Her hafta, o hafta sonmuş gibi çizmek

Çizdikleriyle hislerimizi dillendiren ve hem çizimleri hem de onlar etrafında oluşturduğu öyküleri çok sevilen Cem Güventürk ile yaratım ve kendi tarzını buluş sürecini konuştuk.

1/2
Fotoğrafçı: Onur Esen
2/2
Hande Sönmez |
Advertising

 

Çizimlerinizin, insanların hissettiklerini dile getirmek gibi önemli bir misyonu var bence. Bu yüzden mi kitaplarınızdan birinin adı ‘Sanki Sen Aynı Ben’?

Evet, hemen hemen aldığım tüm geri bildirimlerde bu var. “Ben de böyle hissetmiştim ama söyleyememiştim,” diyen çok fazla okuyucu/takipçi bulunuyor. Kitabın ismi için de okuyucuyla bir ortaklık kurayım istiyordum. İlk başta ‘Sanki Sen’ olabilir diye düşünmüştüm ama sonradan o, biraz tepeden bakan bir isim gibi geldi. ‘Sanki Sen Aynı Ben’ daha çok içime sindi, fonetik olarak da daha uygun geldi. 

Çizimlerinizle insanların sesi olduğunuzu bilmek nasıl bir duygu?

İlk başta bayağı hoşuma gidiyordu ama sonra “Acaba çok mu kendimi açık ediyorum?” diye düşünmeye başladım. Beni benden daha iyi tanıyan insanlar oluştu neredeyse. Takip eden kitle büyüyünce sanki benimle ilgili bir sırrı da keşfetmiş olduklarını hissediyorum. O yüzden aslında biraz da korkutucu değil desem yalan olur. 

Çizgilerinizin oturması ve kendi stilinizi bulmanız ne kadar zamanınızı aldı?

10 seneyi buldu diyebilirim. Arada düşünüyorum; 10 sene başka bir şeyle uğraşsaydım, ne bileyim mesela bilardo oynasaydım çok iyi bir bilardo oyuncusu olabilirdim. Ya da keşiş olsaydım üçüncü gözü açabilirdim. Ama ben karikatür üzerine ihtisas yapmaya karar verdim. Bu süreçte de çok fazla kovuldum, geri çevrildim, başka işler denedim ama mutlu olamadım. Karikatür dünyasına girmek çok maceralı bir iş oldu. Şu anda dergiler kapanıyor malum ve eğer ben kariyer yapmadan dergiler kapansaydı, çok üzülürdüm. 

Karikatürlerinizin dergilerde yayınlanması size kendinizi onaylanmış hissettiriyordu. Peki, şu anda ne olsa onaylanmış hissedersiniz?

Sanırım asla tam olarak onaylanmış hissedemeyeceğim. Her hafta o hafta sonmuş gibi çiziyorum ve beş senedir durum bu. Yani her hafta başka bir hafta çizecek bir şey bulamayacağım zannederek masanın başına oturuyorum. Tamamen bitmiş ve onaylanmış bir işim hiç olmadı ve bu da bana bu işin tılsımı gibi geliyor. 

Edebi tarafınızın çizimleriniz kadar önem taşıdığını hatta daha ağır bastığını düşünüyor musunuz?

Edebiyatı çok seviyorum. Kendimi ifade etmek için çizmeseydim yazacaktım ya da belki dans edecektim. Önce çizme yoluna gittim ama sadece çizmek yeterli olmadı. Lisede karikatür dergileriyle tanışınca, hem çizip hem yazarak kendimi ifade etmenin mümkün olduğunu gördüm. Şu an yaptığım iş de direkt karikatür başlığı altında değil, biraz daha ara form gibi tanımlanabilir aslında. Bu tarzın oturması da tabii zaman aldı. Amatörken dergilerde o hafta ne yapıldıysa onu yapmaya çalışıyordum. Ustalardan Ersin Karabulut’un bana şöyle dediğini hatırlıyorum: “Bir masa var; sen masanın başka bir ayağı olmaya çalışıyorsun ama sen masanın üzerindeki vazo ol.” O sırada tam anlamasam da sonrasında ne demek istediğini anladım ve kendi tarzımı buldum. Çizerken yazı ya da çizgi daha güçlü diye bir ayrım yapmıyorum; öykünün istediği şeye göre karar vermek gerekiyor.

Çizimlerinizle kendinizi ve neredeyse tüm insanları çok güzel ifade ediyorsunuz. Peki, sosyal hayatta da kendinizi iyi ifade eder misiniz?

Bence sosyal hayatta kendimi çok iyi ifade edemediğim için çizme yoluna gidiyorum. Bazen yaptığım işi sorduklarında ve karikatüristim dediğimde; sanki ortamı kırıp geçirecekmişim gibi bir algı olabiliyor ama aslında tam tersi; bunu yapamadığım için çiziyorum. Bazen imza günlerinde de “Hiç beklediğimiz gibi çıkmadın,” diyebiliyorlar. Kendilerince bir prototip yaratmış kişilerin yarattığı o tipe uymayınca böyle reaksiyon alabiliyorum. 

Sosyal medyayla birlikte karikatüre ulaşma araçları değişince, takipçi kitlesi de değişti mi sizce?

Dünya her anlamda değişiyor zaten. Karikatür ve komedi de çok kolay ulaşılan bir hale geldi. Şu andaki karikatür ‘like’lanıp geçilecek bir şeymiş gibi algılanıyor. Ben de şimdi bazı çizimlerim için ‘making of’ videoları yayınlıyorum. İnsanlar işin mutfağını ve ne kadar emek harcandığını görünce şaşırabiliyorlar. Tabii hem karikatür hem de mizah dergileri her zaman popüler kültürün ürünüydü; o yüzden şu anki takipçilere ve karikatürün çok çabuk tüketilir olmasına çok da kızmamak gerekiyor. 

Karikatür atölyeleri de yapıyorsunuz. Ne kadar sürüyor, nerede oluyor ve kaç kişi katılıyor?

Ben bu atölyelere ‘ortalığı batırma atölyesi’ demeyi seviyorum. Patlıcan burunlu adam çizmeyi öğrenmek gibi algılanabiliyor ama öyle değil. Tam tersine inanılmaz sıcak geçiyor; sulu boya, guaj derken herkesin kendisini mutlu hissettiği bir ortam oluyor. Bir TED konuşmasında izlemiştim; insanların kendini en mutlu hissettiği an çocukluklarında bir sanatsal aktiviteyle uğraştıkları anmış. Bu atölyeler de biraz öyle; çalışan insanlar için rehabilite edici bir tarafı da var bence.

Sinefil denecek kadar iyi bir sinema izleyicisi olduğunuzu biliyorum. 2019’da en çok hangi filmleri sevdiniz?

‘Marriage Story’yi beğenenlerdenim. ‘Parasite’ı da seven taraftayım. ‘Midsommar’ı da epey sevdim; günlük güneşlik korku filmi olması hoşuma gitti, bu tip tepki filmlerini seviyorum. 2018 yapımı ama ‘The Favorite’ benim için önemli; hem arthouse gibi bir film hem de genel izleyici kitlesine hitap ediyor. Yorgos Lanthimos’u çok beğeniyorum zaten. Onun dışında Netflix’te yayınlanan mini dizi ‘When They See Us’ı çok beğendim.

 

Advertising