0 Beğen
Kaydet

Filmekimi 2016 önerileri

7-16 Ekim tarihlerinde İKSV'nin düzenlediği Filmekimi biletleri tükenmeden festivalin en iyi filmlerine ve tavsiyelerimize göz atın.

Arrival

Sonbahar geldi, ama mevsimin hüznünden eser yok. Çünkü son 15 yıldır Ekim ayı demek Filmekimi demek. Yılın en gözde filmlerini bir araya toplayan Filmekimi boyunca yolunuzu kaybetmemeniz için, beklentilerinize ve önceki festival deneyimlerinize göre şekillenen bir rehber hazırladık. Siz tarafınızı seçin, gerisini bize bırakın.

Bir zamanlar bütün yılı İstanbul Film Festivali’nin düzenlendiği Nisan ayını bekleyerek geçirirken, ne mutlu ki, içimizi heyecanla dolduran başka film festivalleri de çıktı yolumuza. Onlardan biri, başta bir film haftasıyken, şimdi 10 günü doldurup dört başı mamur bir film festivaline dönüşen Filmekimi… Sundance, Berlin, Cannes, Venedik ve Toronto gibi yılın en önemli film festivallerinde irili ufaklı olay yaratmış filmleri sıcağı sıcağına bir araya getiren Filmekimi, son birkaç ayda dünyada sanat sineması ve bağımsız sinema adına olan biten her şeyi, 10 günde özetliyor. Lafı uzatmadan, önerilerimize geçelim…

7-16 Ekim, gösterimler Beyoğlu, Atlas, Rexx ve City’s Cinemaximum’da. Bilet almak için tıklayın.

Sieranevada

Sieranevada

İlk bakışta dikkatinizi çekmeyecek, çekse bile 173 dakikalık süresi sebebiyle, sizi ziyadesiyle ürkütecek bir Romen filmi. Büyük haber şu: ‘Sieranevada’ya bayılacaksınız. Bir aile yemeğinin ortasına düştünüz, o kadar kalabalık ki, kimse sizi fark etmiyor bile. Bir köşede oturup, belki de kendi ailenize çok benzeteceğiniz bir grup insanın bitmeyen koşturmacasını gözlemlerken, yönetmen Cristi Puiu’nun ustalığına şapka çıkaracaksınız. Müthiş bir mekân kullanımı, doğaçlama olduğuna yemin edebileceğiniz diyaloglar ve gerçekten bir aile olmadıklarını aklınıza bile getirmeyeceğiniz usta oyuncular... Yönetmen sinemasında bir zirve.

Paterson

Paterson

Nasıl bir gün geçiriyor olursanız olun, sizi temin ediyoruz, ‘Paterson’ başladığı anda aklınızdaki her şey uçup gidecek. Jim Jarmusch usulü bir terapi seansına davetlisiniz ve evet, kulağa hayli iddialı geliyor ama, çıkışta ruhunuzun temizlendiğini, tazelendiğinizi hissedeceksiniz. Kaç film iki saatte bunu başarabilir? Paterson’da yaşayan Paterson adlı bir otobüs şoförünün birkaç gününü perdeye taşıyan Jarmusch, dünyaya aynı zamanda şair de olan bu şoförün penceresinden bakabileceğiniz, çok değerli bir iki saat vaat ediyor. Paterson’ın tekrarlarla dolu gündelik hayatını, dingin ve huzurlu bir yolculuğa dönüştüren film, tıpkı ‘Sieranevada’ gibi Cannes yarışmasının ödülsüz harikalarından biriydi.

Toni Erdmann

Toni Erdmann

Yılın en çok konuşulan Avrupa filmine geldi sıra… ‘Toni Erdmann’, hem izleyicileri hem de eleştirmenleri kendine hayran bırakan o ender filmlerden biri. Öyle ki, Cannes’da son yılların en yüksek yıldız ortalamasını tutturdu. İçindeki boşluğu işiyle kapamaya çalışan yetişkin bir kadın ve onun dünyasına beklenmedik şekillerde dahil olan nevi şahsına münhasır babası arasındaki ilişki, filmin temelini oluşturuyor. Her iki karakterle de özdeşleşmeniz imkânsız. Filmi ilginç kılan da bu. Onları sevdirmek için uğraşacağı zamanı derinleştirmek için kullanan yönetmen Maren Ade, beklenmedik anlarla dolu, deyim yerindeyse çatlak bir dramediye imza atıyor.

Advertising
American Honey

American Honey

İngiliz yönetmen Andrea Arnold, Amerika’yı ‘American Honey’ ile keşfediyor. Bu, onun sinemasında bir ilk. Bugüne kadar çektiği her filmle büyük film festivallerinin radarına takılan Arnold, Amerikan kültürünü bir yabancının süzgecinden geçirirken, özellikle yönetmenlik performansıyla göz dolduruyor. Onun kamerayla dansına şahit olmak isteyen yönetmen sineması tutkunları, ‘American Honey’yi kaçırmamalı. Basit karakterleri kusursuz bir akışın içinde devleştiren yönetmen, Shia LaBeouf’a kariyerinin en iyi performansını sergileme şansı veriyor. Amatör oyunculara başrol teklif etmesiyle tanınan Arnold’ın bu seferki keşfi ise 21 yaşındaki Sasha Lane. 

Arrival

Arrival

İsteksizce dünyayı kurtarmaya çalışan astronotlara, uzayın derinliklerinde yaşanan ego savaşlarına ve dünyaya çarpan başıboş asteroitlere paydos! Farklı türlere bulaşıp çizgisini korumayı başarmış yönetmen Denis Villeneuve, bilim kurguda da orijinal kalmayı başarıyor. Amy Adams’ı ödül sezonuna armağan eden ‘Arrival’, günün birinde dünyanın farklı bölgelerinde beliren ve büyük bir panik dalgası yaratan dev uzay araçlarının gizemini çözmeye çalışan bir dilbilimcinin hikâyesini anlatıyor. ‘Arrival’, uzaylı istilası filmi kılığında bir karakter dramı olduğu için, Amy Adams’ın performansına çok şey borçlu. Ama asıl alkış, yalın ve keskin sinema diliyle harikalar yaratan Villeneuve’e gidiyor.

Julieta

Julieta

Bir film festivali seçkisinde Pedro Almodóvar filmi varsa, biletlerinin süratle tükeneceğinden emin olabilirsiniz. Çünkü hem festival hem de vizyon seyircisi, bir Almodóvar filminden ne beklemesi gerektiğini çok iyi bilir. İşte bu yüzden Filmekimi rüzgârına yeni kapılanlar için ilk önerimiz, yönetmenin sinemasının çok tipik bir temsilini sunan son filmi ‘Julieta’. Kanadalı öykücü Alice Munro’nun üç öyküsünü kendi dünyasına uyarlayan Almodóvar, acılarla olgunlaşan bir kadının hayatından, gençlikten yetişkinliğe uzanan bir kesit paylaşıyor. Bu vesileyle, en sevdiğimiz Almodóvar kadını Rossy de Palma’nın, Almodóvar topraklarına dönüşünü de kutlayalım. 

Florence Foster Jenkins / Florence

Florence Foster Jenkins / Florence

Sinemada her şeyi izlediğini sananlara tokat gibi bir cevap! Bir gün Meryl Streep’in perdede kötü bir performans sergilediğini göreceğiniz aklınıza gelir miydi hiç? Streep’i, yeteneği olmadığı halde opera şarkıcısı olmaya kafayı takmış sosyetik Florence Foster Jenkins rolünde izlerken, kötü performansın da büyük bir ustalık gerektirdiğini unutmasak iyi olur. Kariyerini gerçek hikâyeler üzerine kuran usta yönetmen Stephen Frears’ın filmi, Meryl Streep ve Hugh Grant’i Oscar’ın muhtemel adayları arasına yerleştiriyor. Filmekimi’nin genel kitleye en çok hitap eden filmlerinden biri olması nedeniyle, yeni başlayanlar için ideal.

Hymyilevä mies  / Olli Maki’nin En Mutlu Günü

Hymyilevä mies / Olli Maki’nin En Mutlu Günü

Finlandiya yapımı bu melankolik boks filmi, şu aralar Hollywood’da küllerinden doğan bu türün en sıra dışı örneklerinden biri. Sıra dışılığı, taşıdığı hassasiyetten geliyor. İşin doğrusu, hassasiyetle boksun aynı cümlede geçtiği daha önce olmamıştı. Cannes Film Festivali’nde çok prestijli rakiplerinin arasından sıyrılıp, Belirli Bir Bakış ödülünü kapan ‘Hymyilevä mies’, 60’ların başında uluslararası bir karşılaşmaya hazırlanan genç boksör Mäki’nin hayatına acı-tatlı bir bakış atıyor. Bir spor filmi olmanın ötesinde, harika bir dönem filmi de olan ‘Hymyilevä mies’in masalsı siyah-beyaz estetiği ve insanın kalbini acıtan hüznüne kapılıp gitmemek gibi bir şansınız yok.

Advertising
Juste la fin du monde / Alt Tarafı Dünyanın Sonu

Juste la fin du monde / Alt Tarafı Dünyanın Sonu

Genç yönetmen Xavier Dolan, kariyerinde attığı her yeni adımla birlikte, film festivallerindeki konumunu güçlendiriyor, seyircinin gözünde devleşiyor ve istediği her oyuncuyla çalışmasını sağlayacak, inanılmaz bir prestiji sahipleniyor. Sanat sinemasında, ‘Dolan etkisi’ diye bir şeyin varlığı artık inkâr edilemez. İşte bu etkinin son ürünü, Cannes’dan Jüri Büyük Ödülü ile dönen ‘Juste la fin du monde’ oldu. Ölümcül hastalığını ailesine açıklamak üzere uzun süredir ayak basmadığı evine dönen Louis, huzursuz, histerik ve duygusal bir aile toplantısının ortasına düşüyor. ‘Juste la fin du monde’, Dolan’ın sinemasına alışık olmayanları, yönetmenin önceki filmlerini bulup izlemeye yönlendirebilir.

Frantz

Frantz

Filmekimi’ni bir François Ozon filmi görmeden noktalayamazsınız. Özellikle söz konusu, hiç de göründüğü gibi olmayan ‘Frantz’ ise. 1919’un ilkbaharında,  kartpostallardan fırlamış gibi görünen küçük bir Alman kasabasında geçiyor film. Ozon’un çoğunlukla siyah-beyaz olarak kurguladığı dünyaya girer girmez, sinema salonunda olduğunuzu unutacaksınız. Savaşta nişanlısı Frantz’ı kaybetmiş genç Anna’nın, Frantz’ın mezarına çiçek koyarken gördüğü Adrien ile tanışması ve sonrasında yaşanan olaylar, Ozon filmlerinden alışık olduğumuz gibi, beklenmedik şekillerde gelişecek. Venedik’teki prömiyerinden hemen sonra, ayağının tozuyla Filmekimi’ne uğrayan bu büyüleyici Ozon filmini çok seveceksiniz.  

The Birth of a Nation / Bir Ulusun Doğuşu

The Birth of a Nation / Bir Ulusun Doğuşu

Ocak’ta Sundance’te gösterildiğinden beri dillerden düşmeyen ‘The Birth of a Nation’, 1800’lerde köleliğe karşı ayaklanma cesareti gösteren Nat Turner’ın hikâyesini taşıyor perdeye. Irkçı metniyle tanınan, 1915 tarihli meşhur D.W. Griffith filmiyle aynı adı taşıyan ‘The Birth of a Nation’, hem bu iddialı ismin yarattığı algıyı değiştirmesi hem de kölelik tarihinde önemli bir yer tutan Turner’ın yaptıklarını hatırlatması sebebiyle, büyük bir övgüyle karşılandı. Filmi yoktan var eden yönetmen, başrol oyuncusu, yapımcı ve senarist Nate Parker, ilk filmiyle yılın en çok konuşulan isimlerinden birine dönüştü. ‘The Birth of a Nation’ı izlemek için çok bile bekledik doğrusu.

Elle / O

Elle / O

Değeri sonradan anlaşılan kışkırtıcı filmlerin yönetmeni Paul Verhoeven’ın 10 yıl sonra çektiği ilk film olan ‘Elle’, tam da ustanın olgunluk dönemine yakışır bir psikolojik gerilim. Kontrol düşkünü ve tavizsiz bir iş kadını olan Michèle’in, evinde bir yabancının tecavüzüne uğramasının ardından, kendine ve hayatına dair bildiği her şey değişiyor. Michèle, durumu sineye çekmeyi reddediyor ve tecavüzcüsünün peşine düşüyor. Verhoeven’ın bu türdeki ustalığı ve başrol oyuncusu Isabelle Huppert’in sürprizlerle dolu, yaratıcı karakteri, ‘Elle’i izlemek için iki iyi sebep. Ancak hatırlatmakta yarar var; Verhoeven şiddet, erotizm ve entrika gibi konularda elini korkak alıştırmayanlardan…

Wiener-Dog

Wiener-Dog

Bir zamanlar işlevsiz aileler, depresif şehirliler, tekinsiz banliyöler ondan sorulurdu. Amerikan bağımsız sinemasının arıza yönetmeni Todd Solondz’un son birkaç filmdir sergilediği duygusallık belirtileri, tam sevenlerini endişelendirmeye başlamıştı ki, ‘Wiener-Dog’ çıkageldi. Film boyunca durmadan sahibi değişen bir köpeğin, farklı insanların hayatlarına girdikçe onları nasıl etkilediğine odaklanan Solondz, ilk dönem harikalarından ‘Welcome to the Dollhouse’un ana karakteri Dawn’ı da yeniden gün yüzüne çıkarıyor; hem de Greta Gerwig’in suretinde… Mütemadiyen melankolik ve hayal kırıklığı içindeki karakterlere bir itirazınız yoksa, ‘Wiener-Dog’u yedek kulübesinden çıkarın.   

Advertising
Bacalaureat / Mezuniyet

Bacalaureat / Mezuniyet

Romen Yeni Dalgası’nı uluslararası arenaya taşıyan yönetmen Cristian Mungiu, henüz dördüncü filmini çekmiş olmasına rağmen, film festivallerinin ‘Ustalar’ bölümüne dahil edilmeye başladı bile. Modern Romanya sinemasına giriş yapmak isterseniz, genelde hazmı zor filmleriyle tanınan Mungiu’nun en rahat izlenen filmi ‘Bacalaureat’ ile başlamanızı tavsiye ederiz. Filmde, sınav döneminden hemen önce saldırıya uğrayan kızının geleceğini tehlikeye atmamak için etik dışı yollara başvurmayı planlayan bir babanın düştüğü ikilemi izleyeceğiz. Hayata, prensiplere ve ebeveynliğe dair önemli çıkarımlar yapan bu filme, programınızda yer açın.

Ah-ga-ssi / Hizmetçi

Ah-ga-ssi / Hizmetçi

1930’ların Kore’sinde geçen ‘Ah-ga-ssi’, perdeye çok yakışan filmlerden. Görsel gücü, iki bakış açısından anlatılan bol entrikalı hikâyenin bile önüne geçiyor. Gözlerinizi muhteşem dekordan, kostümlerden ve mekânlardan alıp da hikâyeye odaklanabilirseniz, finale ulaşıncaya kadar kiminle dans ettiğinizi anlamayacağınızı garanti ediyoruz. Söz konusu ‘Oldboy’un yönetmeni Park Chan-wook olunca, entrikalar konusunda iddialı olmak kolay. Erotik gerilim türünün dönem filmi atmosferiyle, perdedeki cinselliğin estetikle kusursuz şekilde bütünleştiği ‘Ah-ga-ssi’, kalp atışlarınızı hızlandıracak.

Busanhaeng / Zombi Ekspresi

Busanhaeng / Zombi Ekspresi

Popüler televizyon dizileri sayesinde, bir zombi istilasıyla nasıl baş edileceğini biliyoruz. Sinema ise zombilere karşı hayatta kalma dersleri vereli çok oldu. Modern zombi filmleri, daha önce yapılmayanı yaptıkları ölçüde başarılı olabiliyor artık. Güney Kore’den çıkan ‘Busanhaeng’, bu konuda harika bir örnek. Bir yolcu treninde geçen filmin arka planında, toplumsal huzursuzluğun hızla tırmandığı bir ülke portresi var. Bacağından ısırılmış halde trene binen bir kadının başlattığı salgın, başta sınıflara ayrılmış tren yolcularını çok geçmeden tek bir amaç etrafında birleştiriyor: Hayatta kalmak. Bol kanlı zombi aksiyonu ‘Busanhaeng’, müthiş bir keşif.

(M)uchenik / Öğrenci

(M)uchenik / Öğrenci

Filmekimi’nin en rahatsız edici filmlerinden ‘(M)uchenik’, günümüz Rusya’sında bir lisede dini, saplantı haline getiren ve edindiği kökten dinci bakış açısını her ortamda dillendirmeye başlayan genç Veniamin’in tekinsiz hikâyesini anlatıyor. Verdiği vaazlarla yavaş yavaş okul yönetimini ve ailesini etkisi altına almaya başlayan Veniamin, gittikçe güçleniyor ve korkutucu bir figür haline geliyor. Modern Rusya’ya ve kökten dinciliğin doğasına dair, uzun süre akıllardan çıkmayacak bir film. Cannes’daki prömiyerinin ardından küçük çapta bir olay yaratmış ve birkaç gün içinde dilden dile yayılarak etki alanını genişletmişti.  

Albüm

Albüm

Sizi, bu yıl Türkiye’den çıkan en yaratıcı filmlerden biriyle tanıştıralım. Mehmet Can Mertoğlu’nun ilk filmi, Romen ve Kuzey sinemasından izler taşıyan ciddi bir absürt komedi olarak, Türkiye’de daha önce izlediğimiz hiçbir filme benzemiyor. Evlat edindikleri çocuğa doğal yollardan sahip oldukları izlenimini yaratmayı hayatlarının amacı haline getirmiş bir çift, bu uğurda büyük badireler atlatıyor. Şebnem Bozoklu ve Murat Kılıç’ın hayran olunacak bir donuklukla canlandırdıkları bu tuhaf karakterleri izlerken, neye uğradığınızı şaşıracaksınız. İlk gösterimini Cannes’da yapan ve festivalden ödülle ayrılan ‘Albüm’, yeni hayranlarını bekliyor. 

Advertising
Câini / Köpekler

Câini / Köpekler

Romanya kırsalında geçen tekinsiz western ‘Câini’, ağır ağır yayılan ve sonunda izleyiciyi nefessiz bırakan bir gerilim duygusuyla çevrelenmiş durumda. Filmin büyük bir kısmında fırtınadan önceki sessizliği dinliyoruz. Dedesinden miras kalan toprakları satmak isteyen Roman, bu satış kararı bölgenin tehlikeli adamları tarafından onaylanmayınca, büyük bir çıkmaza düşüyor. Arkasına bakmadan kaçması gerekirken, istemeden de olsa karanlığa meydan okuyan Roman’ı güvenli bir mesafeden endişeyle takip ediyoruz. Sadece sabırlı seyirciler için.

Goksung / Kara Büyü

Goksung / Kara Büyü

‘Goksung’, sadece Filmekimi’nde değil, bu yıl herhangi bir yerde izleyeceğiniz en benzersiz film. Korku türünde özgün ve yaratıcı bir sinema dilinin özlemini çeken seyirciye, beklediğinden de fazlasını verecek. ‘Korku’ dediğimize bakmayın, ‘Goksung’un flört ettiği ana türler arasında gerilim, aksiyon, fantezi ve polisiye de var, bir o kadar alttür de… Tam bir tür sirki! Hem de hipnotize eden cinsten. Küçük bir Güney Kore kasabasında insanlar tuhaf ve ölümcül bir hastalığın pençesinde. Kendilerine musallat olan her neyse, başkalarını öldürmelerini salık veriyor. Bu cinayetleri araştıran polis memuru, kızının da aynı hastalığa yakalanması sonucu, bu doğaüstü gizemi çözmeye çalışıyor.

Yorumlar

0 comments