The Comet Is Coming: Danalogue the Conqueror röportajı

17 Aralık'ta Salon İKSV sahnesine konuk olan The Comet is Coming projesinden Danalogue the Conqueror ile konuştuk.

Son zamanlarda İngiltere caz sahnesine dair heyecan verici her işte parmağı olan Shabaka Hutchings’in Sons of Kemet ve Melt Yourself Down’dan sonraki projesi The Comet is Coming, Sun Ra’dan devraldığı Afrofuturism bayrağını başarıyla dalgalandırıyor. 17 Aralık'taki Salon İKSV performansı öncesinde ekipten Danalogue the Conqueror'ı sorguya çektik.

Shabaka’nın saksafondan çıkardığı sesler çok kendine özgü, çok farklı. Bu sound’a nasıl karar verdiniz?
İlk olarak, kayıtlar sırasında en çok önem verdiğimiz şey çalgılardan tam olarak arzuladığımız sesleri alabilmek. Bunda enstrümandan, çalma pratiğimize her şeyin etkisi var. İkinci olarak şarkılarımızı kendimiz kaydediyoruz. Biraz garip, mistik bir çalışma şeklimiz var. Amplifier’lar, analog efektler, reverb’ler… Aklımıza gelen her aleti ve imkânı insanın içinde bir yerlerde yatan yoğun sesi yakalamak için kullanabiliyoruz.

Bu yıl yayınlanan ilk albümünüz ‘Channel the Spirits’in güçlü bir tematik yapısı var. Bütün bu kozmoloji, bilim kurgu ve mistik yapı ne anlama geliyor? Nasıl bir anlatı kurmak istediniz?
Mitolojiler, anlatılar, kavramlar; bunların hepsi içinde yaşadığımız gezegendeki varlığımızı anlamlandırmanın yolları. Geçmişimizi, varlığımızı ve geleceğimizi bunlar aracılığıyla anlıyoruz. Bilim kurgu ise politika, toplumsal cinsiyet ve ırkçılığı şaşırtıcı metaforlarla işleyebildiğin büyüleyici bir tür. Bilim kurgu yardımıyla zamanın ruhuna ve baskın normlarına kafa tutabilirsiniz. Evren ise son derece gizemli ve büyük bir enerji barındırıyor. Tüm bunların bir araya gelerek müziğe kanalize olması, bizim kendi varoluş krizimizle baş edebilmemize yardımcı olup gündelik hayatlarımıza devam etmemizi sağlıyor.

Albümün ilk şarkısı ‘The Prophecy’ (kehanet) son şarkısı ise ‘End of Earth’ (dünyanın sonu). Böyle bakınca kıyameti anlatıyormuşsunuz gibi görünüyor. Niyetiniz bu muydu?
Müziğimiz dinleyicinin kendi hikâyesini yaratabilmesi için her zaman kasıtlı olarak biraz soyut bırakılan bir anlatıdır, çünkü zihinlerimizin kavramları birbirine bağlamak konusunda tekinsiz ve gizemli yöntemleri var. Buna müdahale etmek istemiyoruz. Fakat albümün her yerine sirayet etmiş bir kıyamet hissi olduğunu da inkâr edemem.

 

 

Müziğinizden bahsedilirken en çok başvurulan referans noktası Afrofuturism. Sun Ra ve Funkadelic gibi isimlerin üzerinizde nasıl bir etkisi oldu?
Bu isimler bize müziğin yaşadığımız dünyayı ve kainatı keşfetmek için yola çıktığımız bir macera olduğunu öğrettiler.

Son zamanlarda caz müzisyenlerini sıklıkla hip hop albümlerinde duymaya başladık. BadBadNotGood’un Ghostface Killah ile yaptıkları ya da Kamasi Washington’ın Kendrick Lamar’ın müziğine katkısı ilk aklımıza gelenler. Hip hop ve caz arasındaki bu ilişki hakkında ne düşünüyorsun?
Akustik müzik icra eden sanatçıların ana akım hip-hop sahnesinde boy göstermeleri olumlu bir şey. Alternatif hip-hop’ta bu unsurları uzun zamandır görüyoruz aslında, mesela birçok Outkast albümü böyledir. Şimdi ise tüm bunlar daha fazla göz önünde oluyor. Bundan da gayet memnunuz.

Her biriniz farklı projelerde çalıyorsunuz. Nasıl bir araya geldiniz?
Dan ile Shabaka’nın diğer grubu Sons of Kemet’i izlemeye gittik bir gün ve aklımız çıktı. Sonra Shabaka, Dan ve benim birlikte çaldığımız Soccer96 grubunu izledi. Bir gün saksafonunu da getirdi ve birkaç parça çaldık birlikte. Yakaladığımız uyum hemen heyecanlandırdı bizi. Sonuç ise ‘Channel the Spirits’ oldu.  

Mercury Ödülleri’ne aday gösterildiniz. Bunun sizin için önemi nedir?
Hem büyük bir sürpriz hem de büyük bir onur. Kayıtlarımıza stüdyoda deneyler yapan üç arkadaş olarak başlamıştık, bu açıdan bir grup olarak kabul görmek oldukça sevindirici. Bu adaylık kendi çemberimizi kırıp daha fazla dinleyiciye ulaşmak için bir imkân.

Ana akım dinleyicilerin müziğinize tepkileri nasıldı?
Şaşırtıcı derecede olumluydu. Ticari radyolardan deneysel kanallara bin türlü yerde çaldık. Dolayısıyla birçok farklı türün kavşağında bulunduk. Sanırım ana akım dinleyicisi bizim kafayı yemiş tipler olduğumuzu düşünüyor. Bir açıdan bakınca hakikaten öyleyiz.