0 Beğen
Kaydet

Saoirse Ronan röportajı

Henüz 25’inde bile değilken iki kez Oscar’a aday olmayı başaran, ‘Brooklyn’ ile En İyi Kadın Oyuncu dalında Cate Blanchett ve Charlotte Rampling gibi devlerle yarışan Saoirse Ronan ile konuştuk.

Söyleşi yaparken ünlülerin en büyük derdi sırça köşklerde yaşamadıklarını, tıpkı biz sıradan insanlar gibi olduklarını göstermektir. Tabii istedikleri her yere VIP girmelerini, business class uçmalarını, tüm işlerini kişisel asistanlarının yapmasını saymazsak. Daha 13 yaşındayken ‘Atonement’taki rolüyle Oscar’a aday gösterilmesi, 20’sine gelmeden Peter Jackson ve Wes Anderson ile çalışmış olmasına rağmen İrlandalı oyuncu Saoirse Ronan gerçekten bizden biri gibi görünüyor. Sonunun Lindsay Lohan gibi olmamasını anne babasının ihtiyatlılığına bağlıyor.

Otel odasında buluştuğumuzda daha önceki karşılaşmamızı hatırlıyor. Yeni filmi ‘Brooklyn’in galasında giydiği elbisenin ne kadar göz kamaştırıcı olduğunu söylediğimde canı sıkılıyor. Herkesin ona ne kadar güzel ve sevimli olduğunu söyleyip durmasından sıdkı sıyrılmış. Ayağında Converse’leriyle fotoğraf çektirirken çok daha rahat görünüyor.

Oynayacağı roller konusunda çok seçici. “Yaşım ilerledikçe oynamak istediğim filmler konusunda fikirlerim berraklaşıyor,” diyor. Yıllardır IRA ya da İrlanda kırlarındaki köylüleri anlatmayan bir filmde güçlü İrlandalı bir kadın karakteri oynamak istiyormuş. İrlandalı genç bir kadın olan Ellis’in 1950’lerde New York’a göç etmesini anlatan ‘Brooklyn’, Colm Tóibín’in aynı adlı romanından uyarlanmış. Ellis başlangıçta memleket hasretinden çok çekse de yakışıklı bir Amerikalıya gönlünü kaptırmasının da yardımıyla yavaş yavaş yeni hayatına alışmaya başlıyor. Bir cenaze vesilesiyle İrlanda’ya dönmesi gerektiğindeyse iki yuva ve iki sevgili arasında afallayıp kalıyor. “Film hakkında en sevdiğim şey, aşkı bir peri masalı gibi anlatmaması,” diyerek devam ediyor: “Hangi yakışıklıyı seçeceğim sorusundan çok daha karmaşık bir durum var filmde, esas mesele hayatın bu adamları karşıma nasıl çıkardığı.”

Ronan New York doğumlu ve bir gün yine bu şehre taşınmayı umuyor. Ailesi şehre 80’lerde taşınmış. Annesi hemşirelik, babası ise önce barmenlik ardından da oyunculuk yapmış. Brad Pitt ‘The Devil’s Own’un çekimleri sırasında Saoirse daha bir bebekken onu kucağına alıp oyun oynarmış. Tek çocuk olduğu için anne ve babasıyla birbirlerine çok yakınlar. ‘Brooklyn’in çekimlerine başlamadan altı ay önce baba evini terk edip Londra’da bir daire kiralamış. Kendi hikâyesi de filme çok yakın aslında. Filmden bir cümleyi hatırlatıyor: “‘Öyle bir ev hasreti çekiyorsun ki ölsem de kurtulsam diyorsun.’ Evden uzaktayken tam da böyle hissediyordum.” 25 yaşına geldiğinde hâlâ fatura ödemeyi bile becerememekten korktuğu için almış ayrı eve çıkma kararını. “Her şeyin önüme hazır geldiği ana evinden çıkıp film setine gidiyordum, orada da her işimi başkaları yapıyordu. Kendi çamaşırımı yıkayıp yemeğimi yapmaya alışmak benim için çok önemliydi.” Highgate’te ufak bir daire bulmuş, babası ve amcası da Dublin’den gelip taşınmasına yardım etmişler. “Baktığım ikinci evi tuttum. Bu işlerden hiç anlamıyorum doğrusu, ne yaptığımı bile bilmiyordum,” diye itiraf ediyor. Yemek ve çamaşır gibi işleri nasıl hallettiğini sorduğumda “Yemek yapmaya bayılıyorum zaten, yapamadığım hiçbir tarif yok. BBC’nin ‘Good Food’ programının ve Jamie’nin hastasıyım,” diyor.

Dublin’deyken sürekli onu gösteren, gelip konuşan insanlar yüzünden sokakta yürüyemiyormuş, Londra’ya da zaten biraz daha anonim yaşayabilmek için gelmiş. Londra’nın durumu nasıl etkilediğini sorduğumda: “Hayatımda çok şey değişti,” diyor. İlk ciddi ilişkisini yaşamış, istemediği iş tekliflerine hayır demeye başlamış, en önemlisi de kendisi olmayı öğrenmiş. Londra’nın tüm bunları yapmak için kusursuz bir şehir olduğunu düşünüyor, çünkü burada kimse onun kim olduğunu umursamıyor. İşte karşınızda henüz 20’lerinin başında ama yaşından beklenmeyecek olgunluğa sahip bir genç kadın.

Yorumlar

0 comments