0 Beğen
Kaydet

Emin Alper röportajı

Emin Alper’in Venedik Film Festivali’nden Jüri Özel Ödülü’yle dönen filmi ‘Abluka’ günümüz Türkiyesi’nin bir portresini izleyicinin gözüne parmak sokmadan çizmeyi başarıyor. ‘Tepenin Ardı’ndan da biliyoruz ki, Alper bu işin ustası.

Abluka’, karakterlerin içsel çatışmaları üzerinden, ülkedeki toplumsal ruh haline dair bir tespitte bulunuyor. ‘Tepenin Ardı’nda da (2012) buna benzer bir anlatım stratejisi uygulamıştın. ‘Abluka’yı ‘Tepenin Ardı’ ile konuşan bir film olarak görmek mümkün mü?
‘Abluka’ ile ‘Tepenin Ardı’ arasında bir devamlılık olup olmadığını bilmiyorum ama aralarında tematik bir ortaklık var. İki filmin de çıkış noktası bireysel hikâyeler anlatmaktı. Fakat ikisinde de bireylerin yazgılarıyla, memleketin gidişatı arasında paralellikler bulunca öyküleri yeniden şekillendirdim. Yer yer bazı noktaları alegorikleştirerek, öyküleri makro ölçekte bir Türkiye tablosunun yansımasına dönüştürdüm.

‘Abluka’yı Türkiye’de kırk yıldır devam eden iç savaşın bir alegorisi olarak okumak da mümkün. Fakat öyküyü ‘gerçekçi’ bir bağlama oturtmaktan kaçınıyorsun. Neden böyle bir yaklaşımı tercih ettin?
Bu, senaryo aşamasında çok konuştuğumuz bir şeydi. Örgütün, insanların, mekânın tanımlı olmamasının birtakım eleştirilere, yahut kafa karışıklığına yol açabileceği konusunda daha senaryo aşamasında bazı arkadaşlarım beni uyarmıştı. Ama bunun üzerinde pek durmadım. En başından beri hikâye bu şekilde anlatılmalı diye düşünüyordum. Tarihimizdeki belli bir olay, mekân ya da örgüte açıkça referans verilmesi anlatılmak istenenin odağını kaçınılmaz olarak o noktaya yoğunlaştıracaktı. Oysa film herhangi bir yer ya da zamanda geçebilecek iki apolitik kardeşin yıkım öyküsüne odaklanıyor. Bir iç savaş ortamında, polis devletinin sıradan insanları sürüklediği cinnet halini resmetmeye çalışıyor. Filmde gösterilenlerin başka bir gerçekliğe referans vermesi, öykünün başka bir gerçekliğin minyatür hali olması filme metaforik özellikler kazandırsa da benim için bu film ‘Tepenin Ardı’ gibi bir alegori değil.

Diğer yandan, ‘Abluka’daki hikâye şu an Türkiye’de olup bitenlerle oldukça örtüşüyor.
Filmi yazdığım sırada barış süreci yeni başlıyordu. Filmin Venedik’ten kabul aldığı hafta sonu Suruç saldırısı oldu. Filmde anlattığımız kâbusu yaşamaya başladık. Biri Venedik’te ‘abluka’ metaforunu sorduğunda, “Böyle ablukalar Türkiye’de çok nadir oluyor,” diye cevap vermiştim. Bunu dediğimin ertesi günü Cizre ablukası başladı.

İstanbul’u distopik bir mekân olarak ele alıyorsun. Mekân kullanımına yaklaşımın nasıl oldu?
Senaryo yazarken kafanda bir mekân tasarlıyorsun, mekân bulmaya gittiğin zaman ise beklentinin çok dışında şeylerle karşılaşıyorsun. Mekân gezmeye başladığımızda hayal kırıklığına uğramıştım. “Aradığım gibi bir mekân bulamayacağız galiba,” diye düşündüm. İstanbul, kentsel dönüşüm nedeniyle gecekondu mahallelerinin çoğunu tüketmiş. Sanat yönetmenimiz İsmail, Şahintepe Mahallesi’ni önerdi. Mahalleyi ziyaret ettiğimiz gün, sisli bir gündü. Mahallenin İstanbul dışına itilmiş olmasının, harap bir halde olmasının yanı sıra etrafının büyük binalarla çevrili olması da mekâna başlı başına distopik bir etki veriyordu. Mahalleyi bu etkiyi daha da artıracak şekilde kullanmaya çalıştım.

Gerçeklikle bağları yavaş yavaş kopmaya başlayan iki karakterin öyküsü bir noktadan sonra, neyin gerçek neyin hayal olduğunu ayırt edemediğimiz bir hale bürünüyor. ‘Abluka’nın anlatısını tasarlarken nasıl bir yöntem izledin?
Öykünün rüyalarda kaybolması, hikâyenin aşırı giriftleşmesi senaryoyu okuyanlarda bir tereddüt yaratmıştı. Fakat belli noktalar hikâyeyi bir arada tutuyor. Örneğin geriye dönüşler, geriye dönüşlerin vurgulandığı yerler. Dikkatli bir izleyici neyin rüya, neyin gerçek olduğunu aslında rahatça anlayabilir.

Hepimizin az ya da çok paylaştığı toplumsal paranoyaları anlatıyorum. Paranoyak ruh hali biraz daha keskin bir şekilde anlatılıyor. Dışarıdan gelen bilgiler, kendi kaygılarımızla, korkularımızla yoğrulup bambaşka bir gerçekliğin ortaya çıkmasına neden oluyor. Bunu da etkileyici yapmanın yolu, buradaki gibi seyircinin bu deneyimi paylaşmasında yatıyordu. Belli ölçüde seyircinin hikâyede kaybolması gerekiyordu.

Kadraj dışında kalanların, kadraj dışından gelen seslerin karakterleri paranoyaklaştırdığı bir dünya yaratıyorsun. Gösterilmeyenlerin, işitilmeyenlerin bıraktığı izlere dair bir film ‘Abluka’. Filmin görsel ve işitsel dünyasını nasıl tasarladın?
Filmin karanlığı en başından beri planladığımız bir şeydi. Filmin dışavurumcu bir estetiğe sahip olması gerektiğini düşündüm. Senaryonun üzerinden tekrardan geçerken özellikle gece sahnelerini artırdım. Senaryonun bazı kısımlarını iç mekânların daha karanlık olacağı şekilde tekrardan yazdım. Dışarıdan gelen sesleri duymak da önemliydi. O seslerin karakterlerin yüzlerinde bıraktığı etkileri görmek istedim. Fakat bu tercih bir ara beni korkuttu. Filmi acaba teatral bir yere çeker mi diye tereddüt ettim. Fakat sonuç çok öyle olmadı galiba.

Film, şu an içinde yaşadığımız karanlığı yansıtan oldukça muğlak ve karanlık bir noktada sonlanıyor. Her şeye rağmen,  ‘Abluka’daki ‘yeraltı dünyası’nda sıkışıp kalmış karakterler için bir çıkış var mı sence?
Filmde öyle bir çıkış yok. Yapay bir iyimserlikle filmi sonlandırmak istemedim. Film çok karanlık bitse de, finalin yorumlanışına göre değişebilecek bir iyimserlik var. Finali bir kâbus olarak yorumlarsak, bunu Kadir’in bir tür kendi kendini cezalandırması olarak düşünebiliriz. Trajedilerde de böyledir. Trajedilerde karakterlerin dışsal unsurlar tarafından cezalandırılması, karakterin hissettiği suçluluk duygusunun bir nevi yansımasıdır. Finali ister gerçek ister düş olarak yorumlayalım, Kadir son ana kadar aymamış gözükse de, subjektif ya da objektif ölçekte kendi vicdanıyla yüzleşiyor. Filmden seyirciler bir şeyler düşünerek çıkıyorsa, bu iyimser olmamız için ufak da olsa bir sebep.

Abluka’ 6 Kasım’da vizyona girdi.

Yorumlar

0 comments