Cannes havadisleri: Aklımızda kalan 5 film

Bir festival daha geride kalırken, Cannes muhabirimiz Yusuf Huysal en çok aklında kalan beş filmi yazdı.

Yusuf Huysal |
Advertising
1
Ahlat Ağacı

Ahlat Ağacı

‘Kış Uykusu’ (2014) ile Altın Palmiye’yi kazandıktan dört yıl sonra Cannes’a geri dönen Nuri Bilge Ceylan, yeni filmi ‘Ahlat Ağacı’ ile çıtayı bir kez daha yükseltti. Yönetmenin edebi üslubunun zirve noktası yaptığı film, üniversiteyi bitirdikten sonra aile evine dönen yazar Sinan’ı (Doğu Demirkol) takip ediyor. Sinan, film boyunca annesi (Bennu Yıldırımlar), babası (Murat Cemcir) ve kız kardeşi (Asena Keskinci) ile Çanakkale’de yaşadığı aile evi ve çocukluğunun geçtiği Çan köyü arasında mekik dokuyor. Bir yandan üniversitede yazdığı ‘Ahlat Ağacı’ adlı kitabını bastırmak için para toplamaya çabalarken, bir yandan da geçmişte tanıştığı kişiler ve hayatına yeni giren yabancılarla filmi epizotlara bölen karşılaşmalar yaşıyor. Nuri Bilge Ceylan ve Ebru Ceylan’ın filmdeki karakterlerden İmam Veysel’i canlandıran Akın Aksu ile beraber yazdığı senaryo, katmanlı derinliği ve mizahı sayesinde filmin 3 saat 8 dakikalık süresine müthiş bir akıcılık getiriyor.

‘Ahlat Ağacı’, yönetmenin son dönem filmlerinden aşina olduğumuz uzun diyalogların daha da edebileştiği, hatta edebi alıntıları andırdığı bir film. ‘Ahlat Ağacı’nın belki de en akılda kalıcı anı olan Sinan ve ünlü yazar Süleyman’ın (Serkan Keskin) aşık attığı sahne, adeta bir dünya edebiyatı dersi. Üst kültür edebiyatından birebir alıntılar olduğu kadar pop kültüre doğrudan referanslar da var Ceylan’ın filminde. Survivor Semih’ten Tolstoy’a, Janet Jackson’dan Çehov’a birçok figürün anıldığı ‘Ahlat Ağacı’, Ceylan’ın en komik ve oyuncu filmi. Fakat ‘Ahlat Ağacı’nın görsel yönü, metni kadar kuvvetli değil. Ceylan ve görüntü yönetmeni Gökhan Tiryaki’nin Sony’den RED’e geçmesi, çok iyi sonuçlar doğurmamış gibi gözüküyor. Renklerin fazlasıyla yapay hissedildiği ve sahneler arası tutarsız olduğu, beyazların parladığı anlar göze batabiliyor.

Görüntüdeki birtakım teknik sıkıntılar bir yana, ‘Ahlat Ağacı’nın seyir zevki oyunculukların kalitesi sayesinde oldukça yüksek. Ana akım filmlerden tanıdığımız Murat Cemcir, Sinan’ın altılı ganyan bağımlısı, ilkokul öğretmeni babası İdris olarak oldukça inandırıcı. İdris’in taşra aksanı, şahsına münhasır gülüşü ve hareketleri Cemcir’in karakter komedilerindeki rollerini ilk başta dikkat dağıtıcı derecede hatırlatsa da, film ilerledikçe İdris’in üzerine çöken trajikomik ağırlık sayesinde karakter kendine filmde önemli bir yer ediniyor. Doğu Demirkol da herkese ve her şeye meydan okuyan isyankar Sinan olarak iyi bir tercih. Demirkol’un yüzünde beliren hafif bir gülümseme, çenesindeki anlık bir kasılma, ifadesindeki ani bir değişiklik Sinan karakterine kırılgan bir derinlik getiriyor. Ceylan emsalsiz bir senarist olduğu kadar oyuncu yönetmenliği konusunda da başarısını bir kez daha kanıtlıyor.

1 Haziran’da vizyonda.

2

Burning

Sekiz senelik bir aradan sonra yeni filmi ‘Burning’ ile sahalara geri dönen Güney Koreli yönetmen Lee Chang-dong, ancak böylesine uzun bir inzivanın neticesi olabilecek kadar incelikli ve ustalıklı bir film ile Cannes’a damgasını vurdu. Haruki Murakami’nin kısa hikayesi ‘Barn Burning’i temel alan senaryo, gerginliği ve gizemi sayesinde gittikçe kızışan bir ivme kazandırıyor filme. Kurye olarak çalışan Jongsu’nun (Ah-in Yoo), güzel ve genç dansçı Haemi (Jong-seo Jun) ile sokakta karşılaşması, yazar olma hayalini bir türlü gerçekleştiremediği sıkıcı ve özelliksiz hayatına bir değişiklik getiriyor.

Fakat tanışmalarından kısa süre sonra, Haemi Afrika’ya bir seyahate gidiyor ve geri döndüğünde, yanında zengin, esrarengiz ve ikisinden yaşça büyük olan Ben’i (Steven Yeun) de getiriyor. Ben’in çıkagelmesi, Jongsu ile aralarında sınıf farklılıklarının da önemli bir rol oynadığı ve filmi hareketlendiren bir rekabet yaratıyor. Ama alışılmışın dışında bir aşk üçgeni hikayesi var karşımızda. Karakterlerine ve olaylara dikkatli hesaplanmış bir mesafeden yaklaşan film, karşımıza çıkardığı her yeni detayla kendini sürekli yenileyen bir merak uyandırıyor. Lee Chang-dong’un ‘Burning’i yazarak yaratmak ve yakarak yok etmek üzerine düşünen meditatif bir başyapıt.

Advertising
3
cold war

Zimna wojna (Cold War)

İkinci Dünya Savaşı sona ermişken ve Soğuk Savaş Avrupa’nın üstüne sessizce çökerken, bir müzisyen ve bir yayıncı Polonya’nın ücra köylerinde etnomüzikolojik bir araştırmaya girişir. Amaçları Polonya’nın el değmemiş yüzünü ihya edecek bir şarkı ve dans kumpanyası kurmaktır. Elemeler bittikten, kumpanya kurulduktan ve turneler başladıktan kısa bir süre sonra projenin mimarı müzisyen Wiktor (Tomasz Kot) ve seçilen talihlilerin en parlaklarından Zula’nın (Joanna Kulig) arasında yıllara ve farklı ülkelere yayılacak bir aşk başlar. Pawel Pawlikowski’nin yeni filmi ‘Zimna wojna’nın kalbinde, kumpanyanın repertuvarındaki sevda türkülerini anımsatan bu aşk destanı var. Filmi bölümlere ayıran zaman sıçramaları seyirciyi ikilinin arasındaki tutkudan yer yer uzaklaştırsa da, birbirlerinin uğruna sevmedikleri insanlarla evlenmeyi ve gulag’a mahkum edilmeyi göze alan inatçı bir bağlılık, koşulsuz bir sadakat var Wiktor ve Zula’nın arasında.

Yönetmenin bir önceki filmi ‘Ida’dan (2013) da aşina olduğumuz sade, siyah-beyaz estetik, filmin melankolik ruhuna ayna tutuyor. Ustalıkla koreografilenmiş merasimlerin yüzeyinde gururlu bir neşe, temaşanın altında ise elle tutulabilir bir hüzün ve yenilgi hissi var hep. Görsel olduğu kadar müzikal açıdan da zengin bir film ‘Zimna wojna’. Sadece folklorik aranjmanlara değil, savaş sonrası Amerikan etkisiyle Avrupa’ya yayılan caz standartlarına da hakim Wiktor. İkilinin Paris’te göçmen olarak yaşadıkları dönemde Wiktor, Zula’nın söylediği halk şarkılarını cazla harmanlayarak bir plak çıkartıyor. Paris’te tutunmak için bir girişim olduğu kadar, özlem duyduğu ana vatanını ve yaşamayı tercih ettiği dünyayı bir araya getirme çabası aynı zamanda bu. Ama sonuç nafile. Pawlikowski’nin yalın ve yalnız filminde mutlu bir birliktelik mümkün gözükmüyor.

4
shoplifters

Manbiki kazoku (Shoplifters)

Hirokazu Kore-eda, Cannes Film Festivali’nden Altın Palmiye’yle dönen yeni filmi ‘Manbiki kazoku’ ile kökleri Yasujiro Ozu’ya dokunan aile odaklı filmlerine bir yenisini ekliyor. Fakat Kore-eda’nın ‘Umimachi Diary (Our Little Sister) / Küçük Kız Kardeşim’ (2015) ve ‘Umi yori mo mada fukaku (After the Storm) / Fırtınadan Sonra’ (2016) gibi son dönem filmlerinde eksik olan bir hakikat duygusu var ‘Manbiki kazoku’da. Tokyo’nun kenar mahallelerinden birinde, ufak bir evin içinde dip dibe yaşayan kalabalık aile, anneanne Hatsue’nin (Kirin Kiki) emeklilik maaşı ve yetişkinlerin düşük gelirli işlerden kazandıklarıyla zor geçiniyor. Ailenin karnını doyurabilmek için Osamu (Lily Franky), oğlum dediği Shota (Jyo Kairi) ile süpermarketlerden erzak ve yemek çalıyor. Baba-oğulun sokakta terk edilmiş küçük kız Yuri’ye (Miyu Sasaki) rastlaması ve onu eve almaya karar vermeleriyle aile daha da büyüyor.

Ozu etkisi taşıyan ‘tatami’ seviyesindeki alçak kamera açıları, ufak evin içinde gerçekleşenlere bir aile ferdi yakınlığından tanıklık etmemizi sağlıyor. Ailenin bir araya geldiği ve samimi bir hassasiyetle çekilmiş olan yemek sahnelerinde sanki biz de konuşmaya ortak oluyoruz ve çıtır kroketten bir ısırık alıyoruz. Fiziksel olduğu kadar, duygusal anlamda da duyulara hitap eden bir film ‘Manbiki kazoku’.Yönetmen aileyi birbirine kenetleyen ilişkilerin kırılganlığını da hissettiriyor bize. Yuri’nin eve gelmesiyle aile yapısındaki bazı belirsizlikler açıklığa kavuşuyor ve Shota, Yuri’ye kardeşi olarak hitap etmeye çekindiği gibi, Osamu’ya baba demekte de zorlanıyor. Senaryonun gevşeyip yerinde sektiği gibi hissedilen bir anda tokat gibi beliren gerçek, aileyi birbirine bağlayan şeyin kan bağından çok daha derinlerde yattığına işaret ediyor.

Advertising
5
Under the Silver Lake

Under the Silver Lake

David Robert Mitchell’ın ‘It Follows / Peşimdeki Şeytan’la (2014) yakaladığı başarı, Amerikalı yönetmeni küçük bütçeli, bağımsız film dünyasından öteye, yeni filmi ‘Under the Silver Lake’ ile Hollywood olanaklarına ve Cannes Film Festivali’nin Ana Yarışma bölümüne taşıdı. ‘Under the Silver Lake’in ‘It Follows’da olduğu gibi bir banliyö kasabasında değil de Los Angeles’ta geçmesinin belki de sembolik bir kıymeti var bu yüzden. Ama Mitchell’ın Thomas Pynchon esintili senaryosunun dağınık yolculuğu için sembolik olduğu kadar işlevsel bir seçim Los Angeles. Şehrin kültürel tarihine, Hollywood imgesine ve Hitchcock sinemasına metinler arası referanslarla dolu olan film, işsiz ve güçsüz Sam’in (Andrew Garfield) esrarengiz bir şekilde kaybolan komşusu Sarah’yı (Riley Keough) saplantılı bir motivasyonla aramasını takip ediyor.

Paul Thomas Anderson’ın Pynchon adaptasyonu olan filmi ‘Inherent Vice / Gizli Kusur’da (2014) da olduğu gibi, Sam’in karşısına çıkan ipuçlarına esrarlı bir mantık hakim. Mısır gevreği kutularının içinden çıkan haritalar, filmle aynı adı taşıyan bir fanzinde yayınlanan korku hikayeleri ve Jesus & the Brides of Dracula adlı bir müzik grubunun şarkı sözlerindeki gizli mesajlar, Sam’in halüsinojenik serüveninde yol göstericilik görevini üstleniyor. Olan bitende elle tutulur bir anlam arayıp bulamamak yer yer bu başıboş gezintiden sıkılmamıza sebep olabilse de, filmin ritmine alışıp dumanlı havasını soluduğumuzda, Sam ile Los Angeles’ı arşınlamak büyük bir keyif veriyor.

Advertising