0 Beğen
Kaydet

Kimlere gülüyoruz? - Yazar Erman Çağlar

Uykusuz’daki haftalık yazılarına kahkahalarla gülüyorduk, üstüne bir de yanına Yavuz Günal, Ozan Akyol ve Hasan İnceler’i alıp YouTube kanalı KALT’ı kurdu. Erman Çağlar’la yazarlık, mizah ve ülkemizle ilgili lafladık.

Yazıların ilk kez Bülent Üstün’ün çıkardığı Fermuar dergisinde yayınlanmıştı değil mi?
Bursa’da psikoloji okurken başlayıp yıllardır gecekondu tarzında sürdürdüğüm bir sitem var, groagh.com. Vedat Özdemiroğlu Fermuar’dan ayrılınca bir boşluk doğmuş, o sırada derginin başındaki Bülent Üstün de benim siteyi görmüş. Bir yazıyı alıp koymuş dergiye, sonra beni arayıp haber verdi. Ondan beri hiç ara vermedim.

Bir yandan yazılar, bir taraftan Groagh... Bunlara bir de KALT eklendi şimdi.
KALT tamamen kolektif bir proje. Çıkan her şey dört kişinin onayından geçiyor, herkes yaratıcı sürece dâhil. Dergi yüzünden çok alışmışım yalnız çalışmaya, değişik bir deneyim oldu benim için.

İmzasız yayınlansa bile “Bu Erman Çağlar’ın yazısı,” denebilecek bir tarzın var. Uykusuz’daki yazılarının üslubu nasıl oturdu? Kimlerden etkilendin?
İlk Kemal Kenan Ergen’i okumuştum. Onun tarzı çok zahmetsiz gibi görünür, akıp giderdi. Atilla Atalay, Soner Günday’ın Orçun Künek’ini falan da severdim. Fasikül fasikül toplanmış dev bir Aziz Nesin külliyatı vardı bizde, bütün çocukluğum onu okuyarak geçti.

Sonra internet devreye girdi herhalde.
Evet, internetin çıkışına tanık olduk ve gördük ki burası bambaşka bir mecra. Bir de başlangıçta ufak bir mahalle gibiydi internet.

İnternetten daha ciddi basılı yayınlara geçmek zor oldu mu?
Düzenli yazmaya başladıktan sonra dergide epey bir edit süreci geçirdim. Başlangıçta çok yazamıyordum, onlar da pek orijinal olmuyordu. Zamanla işe yarar bir şeyler çıkmaya başladı. Düzenli yazmaya başlayınca tekrar eden temalara uyanıyorsun, güvenli bir zemin oluşmaya başlıyor. İnsanlar hep “O kadar şey nasıl başına geliyor?” diye soruyorlar. Başıma hiçbir şey gelmiyor aslında. Yazdığım her şey kurgu. Bir taraftan ortada bir macera da yok, işe giderken ne olabilirse onu yazıyorum. 

 

Stephen King kendi yazma sürecini bir tür arkeolojik kazıya benzetiyor. Keşfedeceği şeyden kendinin de haberi yok başlangıçta, sadece bir ipucu bulmuş.
Masaya oturduğumda elimde hiçbir şey olmuyor. Stephen King böyle demiş ama çekmecesinde bir kilo kokaini var bir yandan da. Bizde öyle bir şey de yok. Elimdeki notlara asla güvenemiyorum. Kolaylıkla çöp olabiliyor not aldığım doneler. Güvenebileceğim tek şey daha önce de yazı yazmış, bu işi en azından bir kere başarmış olmam. 

Gözüne çarpan, yazarken seni tetikleyen şeyler neler?
İnsanların hiç bıkmadan yaşamaya devam etmesi beni çok tetikliyor. Herkesin çok büyük dertleri, amaçları, davaları var ve bunlarla uğraşmak için de inanılmaz bir motivasyona sahipler. 

Sen de her hafta bir yazı çıkarıyorsun ama.
Herhangi bir şey için kendimde asla yeterli bir motivasyon bulamadım. Hala da çok şaşırıyorum bir şeyler yapabildiğim için. İnsanlar her gün bunun üstesinden geliyor.  Bu çabaya baktıkça “bu dünyanın ne neşesi bitecek ne de derdi.” diyorum içimden. Bir de kendini seyirci durumuna sokmak yazan çizen insanlar için kendini rahat hissetmenin bir yolu. Yazıyla uğraşan adam dışarda pek fonksiyonel olmuyor, ancak seyirci olunca biraz rahatlayabiliyor. 

Önünden geçip bakmak bile istemediğimiz onlarca şeyle karşılaşıyoruz. Senin yazılarında bu çirkinlik mizaha dönüşüyor.
Yüzeysellik ve çirkinlik Türkiye’nin en büyük kazanımları bence. Başka hiçbir yerde olmayan bir hava var. Ben bir de Babaeski’de doğup büyüdüğüm için 20.000 nüfusun kendini eylemesini de yakından gördüm yıllar içinde. Hiçbir şey yok. Meydanda bir tane Atatürk heykeli var, karşısında hükümet konağı. Heykel parmağıyla hükümet konağını gösteriyor, “Bakın evrakları oradan alıyorsunuz,” der gibi. İçeri giriyorsun duvarlara ‘nükleer saldırı esnasında yapılacaklar’ diye afişler asılmış. Keşke nükleer saldırı olsaydı. Çünkü o bize verilmiş bir vaat gibiydi: Hayatta bir şeyler olacak, hep böyle geçip gitmeyecek.

Bir de tespit mizahı diye bir kavram vardı, gücünü tamamen özdeşlik ve şahitlikten alan bir şey. Şimdi internet sonrası dönemde kolektif bilinç bu tespit denen şeyi öyle bir boyuta taşıdı ki, mizahçının başka bir şeyler yapması gerekiyor sanki.
O özdeşlik insanlar için hala kıymetli bence. Bir yandan da mizaha giriş gibi.  Bu kadarı yeterli geliyorsa orada bırakıyorlar zaten. “-Abi Demirel vardı. - Evet vardı” deyip oradan günlük mizah gıdasını alan çok adam var. 

 

Bunun üzerinde bir numara yapmak mı lazım?
Aslında hiçbir şey lazım değil. Neyle tatmin oluyorsan o yeterli. Benim kendime kurduğum düzen açısından öyle bir nostalji, tespit dünyasına dönme şansım yok.  

“Her hafta yazıyorum da kim okuyor bunları?” diye düşünüyor musun?
Düşünmesem devam etmek çok zor zaten. Fakat insanlarla konuştuğumda en çok duyduğum şey “Uykusuz çok güzel ama ben genelde yazıları okumuyorum,” cümlesi. “Sen ne çiziyorsun?” gibi sorular da çok soruluyor.

Yazılarının nasıl bir etkisi var sence?
Objektif olmam zor ama yazılarıma baktığımda bir anda içine girilebilecek bir şey gibi gelmiyorlar bana. Aynı şey KALT videoları için de geçerli, insanlar bilişsel bir direnç gösteriyorlar başta. “Bu ne böyle? Kim bunlara zaman ayırıp yapmış?” diyorlar. Ama sonra tekrar tekrar izlemeye başlıyorlar. Bizim istediğimiz de tam olarak böyle bir tortunun kalması, bir tür müşterekliğin oluşması.

Geçmiş yazılarını bulmak çok zor. Kitap planı var mı yakın zamanda?
Kitap için senelerdir yazılarla oynayıp duruyorum ama eski yazıları okuyunca biraz yabancılaşıyorum. Şimdi Ender Yıldızhan ile birlikte yaptığımız bir kitap var, o çıkacak yakın zamanda. Onu yapmak bana çok daha kolay geldi. Ne zaman kendi yazılarımı kitap haline getirmeye çalışsam “Bunlar zaten kaybolup gitsin diye yazılmış şeyler,” diyerek avutuyorum kendimi.

Çehov da haftalık mizah dergilerine yazarmış öykülerinin bir kısmını.
Haklısın aslında, en azından benim elimde kalması lazım. Çünkü eski yazdığım yazıları ben de bulamıyorum artık.

Sonra internet devreye girdi herhalde.
Evet, internetin çıkışına tanık olduk ve gördük ki burası bambaşka bir mecra. Bir de başlangıçta ufak bir mahalle gibiydi internet.

Erman Çağlar yazılarıyla her hafta Uykusuz’da, KALT videoları YouTube’da.

Yorumlar

1 comments
Arda Y

Abi dergiyi ihmal ediyoruz bazen, o yüzden geçmişe doğru bütün yazıları okumak çok istiyorum. Kitap için ağlanmamızın sebebi ahanda budur.