Sayfalardan beyaz perdeye yolculuk: 'Dört Köşeli Üçgen'

Mehmet Güreli, dayısı Salah Birsel’in romanı ‘Dört Köşeli Üçgen’i sinemaya uyarlama sürecini anlatıyor. Aslı Ildır

MEHMET GURELI
Fotoğraf: Muhsin Akgün Dört Köşeli Üçgen
Advertising

Dayınız Salah Birsel’in romanını filme dönüştürme fikri nasıl ortaya çıktı?
Bazen ilk kıvılcımın parlayacağı anı hissedemeyebilir insan. Şunu iyi bilir ki, çevresinde zihnini meşgul eden yüzlerce eserden bazılarıyla yolları birgün mutlaka kesişir. Ya da bunu hayal eder. Salah Birsel ‘Dört Köşeli Üçgen’i yazarken yanındaydım. Belki dokuz yaşındaydım belki de sekiz. Onu garip sorularımla meşgul ettiğim zamanlar... Sonrasında sevgili dostum Görkem Yeltan’ın romanı okuduğu günlere taşınır hikayemiz. Ve Görkem’in bir gün senaryoyu bitirmesiyle de yola çıkılır. Hazırlıklar ve aksilikler birlikte gelişir ve yedi yıla yayılır.

Film sinematik gücünün yanı sıra gerek diyaloglarda, gerek kurduğunuz atmosfer sayesinde bir roman okuyormuşuz hissini de uyandırıyor. Bu bilinçli bir tercih miydi?
Tabii ki filmin romana yakın durması, bir düşünce ile eylemin birlikteliğidir. Edebi yönleri kırmaya çalışmaktansa karakterlerin ruhsal durumları üzerinde yoğunlaştığımızı söyleyebilirim. Hakikatle, hayatın gerçeklerinin buluşma çizgisi, bölüm geçişlerinin ana unsuruydu da diyebilirim. Belki de gerçeğin, özgürlüğün sınırlarında dolaşması. Bir tarafta olmaktan çok, iki yöne de açık bir pencere gibi...

Filmin siyah beyaz oluşu, tanıdık mekanlarda geçmesine rağmen yer yer distopik bir his de uyandırıyor. Bu haliyle özellikle Orson Welles’in Kafka uyarlamasını andırıyor. Filmin dünyasını tasarlarken ilham kaynaklarınız neler oldu?
Nasıl Wagner 20. yüzyıl bestecilerine yeni yollar açmışsa, Kafka da dünya edebiyatında birçok türün başlangıcı sayılabilecek alanlar yaratmıştır. Tıpkı Poe gibi duvarların arkasına geçmiştir. Welles’in filmi de bu anlamda, tarihin henüz göremediklerini sezinlemiş Kafka’nın dünyasını en iyi yansıtan yapıtlardandır kuşkusuz. ‘Dört Köşeli Üçgen’in karakteri de Dostoyevski, Kafka kahramanlarına yakın sayılabilir. Bu yazarları okuduğu kuşkulu; dünyaya düşmüş, bırakılmış biri gibidir. Bu yüzden uyum sorunu da yoktur ama gerçekle, yansıtma biçimleriyle, biraz da kaderle ve trajik olanla ilişkisi sağlamdır.

Filmin hikayesi muğlak bir ‘gözlemcilik’ kavramı üzerine kurulu. Sinemanın kendisini de bir tür gözlemcilik olarak tanımlayabilir miyiz? Sizin için bu kavram ne ifade ediyor?
Gözlemcilik de soyut anlamda felsefenin, edebiyatın, hayatın, hatta yaratıcılığın anahtarı sayılabilir. Görmenin, çizmenin, sınırların, oyunların, göçebe düşüncenin, uçsuz bucaksız alanların, tarlaların, sokakların, evlerin sessiz misafiri olarak da ele alınabilir. Bir meslek değil, daha çok kendini belli etmeyen ve amacının rengini göstermeyen bir kavram sanki. Tabii işin içine bilgi girdiğine göre hangi nehre döküleceği de meçhul. Dolayısıyla karakterin bilinci de filmimizde olayların içinde eriyor denebilir. Belki de dalında durduğu her ağaçta barınamayan ve uçamadığını başka hikayelerle gizleyen bir kuş… Tabii filmi siyah-beyaz tasarlamamızda büyülendiğimiz, defalarca seyrettiğimiz Welles, Murnau, Max Ophüls, Béla Tarr, Dreyer, Kenji Mizoguchi gibi büyük yönetmenlerin etkisi büyüktür bende. Bir de ‘Gözlemci’ karakterini oynayan Mustafa Dinç’in de siyah beyaz dünyaya yatkınlığı.

Müzik ve resim gibi sanatın pek çok dalıyla ilgilenen bir isim olarak bize yönetmenlik deneyiminizden bahsedebilir misiniz?
Gazetecilik yıllarımda başladım ilk filmlerimi çekmeye. ‘Vapurlar’ filmini pek çok dostumun da desteğiyle üç senede bitirebildim. ‘Gölge’ filminin Venedik çekimleri sırasında hayatta bir kez daha yaşayamayacağımı düşündüğüm sürprizlerle karşılaştım. Orada Kenan Ormanlar’ın bana Almanya’dan yollattığı 16 mm kamerayı hiçbir zaman unutamam. Yönetmenliğin de sinemanın kolektif üretim hayaliyle yola çıkanların giyebileceği bir palto olduğunu düşünüyorum. Palto, ihtiyacı olan bir başkasına geçecektir sizin işiniz bitince, bunu bilirsiniz ve siz o arada başka bir maceraya doğru yelken açarsınız. Bu macera benim için resim, müzik, edebiyat gibi disiplinlerin buluşması, kaynaşmasıdır. Her şey birliktedir ve birbirinin içindedir. Her üretim deneyimle birleşen yeni bir heyecandır.

‘Dört Köşeli Üçgen’ İstanbul Film Festivali’ndeki gösteriminin ardından nasıl tepkiler aldı?
İstanbul Film Festivali, ‘Dört Köşeli Üçgen’in seyirciyle buluştuğu ilk festival. Benim için İstanbul Film Festivali, Sinematek ve sevgili dostum Onat Kutlar’ın yadigarıdır. İlk filmim ‘Vapurlar’dan beri hemen hemen her filmim bu festivalde yer aldı. Daha pek çok nedenle İstanbul Film Festivali’nin benim için değeri büyük. ‘Dört Köşeli Üçgen’ için buluşmanın güzelliği ve bana yaşattığı mutluluk tarif edilemez. Bir yanda seyircinin ilgisi öbür yanda filmde yer alanların huzurla harmanlanan sevgisi, sinemanın içinde olduğum her saniyenin güzelliğini hatırlattı bana. Yarışma dışı bölümde yer aldığımız İstanbul Film Festivali’nin ardından Kayseri Film Festivali’nde ‘Dört Köşeli Üçgen’e verilen üç ödül de benim için ve filmimiz için çok anlamlı.

Gelecekte başka film projeleriniz var mı?
Şu anda senaryosu bitmek üzere olan ve bir postacının hikayesini anlatacağım filmin müzikleri ve oyuncu seçimleri için çalışıyorum. Bu filmde de yapımcı olarak Yalçın Akyıldız, Görkem ve ben yer alacağız ve yine görüntü yönetmenliğini Ahmet Sesigürgil üstlenecek. Ekibimizi bir arada görmek ve her filmde bize katılan yeni isimler bana yaratma sevinci veriyor. Bundan sonraki filmim Cervantes üzerine olacak. Yeni kitabım hazırlanıyor, sergi ve konserler için çalışmalara da ara vermiyorum. ‘Dört Köşeli Üçgen’in vizyona girecek olması, bunca çalışmanın en mutluluk verici, en sevindirici yönlerinden biri.

Vizyon tarihi: 27 Temmuz / Başka Sinema

Advertising