17. !f İstanbul Bağımsız Filmleri Festivali'nde kaçırmamanız gereken filmler

15-25 Şubat arasında gerçekleşecek olan festival programından gözümüze çarpanları listeledik.

Sevmek Zamanı
Advertising
The Florida Project / Florida Project

The Florida Project / Florida Project

2015’te sadece iPhone kullanarak çektiği filmi ‘Tangerine’ ile Sean Baker, mütevazı şartlarla baş döndürücü bir hikaye anlatmayı başarmıştı. Baker, ‘The Florida Project’in renkli dünyasını ise 35 mm’lik filme çekmeyi tercih etmiş ve amatör oyunculardan oluşan oyuncu kadrosuna Willem Dafoe gibi deneyimli bir ismi de eklemiş. Yine de stilize ve amatör üslubunu yitirmediği belli. Bunun en büyük sebebi de filmin, altı yaşındaki Moonee’nin iç dünyasını tüm renkleriyle yansıtması. Florida’da bir otelde, annesiyle beraber geçim zorluğu içinde yaşayan Moonee’yi takip ederken, filmin depresif arka planına rağmen yürekleri ısıtan bir çocukluk hikayesi izliyoruz. Baker’ın filmlerinin en çarpıcı yanı da zaten hayatın tezatlıklarını samimiyetle anlatması. Moonie ve annesinin yaşadığı otelin eflatun duvarlarını görünce anlayabileceğiniz gibi, Baker büyüleyici bir renk paleti kullanmış. Moonie’yi, otelde dolaşırken veya arkadaşlarıyla doğayı keşfederken izledikçe çocuk olmayı özlemeyen beri gelsin.

Phantom Thread

Phantom Thread

Amerika’nın en takdir edilen oyuncularından Daniel Day-Lewis’ın jübilesine davetlisiniz ve ne şanslısınız ki kamera arkasında Paul Thomas Anderson var. Bundan önce ‘There Will Be Blood / Kan Dökülecek’te (2007) beraber çalışan ikili, ‘Phantom Thread’ ile 1950’ler İngiltere’sinde yaşayan başarılı bir terzinin hikayesini anlatıyor. Pofuduk elbiseler ve parlak kumaşların arkasında ise aşkın ve sanatın, hem yıkıcı hem yaratıcı gücü hakkında bir öykü var. Oynadığı son film olması sebebiyle gözlerinizi Day-Lewis’ten ayırmazsanız hata edersiniz, çünkü terzinin ilham kaynağı Alma’yı canlandıran Lüksemburglu oyuncu Vicky Krieps de ilgimizi hak eden bir performans sergiliyor. ‘Phantom Thread’in Paul Thomas Anderson takipçileri için bir önemli özelliği daha var. Anderson, bu sefer kamera ekibiyle çok daha yakın çalışarak çekimler başlamadan önce filmin görsel dünyası üzerinde aylar harcamış, hatta bu sebeple ayrı bir görüntü yönetmenine bile ihtiyaç duyulmamış. Ortaya çıkan grenli ve kirli dünya, moda dünyasına dokunan bir dönem filmi için sıra dışı sayılır.

Advertising
Lady Bird / Uğur Böceği

Lady Bird / Uğur Böceği

Greta Gerwig’in kariyerinin gelişimine tanık olabildiğimiz için şanslıyız. 10 senede 20’den fazla filmde oynayan Gerwig, bu sürenin içine çoğunu yönetmen Noah Baumbach ile beraber yazdığı beş film de sığdırdı. Romantik hipster filmleriyle yola çıkan Gerwig, Baumbach ile beraber imza attığı ‘Frances Ha’ (2012) ve ‘Mistress America’da (2015) hem kaleminin, hem de oyunculuğunun garip bir doğallığı olduğunu ispatladı. Sinir bozucu derecede sempatik, ama iğreti durmayacak kadar da doğal bir havası var Gerwig’in. Tek başına yönettiği ilk film olan ‘Lady Bird’ de bu özellikleri taşıyor. Altın Küreler’de Müzikal veya Komedi dalında En İyi Film ve En İyi Kadın Oyuncu ödüllerini kazanan ‘Lady Bird’, su katılmamış bir gençlik filmi. Gerwig, bu sefer anne-kız çatışmalarına odaklanırken Saoirse Ronan (‘Brooklyn’, 2015), Lucas Hedges (‘Manchester by the Sea / Yaşamın Kıyısında’, 2016) ve Timothée Chalamet’den (‘Call Me By Your Name / Beni Adınla Çağır’, 2017) oluşan kadrosuyla Hollywood’un parlak gençlerinden destek alıyor.

Ava

Ava

‘Lady Bird’ ve ‘Ava’ gibi iki gençlik filmini, aynı festivalde izleyebiliyor olmak dünyanın ne kadar garip bir yer olduğunu tekrar hatırlatıyor. ‘Ava’nın 16 yaşındaki ana karakterinin hayalleri, Hollywood’daki kahramanlarımızdan çok da farklı değil aslında. İranlı genç kız, keman eğitimi almak ve sevdiği çocukla özgürce buluşabilmek istiyor. Ama annesinin bu buluşmadan haberi olunca, dünyası allak bullak oluyor. İran doğumlu yönetmen Sadaf Foroughi, Ava’nın hikayesini anlatırken derin bir karakter yaratmayı başarmış. Ava, sadece toplumun ezdiği bir karakter değil; aynı zamanda hırslı ve isyankar bir genç kız. Ava’nın kendini hapisteymiş gibi hissetmesine sebep olan dünya, kamera açılarında da yansıtılıyor. Sahneleri bariz bir şekilde kısıtlayan duvarlar, kapılar ve çeşitli engeller filmin klostrofobik havasını artırıyor.

Dröm vidare (Beyond Dreams) / Rüyaların Ötesinde

Dröm vidare (Beyond Dreams) / Rüyaların Ötesinde

‘Dröm vidare’nin ana karakteri Mirja, hapisten çıktıktan sonra kendini bir yol ayrımında buluyor. Hayatına çeki düzen vermeye karar verip, düzenli bir işte mi çalışmalı; yoksa eski hayatına geri mi dönmeli? Mirja, her ne kadar değişmek istese de ailesinden arkadaşlarına, hayatındaki herkes onun bu kararına tepki gösteriyor. İsveçli yönetmen Rojda Şekersöz, ilk filminde hayallerle gerçekleri, hayal edenle çevresini çatışmaya sokuyor. Tüm bu gerginliklerin ortasında ise hayat dolu bir kadın var. ‘Dröm vidare’ bu açıdan Sean Baker’ın filmlerini aratmıyor ve yaşam şartları ne olursa olsun, eğlenceli bir dünya portresi çiziyor.

 

Advertising
Hagazussa: A Heathen’s Curse / Hagazussa

Hagazussa: A Heathen’s Curse / Hagazussa: Kafirin Laneti

Masalların ürpertici yönleri ilginizi çekiyorsa, ‘Hagazussa: A Heathen’s Curse’ tam size göre. 15. yüzyılda, Avusturya Alp’lerinde geçen bu korku filmi her şeyden önce paranoya hakkında. Ürkünç bir canavar veya katilden çok, bilinmeyenin yaydığı dehşet filmde kol geziyor. Kasabalılar tarafından cadı olduğu düşünülerek dışlanan bir genç kadının, karanlık güçlere karşı sınavını izliyoruz. Beyaz perdede vuku bulan hadiseler, midesi kolay bulananlara göre değil. Neyin gerçek neyin hayal ürünü olduğunu sorgularken, bu filmin aslında bir bitirme projesi olduğunu hatırlayınca daha da etkileneceksiniz. Viyana doğumlu yönetmen Lukas Feigelfeld, Berlin’de gördüğü sinema eğitimini tamamlamak için köklerine dönmüş ve Avusturya’nın folklorundan ilham almış.

 Les garçons sauvages / Vahşi Oğlanlar

Les garçons sauvages / Vahşi Oğlanlar

‘Les garçons sauvages’ın hikayesini birkaç kelimeyle özetlemek bile sürprizlerinin tadını kaçırabilir. O zaman filmin, adında da bahsi geçen birkaç vahşi oğlan hakkında olduğunu söylemekle yetinelim. Filmi izleyenler mutlaka ‘Sineklerin Tanrısı’nı hatırlayacak, ama ‘Les garçons sauvages’ın şok edici sahneleri vahşetten çok cinsellik hakkında. Fransız yönetmen Bertrand Mandico, ilk uzun metrajında sinema tarihinin siyah beyaz dönemine atıfta bulunuyor. Sinemada yeni tekniklerin denendiği bu dönemde olduğu gibi Mandico da keşfedilmemiş topraklarda geziniyor. Hatta filmin de temelde, bir keşif hikayesi olduğunu söylemek mümkün. Garip filmlerden hoşlananlar kaçırmasın.  

 

 

Sevmek Zamanı

Sevmek Zamanı

Bazı filmler vardır ki, onları sinemada izleme fırsatı hayatımızda bir kere karşımıza çıkar. Metin Erksan’ın 1965 yapımı filmi ‘Sevmek Zamanı’nın gösterimi de işte böyle bir ayrıcalık. Sıra dışı üslubu sebebiyle ticari gösterime giremeyen film, zamanla kült seviyesine ulaşmıştı. Yerli filmlerin pek sevdiği imkansız aşk teması, ‘Sevmek Zamanı’nda bambaşka bir forma bürünüyor. Filmin jönü Müşfik Kenter, boyacılık yaptığı evde karşılaştığı bir kadın resmine aşık oluyor. Resimdeki kadını dünya gözüyle görmek bile aşık olduğu suretin yerini tutmuyor ve böylece Türkiye sinemasının en tuhaf ilişkilerinden biri ortaya çıkıyor. Diyalogları ve bazı sahneleri açısından sinemamızda özgün bir yeri olsa da, pek çok yönden de yerli melodram geleneğinin bir uzantısı ‘Sevmek Zamanı’. Ama sadece finalindeki etkileyici kayık sahnesi için bile beyaz perdede izlemeye değer. Filmin yenilenmiş kopyası, ilk defa !f’te geniş bir kitleye gösteriliyor.

 

I Am Not A Witch / Ben Cadı Değilim

I Am Not A Witch / Ben Cadı Değilim

Zambiya asıllı yönetmen Rungano Nyoni, ilk uzun metrajı ‘I Am Not A Witch’te trajediyi ironiyle harmanlıyor. Film, cadı olarak yaftalanan dokuz yaşında küçük bir kızın hikayesini anlatıyor. Bir cadı kampına gönderilen küçük kız, zamanla bir devlet yetkilisinin dikkatini çekiyor ve turistlerin ilgi odağı haline gelen bir ünlüye dönüşüyor. Nyoni, filmi için araştırma yaparken Gana’daki cadı kamplarında kalan ilk yabancı olmuş, kendi gözleriyle tanık olduklarını filme aktarırken ise mizah kullanmaktan kaçınmamış. 2015’te ‘El abrazo de la serpiente (Embrace of the Serpent)’ ile aklımızı alan görüntü yönetmeni David Gallego, bu sefer siyah-beyaz yerine renkli bir dünya üzerinde çalışmış. Uzun planlar ve filmin bazı sahnelerine gerçeküstü bir nitelik kazandıran renk kullanımları, filmin mizahi yönünü güçlendiriyor.

Advertising
November / Kasım

November / Kasım

Estonya’nın Oscar adayı ‘November’ın, masalsı bir hikayeye sahip olması tesadüf değil. Filmin uyarlandığı çok satan kitap, yerel masalları damıtıyor ve ortak temalarının açgözlülük olduğuna karar veriyor. Cadılar, büyüler ve mistik yaratıklarla haşır neşir olan bir kasabadayız. Romeo ve Juliet’i aratmayan bir aşk hikayesine tanık olurken, 19. yüzyıl Estonyasını siyah beyaz ve gerçeküstü bir bakış açısından görüyoruz. Yönetmen Rainer Sarnet, filmin masalsı gerçekçiliğini artırmak için amatör oyuncularla da çalışmış. Kıyafetler, karakterler ve mekanlar gerçekten de tüyler ürpertici bir masal dünyası yaratıyor. Ama bu filmi beyaz perdede görmek için bahaneniz, görüntü yönetmenliği olmalı. Kabuslarınıza girebilecek pek çok sahneyle karşılaşacak, özellikle ormanda geçen sahnelerde büyüleneceksiniz. Bazı sahnelerde siyah beyaz yerine kızıl ötesi kameralar kullanılmış, böylece doğanın yeşilliği filme beyaz renkte yansımış ve yazın çekilen sahneler için bile masalsı bir kış ortamı yaratılmış. ‘November’ın Tribeca Film Festivali’nde En İyi Sinematografi ödülünü alması bu yüzden bizi şaşırtmadı.

Arada

Yerli Malı Punk: Arada

Sezgin Boynik ve Tolga Güldallı’nın editörlüğünü üstlendiği ‘Türkiye’de Punk ve Yeraltı Kaynaklarının Kesintili Tarihi 1978-1999’ kitabında Güldallı, “70’lerin ikinci yarısında öfke kendini, Avrupa ve Amerika’da punk ile dile getirirken, Türkiye’de sokak çatışmalarında, grevlerde ve devrim provalarında gösteriyordu. ‘Müzik dinlemenin’ henüz ‘sırası’ değildi,” satırlarıyla punk tarihimizin neden 90’larda başladığını özetliyor. Mu Tunç’un yönettiği ‘Arada’ da işte tam bu yıllarda geçiyor. İstanbul’dan kaçmayı hayal eden punk kahramanımızı ise yerli dizilerin popüler yüzlerinden Burak Deniz canlandırıyor.

Jubilee

Sinemada Punk'ın En iyisi: Jübile

Punk kültürünün hareketli olduğu bir dönemde, 1978’de vizyona giren ‘Jubilee’ konusuyla da, tarzıyla da tam bir punk filmi. Filmde 70’ler İngiltere’sine ışınlanan Kraliçe I. Elizabeth, anarşinin kol gezdiği bir ülkeye tanık olurken biz de The Slits ve Siouxsie and the Banshees gibi punk gruplarının konuk oyuncu olarak rol aldığı bir film izliyoruz. İlginç bir şekilde, ‘Jubilee’ yayınlandığı dönemde punk kültürü tarafından pek sahiplenilmemiş. Siouxsie and the Banshees’den Siouxsie Sioux, filmde rol almasına rağmen ‘Jubilee’nin “hippi saçmalığı” olduğunu söylemiş, tasarımcı Vivienne Westwood ise yönetmen Derek Jarman’ın punk’ı yanlış yansıttığının altını çizen bir tişört tasarlamış. Ama zamanla ve filmin kültleşmesiyle bu görüş değişmiş, hatta müzik tarihçisi Jon Savage’a göre ‘Jubilee’ gelmiş geçmiş en iyi punk filmi.

 

Advertising
How To Punk a Revolution

Punk'ın queer hali: Devrimi Punk’lamak

Queercore, 80’lerin ortasında punk hareketinden doğan bir akım. Müzik kadar fanzinler, filmler ve sanat eserleriyle de yayılan bu akım cinsel özgürlüğü desteklerken bir yandan da punk kültürünün eril ve şiddet dolu reflekslerine başkaldırıyor. Yony Leyser’ın yönettiği ‘Queercore: How To Punk a Revolution’ da tahmin edebileceğiniz gibi bu hareketin doğuşunu anlatıyor. Bruce LaBruce ve John Waters gibi ünlü figürlerle yapılan röportajlar queercore’un temelleri hakkında fikir verirken, bir kültür devriminin nasıl gerçekleştiğini öğreniyoruz.

 

Advertising