0 Beğen
Kaydet

Kalben röportajı

Her şey Sofar Sounds’ta ‘Sadece’ parçasını seslendirdiği performansıyla başladı. İnternetin ışık hızıyla hayatımıza soktuğu bu performansın videosu Kalben’i övgülere boğulan bir müzisyene dönüştürdü.

Videoları, telefonlarla kaydedilmiş amatör kayıtları, yaptığı cover’ları az play tuşu eskitmedi, az Facebook yolları aşındırmadı. Kalben daha tek bir profesyonel kaydı bile yokken bir anda herkesin dilindeydi. Daha büyük bir işe girişip bir albüm kaydettiğini, üstelik albümün piyasaya çıkmak üzere olduğunu öğrenince hemen kapısını çalıyoruz. Nağmeli bir ‘Helloooğğ’ ile karşılıyor bizi. Lionel Richie’nin ‘Hello’sundan sonra Adele’in şarkısından pek haz etmemiş, “Bu kadar güçlü bir sesi var, her şeyi yapabilirdi gidip Celine Dion mu olmuş? E yazık, bir tane var zaten ondan,” diye şikâyet ediyor. Biraz uyanık olmasak muhabbete kapılıp röportajı unutma ihtimalimiz çok yüksek, konudan konuya atlayan bir sohbeti var Kalben’in. O yüzden elimizden geldiğince albüm hakkında konuşmaya çalışıyoruz. Erekli-Tunç Stüdyoları’nda kaydedilen albümün prodüktörlüğünü Berkant Ali İncesaraç üstlenmiş, kendisi aynı zamanda albümdeki bas ve ikinci gitarları da çalan isim. Davul Haydar Onur Önder’e, klavye ise Mert Tunçmakas’a emanet. Hiçbir yerde yayınlanmamış şarkılardan biri olan ‘Ömür Geçmez’de Mabel Matiz’in sesini duymak da mümkün. Lafı fazla uzatmadan sözü Kalben’e bırakıyoruz.

Albümle başlayayım istersen.
Albüm süreci çok heyecanlı ilerledi benim için. Beklemediğin çıkışlar olur ya hayatta hep; Mabel’in Salon İKSV’nin beşinci yıl konserinde benimle şarkı söylemek istediğini öğrendim. O gün konserin kulisinde ileride menajerliğimi üstlenecek Engin Akıncı ile tanıştık. Aynı gün hem Mabel ile hem de Engin Abi ile tanışmış oldum.

Full bando bir albüm mü oldu yoksa yine tek başına gitarı kapıp öyle mi söyledin şarkıları?
Full bandodan kastın davul, bas, gitar, klavye ise evet öyle oldu. Tek başıma çaldığım halleri çok hamdı, Berkant’la birlikte müziği aranje etmeye başlamıştık. Zaten beş altı aydır tam kadro konser veriyoruz. Akustik performansları, solo konserleri epey azalttım. Madem o kadar saf ve ham bir şey o performanslar, bir kıymeti olsun artık. Tek başına çalmak için ayrı bir performans hazırlamak gerektiğini fark ediyorum. Grup çok şenlikli, tam bir rock ‘n’ roll işi; tek başına çalmak ise bir memur çocuğu sorumluluğu hissettiriyor.

Kayıt süreci nasıl geçti?
Stüdyoya kapanıp çok heyecanlı, eğlenceli bir süreçte kayıt yaptık. Airbnb’den stüdyoya yakın bir oda kiraladık. Enstrümanlarla altı kat çıkıp kayıt yapıyorduk. Rıza Erekli gelip şarkıları dinledi, onlara dokundu. Bir kere bile kavga etmedik stüdyoda. Aranje kısmı en zoruydu, çünkü yaptığın bir şeyin kanallara ayrıldığını görmek şok edici. Düzenlemeler fazla parlak ya da şatafatlı değil. Tüm şarkıların gitarları yeniden yazıldı. Çünkü albüm kaydında at biner gibi gitar çalınmıyormuş. Biz daha lo-fi seviyoruz, direkt kalpten konuşan bir şey olsun istedik.

Herhangi bir müzik eğitimi aldın mı?
Yok almadım. Aslında biraz çalışsam piyanoyu hatırlarım gibi geliyor. Bütün enstrümanlar için müzik yazabiliyorum ama bir yolunu bulup notaya dökmeden yapıyorum bunu. Bizim yaptığımız zaten bir nota müziği değil.

Sahneye çıkmaya biraz geç başladın değil mi?
Aslında yıllardır şarkı söylüyorum, bir yerlerde de çaldık. Daha önce biraz ek gelir olsun diye müzik yaparsın ya da birkaç şarkın birikmiş duyurmadan edemezsin. Bir arkadaşın kafe açar, gider ona yardımcı olmak için çalarsın. Şu an yaptığım bambaşka bir şey. Sürekli şarkı söylemeye başladıktan sonra sesimi fark ettim mesela.

Artık sadece müzik mi yapıyorsun?
Evet. Bir de çocuk kitabı yazıyorum ama o biraz ‘seni bırakmak istemiyorum yazarlık’ gibi bir şey. Bir yandan da şimdiye kadar yaptığım her şeyde biraz müzik varmış, onu fark ediyorum. Çünkü esasen yapmam gereken en başından beri buymuş. Garip bir yerini bulma hissi yaşıyorum. Utanmıyorum, hata yapabilirim, her şey kötü gidebilir, başarısız olabilirim. Nasıl böyle hissetmeye başladığımı anlamadım bile.

İzmirlisin değil mi?
Değilim. Bir yerli olma kültürü bana hiç gelmedi. Ankara daha farklıydı, eğitim için oradaydım. İskenderun doğumluyum, doğduğum yeri hatırlamıyorum bile, ama belli bir Akdenizli profilini kendime yakın buluyorum.

İstanbul dışında nerelerde çaldınız?
Bugüne kadar Ankara, Eskişehir ve Bursa’da grup olarak çaldık, İzmir’de ben tek başıma çaldım. Bursa ve Eskişehir’de o kadar eğleniyorlardı ki... Tabiri caizse kopuyorlardı. Zaten kitle o kadar eğlenince bambaşka bir şeyler oluyor. Biliyorum klişe ama bu da yalan değilmiş. Ama tüm konserler çok güzel, benim bugüne kadar zevk almadığım tek bir tanesi bile olmadı.

Kadın kelimesinin altı çizilerek başka kadın şarkı yazarlarıyla kıyaslandığın oluyor mu?
Kadın olunca bir olay oluyor değil mi? Aslında garip değil ben bir kadınım sonuçta. Feministim ama yalnızca eşitlikten yanayım. Çünkü erkeklere de çok kötü şeyler söyleyen bir dünyadayız.Eşcinsellere de translara da çok kötü şeyler yapan berbat bir dünya burası. Erkeklerle eşit şartlarda çalışabildikten sonra varsın bana kadın şarkı yazarı densin, çünkü sonuçta ben buyum.

Kendine yakın bulduğun müzisyenleri şöyle bir masa etrafına oturtacak olsan…Bu çok yaygın bir algı ama ben hiç öyle düşünmem. Beth Gibbons ile Nazan Öncel’i, Bob Dylan ile Orhan Gencebay’ı aynı bulutun içine koymadım. Herkesi aynı balonun içine almanın âlemi yok. Sahneye çıktığında herkes biricik hisseder, ama insanlar kibirli der diye bunu açık açık dile getiremezler. Aslında bu kibir değil; sırf aynı enstrümanı çalıyor, sırf şarkı yazıyor diye herkesi birbirine benzetmesek olmaz mı yani?

Müzisyenlerin sponsorlara mecbur kalması konusunda ne düşünüyorsun?
Sonuçta New York’un en yetenekli ressamı da şu an bir sponsora sahip. Dünyada yetenek avcısı olan çok zengin insan var. O kadar paran var ama sen bu parayı sınırlı bir yerden elde etmişsin. Belki canları sıkılıyordur. Çok üzgünüm biraz ayrımcılık gibi olacak ama iyi ki çok zengin büyümemişim diyorum bazen. Benim için iyi olan buydu yoksa bazı şeylerle ilgilenmeyebilirmişim, bozulurmuşum gibi geliyor. 

Neler dinliyorsun?
Supertramp dinliyorum, mükemmeller. Fatboy Slim, Queens of the Stone Age, Lhasa de Sela, Calexico… Yeni ve hip değil diye eskilerin hazinelerine de kendimi kapatmıyorum. Rap ve R&B de çok seviyorum. Popta Adele, Ariana Grande, Ed Sheeran gibi isimleri dinlemeye mecbursun zaten, istemesen de maruz kalıyorsun. Maruz kalmayı olumlu anlamda kullanıyorum ama.   

Türkçe alternatif müzik yapan kitleden kimleri seviyorsun?
Nilipek, Yok Öyle Kararlı Şeyler, Yüzyüzeyken Konuşuruz… Tek tek sayıp anlatmayayım, biraz hadsizlik gibi geliyor. Hepsi çok zor bir şeyi başarıyor, kendilerini o kadar iyi ortaya koyuyor, kitlelerini öyle iyi buluyorlar ki bana gerek yok. Onlardan bahsetmek yerine 60’larda rahmetli olan ilk caz vokallerimizden Sevinç Tevs hakkında konuşmayı tercih ediyorum.

Başkalarıyla bir şeyler yapmayı düşünüyor musun? Düet ya da iş birliği gibi mesela.
Biriyle bir şey yapmadan önce “Acaba bunu ben tek başıma yapar mıyım?” diye soruyorum. Öyle çocuksu bir tarafım var. Ortaklıklar elbette çok güzel ama ondan önce biraz daha kendi yapabildiklerimi görmek isterim.

Yorumlar

0 comments