36. İstanbul Film Festivali şerefine seçtiğimiz 36 iyi film!

Festivalin hakkını vermek istiyorsanız, bu filmleri kaçırmayın.
Selin Gürel |
Advertising
36
Camera

Plateia Amerikis / Amerika Meydanı

Yasa dışı yollarla Avrupa’ya giriş yapmaya çalışan mültecilerin ana duraklarından Atina’da, ırkçılığın karşısına kaçış umudunu koyan bu Yunan filmi, mülteci krizine dair çekilen filmler arasında içeriden, öz eleştirel bakışıyla dikkat çekiyor. Atina’nın yerine İstanbul’u koymak serbest.

Onu seven bunu da sever: ‘The Good Postman’ (2016)

35
Camera

Souvenir / Bir Yıldız Dönüyor

Isabelle Huppert’in de bazen sakin ve zararsız karakterlere ihtiyacı var. Oscar’a aday olduğu ‘Elle / O Kadın’ ve ‘L’avenir / Gelecek Günler’den sonra 2016’ya bir de ‘Souvenir’i sığdıran Huppert, bu filmde daha önce hiç olmadığı bir kadını canlandırıyor: Yıllar önce yaşadığı kısa müzik macerasına geri dönüş yapmaya çalışan, eski bir şarkıcıyı.

Onu seven bunu da sever: ‘The Intern / Stajyer’ (2015)

Advertising
34
Camera

Los decentes / Edepliler

Lukas Valenta Rinner, en tuhaf kıyamet filmleri listesine üst sıralardan giren ilk filmi ‘Parabellum’dan sonra ‘Los decentes’te de ağırkanlı kamerasıyla toplumsal sınıf geleneğine sivri oklar gönderiyor. Ama bu kez çıplakların komün yaşam fikrinde umuda da yer var.

Onu seven bunu da sever: ‘Parabellum’ (2015)

33
Camera

Sameblod / Değişim

İsveç’in Samiler’i ilkel bir ırk olarak gördüğü 30’larda geçen ‘Sameblod’, içinde bulunduğu şartlara, gördüğü muameleye, kaderine ve etnik kökenine savaş açan 14 yaşında bir kızın, gözlerinden ateş saçan mücadelesini konu alıyor. Irkçılığa dair, çarpıcı bir ilk film.

Onu seven bunu da sever: ‘Después de Lucía / Lucía’dan Sonra’ (2012)

Advertising
32
Camera

Austerlitz

Yıllar önce büyük acıların yaşandığı yerleri bir turist olarak gezerken, nasıl bir ruh haline bürünür insan? Naziler’in toplama kamplarını ziyaret eden turistleri dışarıdan izleyen ‘Austerlitz’e bakılırsa, ölüm kampı olsun ya da olmasın turistik olan her şey geçmişle bağlantısını kaybediyor. İbretlik bir belgesel.

Onu seven bunu da sever: ‘Safari’ (2016)

31
Camera

Manifesto

Tek bilet fiyatına 13 Cate Blanchett! ‘Manifesto’ bir filmden çok bir sanat projesi. Julian Rosefeldt, sanat tarihinin derinliklerinden çekip çıkardığı 60’a yakın sanatçı manifestosunu genişçe bir kapta yoğurmuş ve her birini Blanchett’in canlandırdığı, 13 ayrı karakterin ağzından çıkan monologlar şeklinde yeniden dünyaya kazandırmış. Blanchett filmde öğretmen, fabrika işçisi ya da evsiz adam gibi birbiriyle ilgisi olmayan kimliklere bürünüyor; toplumda sanat ve sanatçının yeri üzerine, bir yerlere yazmak isteyeceğiniz cümleler kuruyor. Bir nevi, sanat tarihi dile gelmiş, içini döküyor. Tuhaf, ama çekici bir gösteri.

Onu seven bunu da sever: ‘The Future of Art’ (2010)

Advertising
30
Camera

Wo bu shi Pan Jin Lian / Ben Madame Bovary Değilim

Büyük kısmını ekranın tam ortasına yerleştirilmiş bir dairenin içinden izleyeceğiniz ‘Wo bu shi Pan Jin Lian’, kocasının oyuna getirip boşamaya çalıştığı bir kadının Çin bürokrasisiyle mücadelesine odaklanıyor. Biçimciliği işlevsel kılmayı başarmış, hınzır bir toplumsal taşlama örneği.  

Onu seven bunu da sever: ‘Mies vailla menneisyyttä / Geçmişi Olmayan Adam’ (2002)

29
Camera

Gimme Danger

Jim Jarmusch, The Stooges’ın gelmiş geçmiş en iyi rock ‘n’ roll grubu olduğunu düşünüyor, ancak bu iddiasını müzik tarihçileriyle tartışmaya niyeti yok. ‘Gimme Danger’, önce Jarmusch’un dostu Iggy Pop’a sonra grubunun müzik yolculuğuna odaklanan, kişisel bir belgesel.

Onu seven bunu da sever: ‘Cobain: Montage of Heck’ (2015)

Advertising
28
Camera

Versus: The Life and Films of Ken Loach / Karşı Yönetmen: Ken Loach

Ken Loach sinemasını yönetmenin kendisinden ve sevenlerinden dinlemek için bundan daha uygun bir zaman olamaz. ‘I, Daniel Blake / Ben, Daniel Blake’ ile geçen yıl Cannes’da Altın Palmiye kazanan, tüm dünyada işçi sınıfının sesi olmuş usta yönetmenle, Ken Loach’u Ken Loach yapan şartları masaya yatırıyoruz.

Onu seven bunu da sever: ‘Krzysztof Kieslowski: I’m So-So...’ (1996)

27
Camera

Slava / Kol Saati

Kristina Grozeva ve Petar Valchanov, yerinde olmak istemeyeceğiniz ana karakterler yaratmaya devam ediyorlar. Bulgaristan sinemasında önemli bir çıkış yakalayan ikilinin, yeni filmlerindeki yozlaşmış ve ahlaksız dünyaya giriş bu taraftan. Dürüst bir adamın ibretlik hikâyesi.

Onu seven bunu da sever: ‘La fille inconnue / Meçhul Kız’ (2016)

Daha fazla göster
Advertising
This page was migrated to our new look automatically. Let us know if anything looks off at feedback@timeout.com