek aileleri izlemeye başladım. Önce bir sergi yaptık, kitabın açılışındaki dövmeli adamın fotoğrafından sonra oldu sergi. Sonra Fotoistanbul, Bursa Fotoğraf Festivali ve Zeugma geldi. Ahmet Sel’in “Bu fotoğrafları neden bir kitapta toplamıyorsun?” demesiyle birlikte bana da bir cesaret geldi. Çünkü bir türlü bittiğine kanaat getiremiyordum.

Seçtiğiniz saha neresiydi? Nasıl bir profille karşılaştınız?
İstanbul’da hiç fotoğrafımız yok. Bütün fotoğraflar Suriye sınırından, bir de Batman ve Diyarbakır var. Çektiğim hiçbir aile kamplarda kalmıyor. Geri dönme hayalleri kuranlar; yönünü tamamen batıya çevirmiş olanlar; “Ekmeğimi artık Türkiye’de arayacağım,” diyenler var. Tüm aileler buraya sürünerek, acılar içinde gelmiş değil. Nusayriler, Kürtler, Ezidiler, Süryaniler bambaşka bir demografi. El-Nusra’dan, IŞİD’den, PYD’den kaçanlar...Herkesin düşmanı farklı ama en sonunda iş insanların evini ve ailesini koruma refleksine dönüşmüş.

Yavaş yavaş misafirlikten yerleşik duruma geçmeleri sürecine de şahit oldun değil mi?
Her gittiğimde bir detay ekleniyordu. Önce battaniyelerden halı yapıyorlardı, sonra istisnasız tüm evlere bir boy aynası satın alındı. Sonra yavaş yavaş perdeler, eski televizyonlar, uydular…

İnsanlar hikâyelerini anlatma konusunda ne kadar hevesliydi?
Öyle zamanlar oldu ki evlere girip ikram edilen çayı kahveyi içtik ve tek kelime etmeden çıkıp gittik. Mesela dövmeli adamla daha önce defalarca karşılaşmıştık. Bir gün boynundan dövmesini gördüm, “Ya pehlivan, bir üstünü çıkar da dövmene bakayım,” dedim. Ben fotoğrafı çekerken yanında bebek tutan bir kadın vardı ve kadın ağlamaya başladı. Adamın sırtında üç kadının resmi var, bir tanesi âşık olduğu kadın, o mayına basmış; biri Suriye’deki karısı, onu sniper vurmuş; üçüncü en küçük çizilen de çocuklara baksın diye evlendiği, az önce kavga ettiği kadın.

Peki, bir ifşa korkusu yok muydu insanlarda?
Ben adreslerini belirtmedim kitapta ama çoğu kendilerini ön plana çıkarmak istememesine rağmen yazabileceğimi söyledi. Bu onların cesareti, çünkü burada yaşamak cesaret istiyor. Ezidi bir aile var mesela, onlara bir ev verilmiş ama evin duvarına yerli halk cami resmi çizmiş. Gidip konuştukları zaman muhtar aileye “Akıllı olun,” demiş. 

Akademisyenler, tiyatrocular, senaristler var demiştin. Onlar ne yapıyorlar burada?
Fotoğrafını tarlada çektiğim için kitapta olmayan bir öğretim görevlisi var mesela. Tarlada çalışan Suriyeli mevsimlik tarım işçileri diyorlar ki: “Hocamız buraya çalışmak için geldiğinde biz üzülüyoruz. Onun ihtiyaçlarını biz karşılıyoruz. Ondan tek ricamız da çocuklarımıza öğretmenlik yapması.” Geldiği ülkede daha zor şartlarda yaşayanların hayatta kalma şansları daha yüksek. Okumuş, eğitimli insanlar daha zayıf oluyorlar zor şartlarda.

Bir yandan da ekonomiye karışıyorlar artık.
Bu kitabın basıldığı matbaada Suriyeli mülteciler çalışıyordu. Matbaacı “Çok memnunum,” diyor çünkü çekindikleri, paraları olmadığı ve matbaada kendilerini güvende hissettikleri için hafta sonları bile çalışmak istiyorlarmış. En erken gelip en geç çıkanlar hep onlarmış. Batman’da üniversiteyi bırakıp göç etmiş çocuklar vardı. Üniversitede temizlik işçisi olarak çalışıyorlardı.

Mültecilerle çalışmaya devam edecek misin?
Bilmiyorum. Çok yıpratıcı, yorucu bir iş.  Haftaya Diyarbakır’a gidiyorum mesela. Yeni bir proje çıkar mı bilmiyorum ama mültecilerin fotoğraflarını çekmeye devam edeceğim.

Misafir, Can Yayınları, 96 sayfa

Yorumlar

0 comments