0 Beğen
Kaydet

Senem Tüzen röportajı

Dünya galasını Venedik Film Festivali’nde yapan ve Adana Altın Koza dahil birçok festivalden ödüllerle dönen ‘Ana Yurdu’nu, yönetmeni Senem Tüzen anlatıyor.

Ödüllü kısa filmlerinin ardından çektiğin ‘Ana Yurdu’ ilk uzun metrajın. Filmin yolculuğundan kısaca bahsedebilir misin?
Çok uzun süredir kısa filmler yapıyorum. Seyirciyle paylaştıklarım; ‘Fareler’ (2005), ‘Unus Mundus’ (2007) ve ‘Süt ve Çikolata’ (2008). Eskiden beri aklımdaki hikâyeler uzun metraja daha uygundu, kısa film hikâyesi düşünmek zor geliyordu. Anne-kız ilişkisi ise hep üzerine kafa yorduğum bir konuydu. Bir yıl sadece anne kız meselesi üzerine notlar aldım. Sonra o notları kafamdaki başka bir hikâyeyle yoğurdum. Filmin hikâyesi aslında bir günde çıktı ama senaryoyu yazmak dört beş sene sürdü. 

Romanını bitirmek için annesinin köyüne giden Nesrin, şehirli ve oldukça güçlü bir kadın fakat buna rağmen muhafazakâr annesinden bir türlü kopamıyor.
Nesrin daha da güçlü bir kadın olarak çizilebilirdi, ama ben yine annesinden kopamayışının hikâyesini anlatırdım. Çünkü annesi, Nesrin’in içinde yaşamaya devam ediyor. O, annesinin muhafazakâr sesini sürekli kafasında duyuyor. Aslında o sesler hepimize eşlik eden sesler. Farkında olsak da olmasak da. Onlarla bir şekilde ilişkiye geçmek, bir iç denge kurmak zorundayız. O sesleri yok edemeyiz. Evet, filmde Nesrin annesiyle çatışıyor fakat aslında meselesi kendi içindeki annesiyle.

Anne-kız arasındaki çatışma üzerine kurulu olan öyküyü Türkiye’ye özgü bir birey olamama sorununun temsili olarak görmek mümkün mü?
Birey olmak zaten zor bir zanaat. Dünyanın başka yerlerinde de çok kolay olduğunu sanmıyorum. Ama Türkiye daha da zor bir yer. Annelerinin karınlarından çıkamamış çocukların ülkesidir Türkiye. Bu elbette farklı açılardan incelenebilir, ama ‘Ana Yurdu’nda şu ön plana çıkıyor: Türkiye bir iç göç ülkesi. Bu, kutuplaşmayı keskinleştiriyor. Bir tarafta muhafazakâr dindar, diğer tarafta laik ‘modern’ ideale yüzünü çevirmiş insanlar. Sadece azınlıklar, kendini öteki hissedenler ya da mazlumken zamanla kendileri de baskı rejiminin bir parçası haline gelenler değil, idealin kendisini ilke edinenler de birer ezilen. O ideali doldurmaya çalışırken kendini kompleksli, eksik, tamamlanmamış buluyorsun.

Peki taşrayla kişisel bağın nasıl? Bundan sonraki filmlerinde taşraya dönmeyi düşünüyor musun?
Taşrayla oldukça güçlü bir ilişkim var. Nesrin’in yaşadığı yolculuğun bir benzerini ‘Süt ve Çikolata’ filmini yaparken ben de yaşamıştım. O kitap yazmaya gidiyor, ben ise kısa film çekmeye gitmiştim. Film aynı köyde, benim köyümde geçiyordu. O filmi çektikten sonra, hayatımda köye uzanan başka bir kanal açıldı. Bundan sonra nasıl devam edeceğini bilmiyorum ama elimdeki hikâyelere baktığımda birçok taşra hikâyesi görüyorum. Diğer yandan Türkiye sinemasının üzerine yapışan etiketten dolayı bir tarafım taşraya geri dönmek istemiyor. Sonuçta sezgilerim beni nerye sürüklerse oraya gideceğim.

Yorumlar

0 comments