Eğlenceli ve acı dolu: 'Three Billboards Outside Ebbing, Missouri'

Bu yıl Altın Küre Ödülleri’ne damgasını vuran yapımlardan biri ‘Three Billboards Outside Ebbing, Missouri’ oldu. En İyi Film ve En İyi Kadın Oyuncu dahil toplam dört dalda ödül kazanan filmin yönetmeni Martin McDonagh ile konuştuk.

Martin McDonagh
Olly Richards |
Advertising

‘In Bruges’ (2008) ve ‘Seven Psychopaths / Yedi Psikopat’ (2012) filmlerinin senarist ve yönetmeni Martin McDonagh, İngiltere’nin en önemli yönetmenlerinden biri. Son filmi ‘Three Billboards Outside Ebbing, Missouri’de ise kızı cinayete kurban giden, Mildred (Frances McDormand) karakterinin hikayesini anlatıyor McDonagh. Hem eğlenceli hem de acı dolu olan bir film olan ‘Three Billboards Outside Ebbing, Missouri’ Oscar tahminlerinde de adından fazlasıyla söz ettiriyor.

Filmin ana fikri uzun yıllardır aklınızdaydı. Bu fikir nasıl ortaya çıktı?
Otobüsle güney eyaletlerinden birinden geçiyordum ki yolda Mildred’ın mesajına benzer yazıların yer aldığı iki pano gördüm. Panoda yazılanların polislere çağrıda bulunan, acı dolu, öfkeli ve ümitsiz bir mesaj olduğunu düşünmüştüm. Önümden bir anda geçti gitti, ancak fikir aklımda yer etmeye devam etti. Sekiz yıl önce bu fikri yazıya dökmeye karar verdim.

Senaryoyu Frances McDormand’ı düşünerek yazmışsınız. Mildred rolüne hayır deseydi ne yapmayı düşünüyordunuz?
Mildred’ı oynayabilecek başka kimse yoktu. İşçi sınıfından bir kadını bu kadar etkili ve karakteri yargılamadan oynayabilecek başka biri yok. Neyse ki evet dedi. Eğer reddetseydi mahvolmuştuk.

Martin McDonagh ve Woody Harrelson

Neden onun için yazdınız?
Onunla ilk olarak ‘The Beauty Queen of Leenane’ adlı oyunum New York’ta sahnelenirken tanışmıştım. Frances ve eşi (Joel Coen) ile oyunun bitiminden sonra birkaç saniyeliğine görüşmüştük. Beş yıl sonra tekrar denk geldik. Ona “Beraber çalışmalı ve bir oyun yapmalıyız,” dedim. O ise “Hayır, oyun olmaz. Film olsun,” dedi. Kimi insanlar için özel bir şeyler yazmak istiyoruz. Frances bana yaz dediği için yazmadım, konuşmasaydık bile zaten yazacaktım. Güç tamamen benim yanımdaydı.

Peki, beraber çalışmak nasıldı?
Zorlu olacağını düşünmüştüm ve öyleydi de! Performansının onun için en önemli şey olacağını ummuştum ve öyle oldu. O da benim gibi iradeli bir insan. Senaryoya kelimesi kelimesine bağlı kalmak konusunda hayli titiz davranıyorum. Frances de aynı şekilde titiz, çünkü sağlam bir tiyatro geçmişi var. Ancak burada baş karakteri oynuyor ve diyaloglar konusunda yüzde beş civarında bir anlaşmazlık yaşanmıştır aramızda. Bir şeyleri değiştirmek ya da yeni şeyler eklemekten çok, bir şeyleri çıkarmakla ilgiliydi bu anlaşmazlıklar genelde. O kadarına bile alındığım olmuştur çünkü yapım böyle.

Doğaçlamaya pek sıcak bakmıyorsunuz o zaman?
Oyuncuları çok severim ama bir filmlerde ilk topa tutulan senarist olduğu için bu konuda fazlaca savunmacıyım, öyle bir şey olmasına izin veremem. Senaryo konusunda hayli korumacı davranıyorum. Eğer bir oyuncunun senaryo ile uyuşamayacağını hissedersem rolü asla alamaz. Bu nedenle hep daha önceden birlikte çalıştığım insanlarla çalışırım. Tiyatro oyuncusu oldukları için değil, işimi nasıl yaptığımı bildikleri ve buna saygı duydukları için.

İsminiz Oscar yarışında çokça geçiyor. Bu konuda ne hissediyorsunuz?
Filmin ‘In Bruges’da olduğu gibi bir anda Amerika’daki insanların radarına girip sonradan unutulup gitmesini istemem. Bu film daha vizyona bile girmedi ama neler olacağını kimse bilemez. Ödül konuşmaları ise daha önce hiç içinde yer almadığım bir şey. Ocak’ta bitirdik filmi ve o zaman bile şunu düşünüyordum: “Bu sene kimsenin Frances’tan daha iyi olabileceğine inanmıyorum.” Onun ödül gündeminin bir parçası olmasını istiyorum. Woody’nin [Harrelson]de aynı şekilde. Bunlar benim için de iyi şeyler tabii!

Kısa filminiz ‘Six Shooter’ ile daha önce Oscar kazanmıştınız. Oscar yarışı gündeme geldiğinde, ödül almış olmak sizi bir nebze olsun rahatlatmıyor mu?
Kesinlikle. ‘In Bruges’ ile En İyi Senaryo dalında aday gösterildiğim zaman da rahattım, çünkü zaten bir Oscar’ım vardı. Ayrıca kazanamayacağımı biliyor olmak durumu daha da rahat bir hale getirmişti.

Oscar kazanmakla ilgili neler hatırlıyorsunuz?
Dehşete kapıldığımı ve merdivenlerden düşmemeye konsantre olduğumu hatırlıyorum. Filmdeki arkadaşımın bana törende eşlik etmesi gerekiyordu ancak göçmenlik bürosu tarafından ülkesine geri gönderildi, bu nedenle ona teşekkür etmek zorundaydım. Bir amacımın olması beni biraz sakinleştirmişti ama yine de dehşet içindeydim. Sahneden inerken şunları düşündüğümü hatırlıyorum: “İşte bitti, artık bir Oscar’ım var.” Korkunun ve stresin gittiği o anda büyük keyif alıyorsunuz gerçekten.

Kardeşiniz John Michael McDonagh da yönetmenlik yapıyor. Birbirinize tavsiye verdiğiniz oluyor mu?
Asla. Aynı filmleri seviyoruz ve aynı filmleri izleyerek büyüdük. Bu sektörde olmamızın sebebi de bu. Ama ben filmlerim konusunda hayli kendini beğenmiş davranıyorum. Dolayısıyla birbirimizin fikirlerini pek umursamıyoruz.

Advertising