0 Beğen
Kaydet

Baskın: Karabasan Can Evrenol röportajı

“Türkiye’den iyi korku filmi çıkmaz abi” diyen arkadaşınızı kolundan tutup ‘Baskın’a götürerek ona en iyi cevabı verebilirsiniz. Evrenol’u karşımıza aldık, ABD’de de vizyona girecek filmini uzun uzun anlattırdık.

Kısa filmlerle pişip uzun metraja adım atışını izlemek, çok iyi olduğunu bilip de herkesin duymasını istemediğimiz bir bağımsız sanatçının şöhret basamaklarını tırmanışını takip etmek gibiydi. ‘Baskın’a giden yolculuğunu başa saralım mı?
Film çekmek çocukluk hayalimdi. Yolun başından beri hep uzun metraj çekmek vardı aklımda. Tüm kısa filmlerim daha büyük bir görsel dünyadan tadımlık parçalar gibidir. Sanıyorsun ki ilk kısa filmini çeker çekmez birileri parayı çıkarıp “Hadi bu çocuk filmini çeksin,” diyecek. Öyle olmuyor. Bir şeyler çeke çeke kendini ve çevreni geliştiriyorsun. ‘Baskın’ı çekebildiysem, bunu edindiğim çevreye, etrafımdaki kafası açık insanlara borçluyum. Kısa filmlerimden ‘Anneme ve Babama’yı İspanya’da Reha Erdem izlemişti. “Reklam çekmek ister misin?” diye sordu. Sonrasında dört sene reklam çektim. O sırada sektörde tanıştığım, benimle aynı kafada olan insanlarla yarattık ‘Baskın’ı. Bir tür korku-aksiyon denemesi olan ‘Baskın’ adlı bir kısa metrajım vardı. Eli Roth Barcelona’daki fantastik film festivali Sitges’te izleyip “Senaryon var mı?” diye sormuştu. Sonra dört arkadaş oturup o fikri geliştirmeye başladık. Bilinçsizce sürekli tekrar ettiğim bazı temalar var. Rüyalarla, aileye dair bazı hislerle, çocuklukla alakalı. Babamın bana küçüklüğümde anlattığı bir kâbus beni çok etkilemiştir mesela. Yakın arkadaşıyla bir anlaşma yapıyorlar. Birisinin başına bir şey gelirse, diğerine gözükecek, ama korkutmadan. Babam bir akşam garip bir rüya görüyor, kalktığında öğreniyor ki arkadaşını trafik kazasında kaybetmiş. Mantıklı bir adamdır ama rüya konusunda batıl inançlıdır. Bu rüya hikâyeleri de bir çıkış noktası oldu film için.

Sanat tarihi okuyup korku türüne merak salan insanlarla her gün karşılaşmıyoruz. Eğitiminin sineman üzerine etkisi nasıl oldu?
Lise bitince kendimi Bilgi Üniversitesi’nde Uluslararası Finans okurken buldum. Bölümdeyken Selim Eyüboğlu’nun seçmeli derslerini aldım. ‘Alien’ın (1979), ‘Carrie’nin (1976) alt metinlerine dair psikanalitik okumalar yapardı. Zamanında kız arkadaşımı alıp, “Gel bak biz süper ders yapıyoruz,” diye derse getirmişliğim var. Uluslararası finansta bocalamaya başlayınca, sevdiğim şeyi okuyayım dedim. İngiltere’de sinema ve sanat tarihi çift anadal programına başvurdum. Mezun olana kadar elimize kamera almadık doğru düzgün, hep teorikti. Okul bitince pratik yapmak için New York Film Akademisi’nde sekiz haftalık bir yönetmenlik atölyesine katıldım. Orada çektiğim kısa film, Sulhi Dölek’in bir öyküsünden uyarlanan ‘Vidalar’ benim için çok önemli bir tecrübeydi. ‘Vidalar’ burada ödüller kazanınca büyük gurur kaynağı oldu. Tamamen kendi istediğim bir şeyler çekeyim diye düşünerek ‘Sandık’ı çektim. Sinema serüvenim böyle başladı.

Senaryosunu kendin yazmadığın tek filmin ‘Vidalar’. Başkasının senaryosunu çekme fikrine şimdi nasıl bakıyorsun?
Belki komik gelecek ama Behzat Ç. romanlarını sinemaya uyarlamayı çok isterim. İlk kez okuduğum zamanı hatırlıyorum. İçinde beş tane polis olan bir film yapıyorum, bu ülkede böyle bir fenomen var, dur şuna ucundan bakayım diye düşündüm. Birkaç sayfa okuyup bir kenara atarım zannediyordum, ama bayıldım kitaba. Yeni nesil edebiyatçılarımızı okurken genelde kitabı bitirecek denli konsantre olamam. Sonra TV dizisine de bakayım dedim. Kimsenin emeğine saygısızlık etmiş olmayayım ama beş dakika izleyip kapattım. Kitaptaki hissiyatı kesinlikle bulamadım. Keşke şu kitabı kendi istediğim gibi çekebilsem diye düşünmedim değil. Çok sağlam bir metni var. Başka yazacak kimse bulamadığım için genelde kendi senaryolarımı çekiyorum. Gerçi uzun metrajda dört kişilik bir yazar ekibi kurduk. Çizgi romancı arkadaşım Cem Özüduru’nun çok fazla emeği var. Filmi çekerken de her gün setteydi. Yönetmen gözü de olan bir çizgi romancı Cem. Diğer senarist arkadaşlarımız da reklam yönetmeni ve reklam yazarı. Ortak zevklere sahip dört arkadaş kafasıyla yazdık aslında ‘Baskın’ın metnini.

Baskın’la çok fazla festival dolaştın, ödüller aldın. Nasıl geçiyor festival serüveni?
Dünya prömiyerini Toronto Film Festivali’nde Geceyarısı Çılgınlığı bölümünde yaptık. Bu bölüme sekiz film seçiliyor. Seçilince, ‘en iyi sekiz korku filminden biri’ yazan bir rozet takmış gibi oluyorsun. Böyle bir prestiji var. Geceyarısı Çılgınlığı’na kabul edilince, insanlar tamamen aşırılık beklentisiyle izliyor. Daha öncü, deneysel korku filmlerinin olduğu Vanguard seçkisine girmeyi de isterdim doğrusu. Yine de mükemmel bir başlangıç oldu filmin yolculuğu için. Seyircinin tepkisi de çok iyiydi. Gösterimden bir hafta sonra başrol oyuncum Görkem’le beyzbol maçına gittik. Arada tuvalete yürürken üst kattan biri görüp yanımıza geldi, “Filmini Ryerson salonunda izledim,” diye muhabbet etmeye başladı. Toronto’da Ryerson sinemasında filminin gösterilmesi büyük olay. Yaklaşık 1200 kişilik bir salon. Tamamen doluydu gösterim. Geceyarısı Çılgınlığı’nda tüm filmler bu şekilde izleniyor, hıncahınç. Gösterimin hemen ertesinde, filmin dağıtım haklarının IFC (Independent Film Channel) tarafından satın alındığı açıklandı.

Geceyarısı Çılgınlığı’na seçilen ilk Türk filmi oldu ‘Baskın’.
Dünya platformuna çıkan ilk Türk korku filmi. Hatta korkuyu geçelim, dünya sahnesine çıkan ilk yerli ‘tür filmi’miz. Dağıtım haklarını IFC’ye satan üç ya da dört Türk yönetmen var. Toplamda sekiz filmin ABD’deki dağıtım hakları satın alınmış, bunlardan biri ‘Baskın’. Nuri Bilge Ceylan filmleri ve Reha Erdem’in ‘Beş Vakit’i gibi filmlerden söz ediyoruz. Onlarla yan yana anılmak gurur verici. Festival sonrası 15 ülkeye sattık filmi. Avustralya, Çin, Rusya... Austin’de Fantastic Fest’te En İyi Yönetmen ödülünü almak da şahane oldu. Korku filmi festivali olmayan Los Angeles ve Stockholm gibi festivallerde ‘Baskın’a bir dünya sineması örneği olarak bakılması da benim için çok önemliydi. Meksika’daki gösterimde ‘Candyman’in (1992) yönetmeni Bernard Rose izlemiş filmi. Filmdeki Atatürk portrelerinin bir anlamı var mı diye sordu. Herkes başka bir noktaya dikkat edebiliyor. Türkiye’den çıkmış bir filmde, John Carpenter’ı hatırlatan, belki Lovecraft’ı akla getiren bir hikâye izlerken Türkiye’ye ait böyle doneler görmek ilgi çekici olsa gerek. Türkiye’yi bilen insanlar için farklı anlamları olabiliyor filmin.

Filmekimi’ndeki gösterim sonrası çizgi romanlardan epey söz ettin. En çok hangi yazarların/çizerlerin etkisi var ‘Baskın’da?
Çizgi romandan etkilenmiyorum demek ben sinemadan etkilenmiyorum demek gibi... O kadar geniş bir dünya var ki; çizgi romandan etkilenmeyenin görüş alanı daralır. Çocukken Red Kit, Asteriks, Conan gibileriyle büyüdükten sonra, üniversitede L-Manyak ve Lombak gibi dergileri takip ettim. Sonra Alan Moore, Garth Ennis gibi isimlere geldi sıra. Bütün bu grafik roman denilen, daha ‘ciddi’ takılan ekolün içinde en saçma örneklerden tutun da daha sinematografik ve ağırbaşlı olanlara kadar pek çok şey sayabilirim. Ennis’in ‘Preacher’ı en sevdiklerimdendir. Bir de bizdeki mizah dergisi ekolünden Bahadır Baruter gibi isimler vardır. Argodan, dışkıdan edebiyat çıkarırlar. Bu adamlar her türlü pisliği tasvir ederken, bunu Recep İvedik falan gibi yüzeysel değil, gayet derinliği, temeli olan bir şekilde yaparlar. Ben de filmde, özellikle polislerin arasındaki muhabbetlerde bu tür yerli mizah ekollerinden beslendim.

Korku türüyle uğraşan bir sinemacı olarak buralarda seni besleyen neler var?Beni üniversitedeyken heyecanlandıran iki tane birbirine çok uzak damar vardı sinema anlamında. Zeki Demirkubuz ve Lucio Fulci. Demirkubuz’da o kadar yalın bir sinema var ki, sanki kamera arkasıyla beraber izliyormuşsun gibi filmi... İnsan doğasına dair karanlık şeyler üzerinde gezinen ve azla yetinen bir sinema. Fulci’de ise bir dolu saçma sapan şey olup bitiyor, anlamasan da hissiyatı geçiyor bir şekilde. Bu iki apayrı ekolün birleştiğini düşünmek hep heyecanlandırmıştır beni. ‘Baskın’ için Teksas’ta yayımlanan Austin Chronicle’da bir yazı çıkmıştı, ‘Bir Zamanlar Anadolu’da’ ile ‘Hellraiser’ın buluşması demişlerdi, o tarif inanılmaz hoşuma gitti.

‘Baskın’da İtalyan korku sinemasının 60’lar ve 70’lerdeki istismar filmlerinden, adını etrafa saçılan kan miktarından alan ‘splatter’ türünden izler de var. Fulci dışında bu alanda kimleri takip edersin?
Fulci ‘splatter’ın tepe noktasıdır. Son 15 senede çok yüksek prodüksiyon kalitesiyle çekilen ama bağımsız sinema kafasıyla yapılan, içinde güzel kızlar, laylaylom barındırmayan Fransız korku filmleri türedi: ‘Frontière(s)’, ‘Martyrs’, ‘Haute Tension’ gibi. Onlar da bana ilham verdi. John Carpenter da çok önemlidir. Anne-babamın etkisiyle Hitchcock’lar, Fellini’ler, Kubrick’ler izleme alışkanlığım var. Paul Verhoeven sinemasının büyük hayranıyım. Üniversite çağlarında Cronenberg ve Lynch’le yoğrulduk. İnsanlar sorunca bunları söylemek akla gelmiyor bile, o kadar demirbaş ki hepsi.

Türkiye’deki İslami motifli, bol cinli korku filmlerini düşününce, psikanalitik derinliği olan bir korku sinemasının karşılığını bulabileceğini düşünüyor musun?
O cinli filmlerde beni cezbeden pek bir şey yok. Ama bizim sinemamızdan mutlaka besleniyorum. Zeki Demirkubuz, Onur Ünlü, biraz Nuri Bilge Ceylan... ‘Vavien’i, ‘Yozgat Blues’u, ‘Zerre’yi çok severim. ‘Üç Maymun’un kimi sahneleri, Zeki Demirkubuz filmlerinin kimi hissiyatları bir şekilde yer ediyor içimde. ‘Üç Maymun’un bazı bölümleri bizim korku sinemamızın çoğundan daha has korku sineması örneğidir aslında.

‘Baskın’ küçük bütçeli ama prodüksiyon anlamında hayli iddialı bir film. Genç sinemacılar için ilham kaynağı olabilir.
Reklam sektöründe yüksek prodüksiyon kalitesi ortaya çıkarmaya alışmış, yaratıcı çözümler bulabilen arkadaşlarla beraber kotardık bunu. 900.000 TL gibi bir bütçeyle başladık, çok az aştık bu bütçeyi. Beraber farklı bir şey yapalım gazıyla bir araya geldik. Bir yandan gerilla usulü ama bir yandan da çok profesyonel çalıştık. 28 gecede çektik filmi. Bütün ekibi o süreçte mutlu tutmak, yapay kanların, sakatatların ortasında, harabelerin içindeki buz gibi ortamda çok zordu. Ekibin %80’i ilk defa uzun metraj çekiyordu. Ama sinemadan ve sanattan anlayan insanlardı hepsi. Bazı filmleri referans olarak verdik, “Bunu izle,” dedik, öyle öyle ortak bir yerde buluştuk. Işık, görüntü yönetmenliği ve set tasarımı konusunda aşırı yetenekli arkadaşlarla çalıştık. Hepsi birleşince filmin görselliği çok övgü aldı.

Baskın: Karabasan’ 1 Ocak’ta vizyona girdi.

Yorumlar

0 comments