0 Beğen
Kaydet

Love, Hippies & Gangsters: Tek kişilik deneysel orkestra

Love, Hippies & Gangsters’ın üçüncü EP’si ‘Dazzled / Old Days’in yayınlanması vesilesiyle projenin arkasındaki isim olan Yiğit Bülbül'ü yakalayıp akıntıya karşı müzik yapmak üzerine lafladık.

Fotoğraf: Sine Büyüka

Yiğit Bülbül’ün kendisi Londra’da yaşasa da kulağı dünyanın dört bir yanında. Tek tabanca, dev bir orkestra gibi takıldığı projesi Love, Hippies & Gangsters adının hakkını veriyor; içinde Batı dışındaki dünyaya yuvarlak pembe gözlükleri ardından bakan hippilerin de, jilet gibi takımları çekmiş, sert 20. yüzyıl gangsterlerinin de ruhunu barındırıyor. Zengin bir orkestrasyon, Afrika ritimleri, oyun havalarının groove hissi, Spiritualized’ı andıran akıcı bir psychedelia ve tamamen içgüdüsel olarak müziğe sızdığı belli olan birçok referans daha... Tıpkı geleneksel bir müzisyen gibi anlık, duygulanımdan beslenen şarkılar yazıyor Yiğit Bülbül. Üstelik bunu müzik endüstrisinin zorluklarına göğüs gererek, tek başına yapıyor. Sözümüze güvenmiyorsanız Love, Hippies & Gangsters’ın kendi imkânlarıyla Bandcamp üzerinden yayınladığı yeni EP’si ‘Dazzled / Old Days’e bir kulak verin.

Yeni şarkılarda orkestrasyon iyice kalabalıklaşmış ama yine de tüm elementler eklektik bir şekilde değil gayet bütünlük içinde duruyor. Düzenlemeleri nasıl yaptın? İlerlediğin istikamette bu spektrum genişlemeye devam edecek mi?
Bana yabancı enstrümanları elime alıp onlarla oynamak en zevkli şey. O yüzden param neye yeterse, karşıma ne çıkarsa onu eve götürüp merakla kurcalamaya başlıyorum. Düzenleme değil de, körlemesine odamda el yordamıyla etrafa bakıp ne bulursam deniyorum önüne mikrofonu dayayıp. Hoşuma gitti mi? Tamam kalsın. Olmadı mı? Sil gitsin. Şu an odamda pek yer kalmadı gibi ama imkânım olursa genişlemeye devam edecek, evet.

‘Old Days’ ve ‘Dazzled’ parçalarında bir sürü fikir ve yaklaşım var. Her şeyi bir araya getiren maya ne senin için? Nasıl şarkılar yazmayı istiyorsun?
Beni meraklandıran, heyecanlandıran, biraz da zorlayan, ama dürüst şarkılar yazmak istiyorum. Çok da düşünmüyorum, çabuk çabuk bir şeyleri kaydedip bitirmek en anlamlısı. Yap, bitir, gitsin; gerekirse bir dahakine daha iyisini yaparsın.

Uzun zamandır Londra’da yaşıyorsun. Türkiye’den ayrılıp müziğin beşiği diyebileceğimiz bir yerde yaşamak batı merkezli olmayan müziklerle ilişkini nasıl etkiledi?
Çok iyi etkiledi. Yıllar içerisinde, batılı dev plak şirketlerinin PR bütçeleriyle kafamızda inşa ettiği o duvarların tepesinden atlamak çok ferahlatıcı, tavsiye ederim. Londra da bu açıdan en ilham verici şehirlerden biri, dünyanın her yerinden bir şeyler dinlemek-izlemek mümkün. Türkiye müziğine bakışım da bu sayede nihayet berraklaştı. Bir de sokakta tanıştığın ve apayrı kültürlerden gelen insanların kattıkları var, hem müzik anlamında hem de hayata dair. Nihayetinde dünya kocaman bir gezegen, meraklı olmamanın da bir mazereti pek yok bu devirde. Müzik, sadece o-bu-şu ‘cool’ dergide çıkan PR bütçesi kabarık gruplardan ibaret değil, dünyada kaydedilebilmiş hemen hemen her albüm internette bir yerlerde, bu çok değerli bir şey, meraklı olmak lazım.

 

 

Şarkıları sahnede deneyimleme şansı bulabiliyor musun? Bağımsız müzisyenler için nasıl bir ortam var orada? Post Dial günlerinin eski Türkiye’siyle kıyaslarsan nasıl farklılıklar var?
Eski Türkiye [gülüyor]...  Henüz değil, istediğim zenginlikte bir grup toparlamaya çalışıyorum bir süredir ama daha gerçekleştiremedim, çok vakit istiyor. Belki de vazgeçip daha minimal bir kadroyla, farklı bir sound ile sahneye atlarım ilk etapta, o daha olası bu şartlarda. Şu anda emprovize gruplarla sahneye çıkıyorum ya da oradan buradan topladığım plaklarla DJ’lik yapıyorum etrafta. Müzik ortamlarını kıyaslarsam pek bir fark yok aslında, insan her yerde aynı. Her şey biraz daha profesyonel, ama çok da değil. Ortalama kalite daha yüksek, ‘mış gibi’ yapan, yeteneksiz, arakçı bir grupsan pek şansın yok gibi çünkü sırf senin oturduğun sokakta senin gibi beş tane grup var. Bu gibi şeylerin dışında her şey benzer: Dışarı çıkıp, müzik dinleyip aksırana kadar içerek dünyevi dertlerini unutmaya çalışıyor insanlar.

Afrika, Brian Eno’dan Peter Gabriel’e bir dünya müzisyen için ilham kaynağı oldu. Senin referansların arasında da her zaman yer alıyor. Çok geniş ve muğlak bir tabir olsa da Afrika müziklerini senin için çekici kılan özellikler neler?
Güzel memleket; gidip görmek, yaşamak çok isterim bir gün. Afrika dediğin gibi çok büyük. Batısında apayrı ritmik dünyalar dönüyor katman katman; bazısı sambaya, bazısı rumbaya, bazısı funk’a hayat vermiş. Kıtanın ortasında çok ilginç, geleneksel gitar stilleri var. Doğusunun etkileşimleri ise ayrı bir zenginlikte, kuzeyi kısmen bizim müziğimize yakın. Naifliğini ve bakirliğini seviyorum Afrika müziğinin en çok. Acelesizliğini, tekrara dayalı yapısını ve kafasını da seviyorum, kafası çok güzel. Kayıtlar da inanılmaz, özellikle 70’lerdeki kayıtlar, davullar falan hoparlörlerden dışarı fışkırıyor.

Neil Young, “Rock müzik söz konusu olduğunda tüm gruplar ya Beatles’dır ya da Stones” diyor. Böyle bir kabulle yola çıkarsak bu isimlerden hangisine daha yakınsın sence?
Neil Young’ın ne kastettiğini anlıyorum, ama işte o biraz da sıkıntılı, tek boyutlu bir perspektif. Bilmem, iki grubun da belli dönemlerini çok seviyorum. The Stones, the Beatles’a göre daha ritim/groove odaklı bir müzik yapıyor ama Ringo da hiç fena davulcu değil, o açığı kapatıyor gibi. Deneysellikte, cesarette the Beatles önde. The Stones ise akranlarına öykünüp bir-iki deney yapıyor 60’ların ikinci yarısında, sonra kendileri bile ne yaptıklarını anlayamayıp güvenli sulara dönüyorlar hava kararmadan - ki o Brian Jones’lu deneysellik’ dönemleri benim en sevdiğim dönemleri.

 

“Nostalji tehlikeli bir kafa yapısı, o tuzağa düşmemeye çalışıyorum.”

 

Projenin ismindeki terimlerden bahsedelim mi? Arthur Lee’ye grubunun adının naifliğiyle ilgili bir soru sorduklarında, Love isminin kariyerinde göğsünü gere gere arkasında durabileceği az sayıdaki şeyden biri olduğunu söylüyor. Hippi saçları 40 sene önce Woolworths’te peruk oldu, klasik anlamda gangsterler de tarihe karıştı. Müziğinin nostaljik bir yanı olduğunu düşünüyor musun?
Terimlerin öyle çok özel bir anlamı veya mesajı yok ama bilinç akışını beğendim. Nostalji tehlikeli bir kafa yapısı, o tuzağa düşmemeye çalışıyorum çünkü kimseye hiçbir alanda bir faydası yok, ama bir yandan günümüzün standart pop veya rock müziğiyle de çok el ele yürüdüğümü söyleyemeyeceğim. Günümüzde denenmemiş şeyleri deneyen isimleri takip ediyorum, daha deneysel işleri.

Deneysel de çok muğlak bir kavram aslında değil mi? Yani halihazırda konuştuğumuz türlerin büyük bir kısmı ortaya çıktıkları zaman deneyseldiler, ama kısa bir zaman içinde norma dönüştüler. Senin deneysellikten, böyle işler üreten isimlerden kastın ne?
Doğru, oldukça muğlak bir kavram. Belki yukarıda kullandığım ‘denenmemiş’ kelimesi yerine daha düzgün bir kelime seçmem gerekiyor. Ama şunu söylemek lazım: Normlar da o kadar doğrusal bir eksende ilerlemiyor, dediğin gibi her deneysel iş 10, 15 sene içerisinde norm klasöründe yerini almıyor pek. Eğer öyle olsaydı hep ileriye giderdik, Stockhausen da 30 sene öncenin pop müziği haline gelirdi, ama öyle değil. Fakat 30 sene öncenin pop müziğinde belki Stockhausen etkilerini görebiliyoruz, banttan da olsa. Şöyle toparlayayım: Günümüzde farklı dönemlerin deneysel yaklaşımlarını farklı kombinasyonlarda birleştiren ve formüllere dayalı müzik yapmayan cesur isimler ilgimi çekiyor; ister ana akım pop olsun, ister uzay müziği olarak tarif edilsin.

‘Dazzled / Old Days’ ile üçüncü EP’yi de geride bırakmış oldun, her seferinde biraz daha konum değiştiriyor gibisin. Daha derli toplu ve uzun bir albüm fikri var mı ufukta?
Konum değiştirmek güzel bir şey, bir müzik dilinde veya türünde sabit kalsam çok sıkılırdım kendimden. Uzun albüm yapmak isterim tabii ama onun için de para ve zaman lazım. Kendimi kapatıp yazmam ve kaydetmem lazım hızlıca başka işlerle meşgul olmadan; yoksa haftada 50 saat saçma sapan işlerde para kazanmaya çalışıp, akşamları eve gelip uzun bir albüm kaydetmeyi denesem iki yılımı alır. O iki yılın başındaki ben ve sonundaki ben de apayrı noktalardan birbirlerine el sallarlar, o albüm de benim için dürüstlüğünü ve inandırıcılığını yitirdiği için çöpe gider.

Bir yandan da tamamen teknoloji ve piyasayla alakalı olarak albümün bir form olarak eski önemini kaybetmesi söz konusu. Kimseye eyvallah etmeyen fakat aynı zamanda sanatıyla hayatını kazanmak isteyen bir müzisyenin bu yeni çark içinde nasıl davranması gerektiğini düşünüyorsun?
Sanatıyla hayatını kazanmak diye bir şey var mı artık acaba? Çok nadirdir günümüz müzisyeninin canının istediği müziği yapıp, röportajlarda canının istediğini söyleyebilip aynı zamanda çok paralar kazanması... O yüzden o kimseye eyvallah etmek istemeyen müzisyen kardeşime para kazanırken keyif alacağı ve ruhunu çürütmeyen, bir zanaat bulmasını öneririm. Bahçecilik yapsın, tarımla, hayvancılıkla, marangozlukla uğraşsın veya çocuklar için kukla atölyesi açsın. Sanatından da bir şeyler gelirse onla da kendisine pahalı iç çamaşırları alır veya tuhaf bir yerlere tatile gider.

Love, Hippies & Gangsters'ın yeni EP'sini dinleyin

‘Dazzled / Old Days’i Bandcamp platformunda bulabilirsiniz.

Daha fazla

Yorumlar

0 comments