0 Beğen
Kaydet

Kimlere gülüyoruz? - Stand-up'çı Deniz Alnıtemiz

Stand-up dediğimiz sanatı hakkıyla yapan bir avuç insandan biri Deniz Alnıtemiz. Stand-up’ta yeni dalga diye bir şeyden bahsedebiliyorsak bunun mimarlarından aynı zamanda. Sakin, kıvrak, incelikli bir mizahı var.

Nasıl başladın stand-up yapmaya?
10 sene reklamcılık yaptım, ama bir noktadan sonra zor gelmeye başladı. O sıralarda bir hikâyemin film haklarını almak istediler, ben de senaryosunu yazmak şartıyla sattım. O benim çıkış biletim oldu. Ondan sonra dizilere senaryo yazdım ama tam olarak ne yapmak istediğimi keşfedebilmiş değildim. 

Peki, böyle yapmaya karar verince oluyor mu bu işler?
Reklamcıyken de bu işin biraz nerd’üydüm. Günde 12 saat çalışıyorsam 12 saat Amerika menşeli komedi radyoları dinlerdim. O yüzden işin dinamiklerinin farkındaydım, burada komedi kulübü gibi bir ekosistemin yokluğunda tek başıma ortaya çıkmanın çok bir anlamı olmadığını biliyordum. O nedenle dedim ki, benim gibi bu işi yapmak isteyebilecek insanları bulayım, herkes 15’er dakika sahne alsın. Gezici bir komedi kulübü olalım. Böylece Kısmet Şov’u kurdum.

Siz başladığınız zaman komedi kulübü denebilecek yerler yoktu değil mi?
Bence hala yok. Komedi kulübünde bir gecede bir sürü komedyen sahne alır, tek bir şov olmaz. Çünkü bir saatlik gösteri çok iddialı bir şey, ancak çok iyi komedyenler bu işin altından kalkabilir. Bizde bu kısa gösterileri yapabileceğin devamlı bir mekân hala yok. Ama o zamanlar, tam anlamıyla bir komedi kulübü olmasa da, Old City vardı. Başladığımızdan bu yana bir sürü yer kuruldu bu işe katkıda bulunan, komedyen olmak isteyen bir sürü insan çıktı sahneye. Tabii bu işin aldatıcı bir tarafı da var bence, insanlar burayı bir sıçrama tahtası olarak görebiliyor, sonuçta son zamanlarda skeç komedileri çok revaçta. Ben biraz şairlik gibi bakıyorum stand up’a, ben buradan yırtar yürürüm diye düşünmüyorum. Hayatımı konuşarak kazanıyorum diyebilirim. 

Stand-up komedinin merkezine Amerika diyecek olursak, oradaki büyük figürlerin genelde ikinci bir mecraya da açıldıklarını görüyoruz. Seinfeld, Louis C.K., Late Night Show sunucuları…
George Carlin bu konuyla ilgili “Komedyenin ikinci bir formata ihtiyacı vardır,” diyor. Carlin için bu format kaydettiği plaklar olmuş, Seinfeld için önce sitcom şimdi ise ‘Comedians in Cars Getting Coffee’. Bu yıl benim yedinci sezonum, başka bir format için minimum 10 yıl gerektiğini hissediyorum. Aklıma gelen fikirler var, ama daha pişmeleri lazım. Zamanlama ve iklim de önemli şeyler. Şimdilik stand-up’ı hakkını vererek yapayım yeter.

 

Büyük komedyenlerin oturup kendi sanatlarını tartıştıkları ‘Talking Funny’ programından haberdarsındır muhtemelen. Birçok konuda uzlaşmalarına rağmen seyircinin eleştirel rolü ve ifade özgürlüğü konusunda uzlaşamıyorlar. Sen ne düşünüyorsun bu konuda?Başlangıçta bazı şeyleri daha kaba ve çiğ söylüyordum, yeni başlayınca bir safra atma ihtiyacı oluyor insanda. İlk önce biraz tortu çıkıyor mecburen. Şimdi sorumluluğun anlatıcı olarak bende olduğunu fark ettiğimden daha dikkatli ve ince anlatıyorum. Kaba bir dille gereksiz bir duvar örmenin ya da provokatiflik uğruna kendini söyleyeceğinden etmenin manası yok. O yüzden derdimi olabildiği kadar iyi ve temiz bir şekilde söylemeye çalışıyorum. Bunun dışında anlatımıma hiçbir müdahalede bulunmuyorum. Hatta kimi zaman sert bir konuyu temiz ve düzgün bir şekilde anlattığında daha da sertleşiyor. Bunlar haricinde seyirciden kaynaklanan bir sıkıntı başıma hiç gelmedi. Amerika’dakiler de Lenny Bruce, George Carlin gibi öncülerin kazandıkları bir özgürlüğün sefasını sürüyorlar zaten. Bizde henüz öyle dikenli telde yürüyüp el bombasının üzerine atlayan insan yok. Türkiye’de buna çok çok gerek olduğunu da düşünmüyorum açıkçası. Çünkü Türkçe mükemmel bir dil, imkânlarını doğru ve kıvrak bir şekilde kullandığın zaman birçok zorluğu aşabiliyorsun. 

Türkçe’nin mükemmelliğinden kastın nedir?
Türkçe, özellikle de İstanbul Türkçesi çok uzun zamandır kendini hem korumuş hem de zenginleştirmiş bir dil. Yolu İstanbul’dan geçen her millet bir iz bırakmış Türkçe’de, muazzam bir argo var. İyi konuşulduğunda güzel bir enstrüman gibi tınlıyor. Komedinin illaki vasat bir dille yapılması gerektiğini düşünmüyorum. Bence stand up için sıvı edebiyat denebilir.            

İnsanlar en çok nelere gülüyor? Popüler komedi hakkında ne düşünüyorsun?
Başta tasvip etmeyecek gibi göründüğümüz birçok şeye gülüyoruz aslında hepimiz. Bunun dışında mizahın nasıl yapılacağı tamamen komedyene kalmış bir şey. Dev gibi bir ülke ve gelenek var karşımızda, keşke daha farklı hikâyeleri daha çok duyabilsek. Popüler komediyle ilgili bir şikâyetim yok ama başka şeylerin azlığı konusunda hayıflanıyorum.

Aslında bulunduğumuz coğrafyanın çok çeşitli bir sözlü kültür geleneği var.
Genelde önce meddahlara bağlanıyor bizim iş ama en başta hicivcilik diye bir mevzu var. Nedim ve Nefi gibi asla geri adım atmamış, hayatını kelle koltukta, ona buna giydirerek kazanan sanatçılar var. Bazı insanlardaki komedi potansiyelinin sırf geçirdikleri hayatın güçlüğü nedeniyle heba olduğunu düşünüyorum. Mesela Can Yücel’in Woody Allen’dan bir eksiği yok. Ama 15 seneniz hapiste geçince mecburen başka bir adam oluyorsunuz.

Sahneye nasıl hazırlanıyorsun, evde nasıl bir mesain var?
Başta bir data toplama kısmı var. Sokaktan, internetten, kitaplardan...  Çalışma biçimim eskiye göre biraz değişti. Mesela bir konuyla karşılaşıyorum, ilginç bir konu ama aklıma onunla ilgili hiç komik bir şey gelmiyor. Oturup araştırmaya başlıyorum, ders çalışır gibi. Yeteri kadar üzerine düşünce muhakkak komik bir şeyler çıkıyor. Bu kadar çok çalışmam gerekeceğini hiç tahmin etmiyordum.

 

Sahnede yapacaklarını adım adım tasarlıyor musun öyleyse?
Yazılı metin yok kesinlikle. Sadece küçük notlar alıyorum, önemli olduğum bir iki cümleyi nasıl söyleyeceğim üzerine çalışıyorum. Onun haricinde bir insanın kendi anısını anlatması gibi bir içselleştirme yaratmak istiyorum. İki-üç saatlik bir malzeme havuzu var, her gösteride o an için güncel olan bir saati çıkarıp alıyorum. 

Zaman geçtikçe esprileri öldürmüyorsun yani.
Öldürmemeye çalışıyorum ama espriler donuk bir şekilde tekrar tekrar sahnede kullanılmıyorlar zaten. Bir metin alıp onu okuduğun zaman imkânsız, onun iyi olma ihtimali yok. “Abi hard disk silinmiş, o yüzden bu akşam gösteri yapamıyorum.” şeklinde ömür geçmez.

İnternette ortaya çıkan büyük kolektif bilinç ve onun ortaya attığı doneler hakkında ne düşünüyorsun?
Kendim için kötü laf esprileri bulmayı seviyorum mesela. Arada yeni bir şey bulunca internete girip bakıyorum kimse yapmış mı diye. Çoğu zaman yapılmış çıkıyor. Şöyle bir durum var, bu toplu gözlem, tespit durumu teoride işi zorlaştırsa da yeni işlerin orijinalliğini artırıyor. Kolaya kaçılmasını engelliyor. Normal insanın birçok şeyi işin ehli kadar yapabildiğini gördüğümüz bir çağda yaşıyoruz. Bu da bizim işimizi daha derinleştiriyor.

Bir yandan da internet sonrasında insanlar artık her şeyi çok daha kısaltılmış, sıkıştırılmış halde istiyorlar sanki. Bu nasıl etkiliyor senin işini?
Yani insanlar internette bir videoyu sonuna kadar izlemeyebilir ama karşıma gelirlerse ben onlara anlatırım. Sahne farklı bir şey. İnternette bile anlatılamayan, söylenemeyen şeyler var. Sahnedeki ilişki daha mahrem bir şey. 

Sen en çok nelere gülüyorsun, nelerden besleniyorsun?
Hayatta sahneye çıkmayacak, çok komik arkadaşlarım var. Onlarla antrenman yapıyorum. Profesyonellerin aşağı yukarı hepsini takip ediyorum ama en çok güldüğüm adamlar Seinfeld ve Patrice O’Neal. Form olarak hikâye çok sevdiğim bir şey, başucumda Sait Faik duruyor sürekli. Söz ekonomisi ve yoğunluk açısından şiire bakmaya başladım, Enver Gökçe okuyorum son zamanlarda. 

Deniz Alnıtemiz'in İstanbul Komedi Festivali kapsamındaki gösterisine bilet almak için tıklayın.

Yorumlar

0 comments