İstanbul Film Festivali'nde görmeniz gereken 10 film

Yılın en büyük sinema etkinliği için festival sinemaları arasında depar atmaya hazırsınız. Peki ya film programınız hazır mı? Huzurlarınızda, 36. İstanbul Film Festivali programından cımbızla ayıkladığımız 10 iyi film!
İstanbul Film Festivali
Poesía sin fin / Sonsuz Şiir
Selin Gürel |
Advertising

İstanbul Film Festivali ruhu diye bir şey var. Açılış günü yaklaştıkça bütün hücrelerimizi dolduruyor, festivalin ortalarında hiç gitmeyecekmiş gibi bizi kendine alıştırıyor, kapanış günü itirazlara aldırmadan vedalaşıp ayrılıyor. Ta ki bir sonraki Nisan’a kadar. Bu aralar yine kapımıza dayandı ya, çocuklar gibi mutluyuz. O heyecanla nefesimizi tuttuk, koskoca festival programına balıklama daldık, klasikleri ve yerli filmleri saygıyla bir kenara ayırıp, yeni filmler arasından mutlaka izlenmesi gereken 10 filmi seçtik. Her bir film hakkındaki fikrinizi netleştirecek, ‘referans film’ bilgisi de cabası! Kolay olmadı, ama sonuç müspet.

36. İstanbul Film Festivali, 5-15 Nisan, 1-20 TL, film.iksv.org

Kaçırmamanız gereken 10 film

İstanbul Film Festivali

I Am Not Your Negro / Ben Senin Zencin Değilim

Amerika tarihinin ırkçılık köşesine göz atmak isterseniz, ilk önünüze çıkanlar ya köle filmleri ya da katledilmiş siyahi kahramanların gerçek yaşam öyküleri olacaktır. En azından ‘I Am Not Your Negro’dan önce böyleydi. Artık konuya dair sapasağlam bir başucu filminiz var. Yazar James Baldwin’in aklınızdan çıkmayacak sözleriyle desteklenen bu müthiş belgesel, Samuel L. Jackson’ın anlatıcılığıyla sizi koltuğunuza çivileyecek. Bu filmi izlemeden, festivali bitirmeyin.

Onu seven bunu da sever: ‘Selma / Özgürlük Yürüyüşü’ (2014)

İstanbul Film Festivali

Une vie / Bir Yaşam

2016’nın değeri bilinmemiş, en iyi filmiyle karşı karşıyasınız. Fransız yönetmen Stéphane Brizé’nin ‘Une vie’si, 1800’lerin Fransa kırsalında aristokrat bir ailenin kızı olan gencecik Jeanne’ın gözünden bakıyor dünyaya. Jeanne aşık oluyor, evleniyor, anne oluyor, aklından bile geçirmediği trajedilere tanık oluyor, hayal kırıklığı ve umutsuzluk içinde kıvranıyor, ama yaşamaya devam ediyor. Brizé, Jeanne’ın öyküsünü inanılmaz bir zarafet ve sadelik içinde anlatırken, seyirciyi de o dönemin içinde yaşlanmaya davet ediyor. Büyüleyici bir deneyim.

Onu seven bunu da sever: ‘Wuthering Heights / Uğultulu Tepeler’ (2011)

Advertising
İstanbul Film Festivali

Poesía sin fin / Sonsuz Şiir

70’lerin yeraltı sinemasında deprem etkisi yaratan aykırı sinemacı Alejandro Jodorowsky’nin o dönem çektiği iki filmi izleyenler için ‘Poesía sin fin’, müthiş bir açıklayıcı konumunda. Çünkü yönetmenin metaforlar, hayaller, gerçeküstücülük ve şiirle bezeli, kışkırtıcı dünyasına girmek, bu beyni anlamanın en kestirme yolu. Özellikle de hedef tahtasında kendi yaşam öyküsü varken… Önceki filmi ‘La danza de la realidad’da olduğu gibi ‘Poesía sin fin’de de genç Alejandro’nun peşine düşen yönetmen, otobiyografik filmlerin en yaratıcı örneklerinden birine imza atıyor. ‘Poesía sin fin’, Jodorowsky’nin adına yaraşır bir karnaval-film.

Onu seven bunu da sever: ‘La danza de la realidad / Gerçeğin Dansı’ (2013)

İstanbul Film Festivali

Personal Shopper / Hayalet Hikâyesi

Bir hayalet hikâyesi, gizemli bir cinayet öyküsü, bir yas dönemi filmi, baştan sona bir rüya sahnesi gibi çekilmiş, buğulu bir psikolojik gerilim. Çok sevdiğimiz Olivier Assayas’a geçen yıl Cannes’da En İyi Yönetmen ödülü getiren ‘Personal Shopper’, kalıplara sokulmayı reddediyor. Cüretkâr, tekinsiz ve artistik! Assayas ile bir önceki iş birliği ‘Clouds of Sils Maria / Ve Perde’ vesilesiyle Fransız sinemasına iddialı bir giriş yapan Kristen Stewart’ın başına gelen en iyi şey bu olabilir. 

Onu seven bunu da sever: ‘The Tree / Ağaç’ (2010)

Advertising
İstanbul Film Festivali

Teströl és Lélekröl / Beden ve Ruh

Birkaç ay önce Berlin’de Altın Ayı alan filmi İstanbul Film Festivali’nde izlemek âdettendir. İşin aslı bu seferki, “pek de tatmin etmeyen Altın Ayı’lı filmler” döngüsünü kırabilir. Macar filmi ‘Teströl és Lélekröl’, sıra dışı bir ton tutturan, duygusal, şiirsel, taptaze, şaşırtıcı bir aşk filmi.  

Onu seven bunu da sever: ‘Imagine / Hayallerin Ötesinde’ (2012)

İstanbul Film Festivali

La mort de Louis XIV / 14. Louis’nin Ölümü

Albert Serra filmlerinin durağan ve çiğ gerçekliği herkese göre değil, ama kısa bir jet lag’in ardından, bünyeniz yönetmenin zamanı kullanma yöntemine alışınca, boyut değiştireceğinizi garanti ediyoruz. Neredeyse tamamı, Fransa’nın en uzun süre tahtta kalan kralı, 14. Louis’nin ölüm döşeğinde geçen ‘La mort de Louis XIV’, kabarık perukların ve köklü monarşi geleneklerinin evreninde inanılmaz bir sahicilikle çevrelenmiş halde. Üstelik başrolde, 14 yaşındayken rol aldığı François Truffaut başyapıtı ‘Les quatre cents coups / 400 Darbe’den hatırlayacağınız, bugün 72 yaşındaki Jean-Pierre Léaud var!

Onu seven bunu da sever: ‘Història de la meva mort / Ölümümün Hikayesi’ (2013)

Advertising
İstanbul Film Festivali

Ana, mon amour / Ana, Sevgilim

Önceki filmi ‘Pozitia copilului / Çocuk Pozu’ ile Altın Ayı kazanan Cãlin Peter Netzer, yeni filmiyle yine Berlin’de arz-ı endam etti. Netzer, yıllara yayılan bir ilişkinin farklı dönemlerini karışık olarak anlattığı filminde, huzursuz sinemasına sadık kalıyor. ‘Ana, mon amour’, sancılı ilişki filmlerinden hoşlananlar için ideal, ama Yeni Romanya sinemasından çıktığı için sadece bir ilişki filmi olmadığını da vurgulamak gerek. İşin içinde aileler de var, sağlık sorunları da; toplumsal dönüşüm de var, nesiller arası uçurum da. Aşk ile yoğrulmuş hayal kırıklığına serbest atlayış.

Onu seven bunu da sever: ‘5x2 / Beş Kere İki’ (2004)

İstanbul Film Festivali

Raw

Sinemada cinsel uyanış, büyüme hikâyesi, kız kardeşler ilişkisi, uyum sorunları, ergen öfkesi ve beden korkusu adına bildiğiniz her şeyi unutun. Çünkü ‘Raw’ gibi bir film izlemediniz. Cannes’da görücüye çıktığından beri dillerden düşmüyor. Toronto’da bazı seyircileri hastanelik ettiği için, ‘izlemesi en zor filmler’ listesinin çiçeği burnunda üyelerinden biri oluverdi. Vejetaryen Justine’in ‘yeni öğrenci’ olmanın ölmekten beter olduğu bir okulda başına gelenler, gözlerinizi yuvalarından fırlatacak. Sahi, feminizm ile yamyamlığın yolunu kesiştiren başka film var mı?

Onu seven bunu da sever: ‘Ginger Snaps’ (2000)

Advertising
İstanbul Film Festivali

Safari

Hayatta başınıza gelecek en berbat şeylerden biri, günün birinde birUlrich Seidl filminde kendinize rastlamak olsa gerek. Ancak bir Ulrich Seidl filmine malzeme olmuşsanız, zaten neyin gerçekten berbat olduğu konusunda pek bir fikriniz yok demektir. Örneğin ‘Safari’de izleyeceğiniz, Afrika’daki av turlarına katılıp öldürdükleri hayvanların önünde fotoğraf çektiren Avrupalı turistlerin akıl sağlıkları yerinde, ama vicdanlarından haber alınamıyor. Av turizmi denen illeti icat edenler ‘Safari’yi izlemeyecek, ama dayanma gücünüz varsa siz mutlaka izleyin.

Onu seven bunu da sever: ‘Im Keller / Bodrumda’ (2014)

İstanbul Film Festivali

Manifesto

Tek bilet fiyatına 13 Cate Blanchett! ‘Manifesto’ bir filmden çok bir sanat projesi. Julian Rosefeldt, sanat tarihinin derinliklerinden çekip çıkardığı 60’a yakın sanatçı manifestosunu genişçe bir kapta yoğurmuş ve her birini Blanchett’in canlandırdığı, 13 ayrı karakterin ağzından çıkan monologlar şeklinde yeniden dünyaya kazandırmış. Blanchett filmde öğretmen, fabrika işçisi ya da evsiz adam gibi birbiriyle ilgisi olmayan kimliklere bürünüyor; toplumda sanat ve sanatçının yeri üzerine, bir yerlere yazmak isteyeceğiniz cümleler kuruyor. Bir nevi, sanat tarihi dile gelmiş, içini döküyor. Tuhaf, ama çekici bir gösteri.

Onu seven bunu da sever: ‘The Future of Art’ (2010)

Advertising