Ali Perret’s DU.DU odağında göç olan enternasyonal bir proje

Ali Perret’s DU.DU vesilesiyle bir araya geldiğimiz Perret ile yeni projesinin yanı sıra ailesinden, gençliğinden ve müzik dünyamızdan bahsettiğimiz, İstanbul ve New York’u karşılaştırdığımız bir sohbete giriştik.

AliPerret
1/3
Uygar Önder
2/3
Arzu Göknar
3/3
Time Out editors |
Advertising

Ali Perret’s DU.DU. tam bir dünya karması. Adeta bir yıldızlar takımı. Bu ekip nasıl bir araya geldi?

Suren ile İstanbul’dan arkadaşız. Farklı tarzlarda müzik yapıyoruz. Bir gün “Niye beraber çalmıyoruz?” dedik. O sıralar Arzu Göknar ile beraber Bodrum’da Pannonica adlı bir caz performans alanımız vardı. Orada üç akşam Suren ile konser verdik. Hoşumuza gitti ve grubu büyütmeye karar verdik. Suren, “İzmir’de çok iyi bir perküsyoncu tanıyorum, Berkant Çakıcı,” dedi. Ben de beraber caz çaldığımız, benim gibi Berklee College of Music’ten mezun, aynı zamanda bu bölgenin etnik müziğini iyi bilen Yunanlı müzisyen arkadaşım kontrbasçı Apostolos Sideris’i aradım ve grubu oluşturduk. Bu ana gruba ek olarak albüm kaydı sırasında gelenekselci ve çağdaş caz tarzlarını harmanlamak için, iki tarzı da iyi bilen Oğuz Büyükberber’i Amsterdam’dan ve en genç üyemiz Giannis Poulios’u Selanik’ten ekibe dahil ettik. Ardından grubun kişiliğini oluşturmak için çalışmaya başlayıp repertuvarı hazırladım.

 Bu projeyi diğer işlerinizden ayıran nedir? 

Gizli olarak bu toprakların kültürünü taşıyor olsam da etnik çalışmalardan uzak durdum. (Caz müziğini takip eden müzikseverler tarafından, caz müzisyenlerinin en etnik duruşu Coltrane’in son yılları gibi değerlendirilebilir.) Bu değerli müzisyenlerle bir araya gelip, yaratmak ve benim piyanodaki özgür armonilerime uyum sağlamaları en önemli etken böyle bir çalışma yapmamda. Hepimiz farklı etnik kökenlerden geliyoruz ve müzik dilinde buluşuyoruz. 2015 mülteci trafiğinin en yoğun olduğu yıllardan biriydi. Albümde güney sahillerinde ve Yunan adalarında bizzat gördüğüm mültecilerin durumu ve insanlık dramını müzikal olarak anlatmaya çalıştık. Özellikle, 2015 yılının yaz aylarında, mültecilerin durumuna şahit oldum. Grubumuzdaki her müzisyen bu yaşananları en iyi şekilde anlayacak ve anlatabilecek insanlar. Albüme adını veren ‘On the Move’ parçasını da, tüm zamanların mültecilerinin yaşadıkları için yazdım.

 Müzik aşkınız aileden geliyor. Nasıl bir ailede büyüdünüz, ailenizin kozmopolit yapısı sizi nasıl etkiledi?

Annem, Robert College’ı yani o zamanki adıyla Arnavutköy Kız Koleji’ni bitirdikten sonra İstanbul Belediye Konservatuvarı Şan bölümünde klasik müzik eğitimi görmüş. Babam New York’lu. Ressam ve bilim insanları çıkartmış bir aileden geliyor ve sanata meraklı. Büyük amcam Frank Alvord Perret, 1800’lü yıllarda asansörler için elektrik motoru ve aküyü geliştiren kişi. İlk elektrikli arabayı yapanlardan. 17 yaşında Brooklyn’de mühendislik okulundan ayrılıp Edison’un yanında çalışmış bir süre. Geliştirdiği motorlar asansörlerde kullanılmaya başlanmış. Daha sonra her şeyi Otis’e satıp Avrupa’ya gitmiş. Volkan bilimcisi olmuş. Evde müzik ve sanat ile iç içe entelektüel bir ortamda büyüdük. Müzisyenler, sanatçılar, bizim eve uğrarlardı. Evimizde başta klasik müzik olmak üzere caz, rock müzikleri çalınırdı. 60’lı yıllarda ve 70’lerin başında, müzik çok renkli ve enteresan bir dönemindeydi. İlkokul yıllarında okula gitmeden önce, annem her sabah klasik bestecilerin orkestra eserlerini çalıp, kardeşimle beni bilgilendirirdi. Bu benim için bir nevi müziğe başlangıç eğitimi olmuştur.

  İlhan Usmanbaş gibi özel hocalarla çalışma şansınız olmuş. Size nasıl bir katkısı oldu konservatuvar eğitiminin? 

Konservatuvar eğitiminin, zamanının çok gerisinde olduğunu düşündüğüm için olumlu bir şey söylemem mümkün değil ama ben yine de şanslıydım. İlhan Usmanbaş gibi muazzam bir hoca, kompozitör ve entelektüel sanat insanından ders aldım. Çölde bir vaha gibiydi. Ayrıca Ahmet Yürür, Selman Ada bana yol gösteren çok değerli hocalarımdı. Konservatuvarda 10 yıl okudum ve kompozisyon bölümü yüksek ikiden ayrılıp Amerika’ya okumaya gittim Eylül 1980’de. İki hafta sonra, Türkiye’de 12 Eylül darbesi oldu.

 Cazla tanışmanız nasıl oldu?

12 yaşında müzik eğitimine başladıktan altı ay sonra klasik anlamda besteler yapmaya, müziğin yaratıcı kısmıyla ilgilenmeye başlamıştım. Zaten evde caz da çalındığından, bu tür beni kendine daha çok çekmeye başladı. Bir iki yıl içinde piyanoda blues’a yakın doğaçlamalar yapar hale geldim. Konservatuvarda caza meraklı arkadaşlarla bir araya gelerek bolca analitik dinleme yapar ve bazen kaçak olarak jam yapmaya çalışırdık. Konservatuvarda caz çalmak yasaktı. Birçok kez başım ağrıdı bu yüzden. Annem, Brooklyn’de doğduğumda ismime karar verilirken orkestra şefi olmamı hayal etmiş. Bu yüzden Eugene Ormandy’den esinlenmiş ve adımı Eugene Ali Perret olarak belirlemişler. Anneme, caz müzisyeni olacağımı söylediğimde pek hoşuna gitmemişti. Elitist yaklaşımla salon insanı olmamı istedi ama ben halkçı oldum. Amerika öncesi genel problem, caz çalabilecek ortam ve teori, armoni gibi konularda kısa yolu gösterecek müzisyen olmayışıydı. Amerika’da bu eksiği kapatmak için çok çalışmam gerekti. Bazen günde 12, 14 saat çalışıyordum. Sadece aralarda yemek yiyor ve uyuyordum. Bu çalışmanın neticesinde sürmenaj oldum.

 Türkiye’ye döndükten sonra 80’lerde hemen müzik dünyasının içine girmişsiniz. 80’lerde İstanbul’un caz sahnesi nasıldı?

1985’te Türkiye’ye döndüm. Döner dönmez canlı müziğin içinde yer aldım. 80 öncesinde caz dinlemeye gittiğimizde, ağabeyimiz olan müzisyenlerle arkadaşlık kurup, onların caz bilgilerinden de faydalanmaya çalışırdık. Neşet Ruacan, Onno Tunç, Erol Pekcan gibi isimler vardı. Bizim dönemden de zaten arkadaşlarım olan Selim Selçuk, Arto Tunçboyacıyan, Erkan Oğur, Yaz Baltacıgil, İmer Demirer aslında gitmeden önce tanıdığım arkadaşlarımdı. Zaten Türkiye’de bir avuç caz müzisyeninden oluşan bu camianın, döndüğümde doğal bir parçası oldum. Gelir gelmez İstanbul Caz Dörtlüsü’nü kurdum ve öğrenciyken yaşadığım imkansızlıkları ortadan kaldırmak, bilgilerimi paylaşmak için caz dersleri vermeye başladım. Aslında akademisyen olma fikrim yoktu. Ama eğitim eksikliği yüzünden 30 yıldır müziği öğrenmek isteyenlere yardımcı olmaya çalışıyorum. Günümüzde de çağdaş müzik eğitimi çok kısıtlı olduğundan büyük bir eksiklik var. Bu açığı kapatmak için projeler geliştiriyorum. 60-70’li yıllarda İstanbul’da kaliteli canlı müzik dinleyebilirdiniz. Bar ve kulüplerde zamanın ruhuna uygun güzel müzikler çalardı. 12 Eylül sonrasında birkaç yıl sıkıntılı geçmiş olsa da 83’ten sonra hafifçe canlanmaya başlamıştı. 85’te geldiğimde haftanın altı günü çalıyor, İstanbul Caz Dörtlüsü ile konserler veriyorduk. Kulüpler doluyor ve insanlar müziğe, sanata vakit ayırıyordu. Bence en iyi dönem 93-2000’ler arasıydı. Bu dönemde sadece canlı müzik değil diğer çağdaş sanatlar da parladı ve yükseldi. Sonrasında ise düşüşe geçti ve bu günlere geldik. O dönemde beslendiğimiz kaynaklar, çaldığımız müzik tarzından dolayı Batı merkezliydi. 85’ten itibaren yurt dışından gelen grupların konserleri, festivaller, çalacak mekanlar ve keyif alan dinleyici, motivasyonumuzun en önemli parçalarıydı.

    Halis muhlis bir New York’lu olarak İstanbul ve New York’u karşılaştıracak olsanız bu iki şehrin bir müzisyeni besleme biçimlerini nasıl tasvir ederdiniz? 

Sadece benim gözlemim değil, New York’tan İstanbul’a ziyarete gelen müzisyen arkadaşlar ve diğer New York’lu misafirlerimiz, 24 saat yaşayan canlı ve hareketli şehir yaşamını benzetirler birbirine. İstanbul’da bir süre yaşamaya karar vermiş yabancı müzisyenler için değerli kaynaklarımız var. Osmanlı ve Anadolu, Orta Doğu ritimleri, makamlar, komalı seslerin kullanımı gibi. Gerçi dünyanın her köşesinden gelen insanın yaşadığı New York’ta Balkan, Yunan, Orta Doğu, Anadolu müziklerine erişmek zor değil. Ayrıca müzisyenlerin en iyilerini dinleme ve onlardan ders alma imkanınız var. Son 10 yıldır İstanbul sanat konusunda maalesef bir çöl ve her konuda olduğu gibi sanatta da tutuculuk yaygın. Benim için motivasyon, yaratıcılık ve üretme enerjisi New York’ta çok yüksek. İstanbul ise şimdilerde enerjinizi aşağıya çekiyor. Bir caz müzisyeni için İstanbul artık cazip değil.

 Caz dışında neler dinliyor, nerelerden besleniyorsunuz?

Ben müziği iyi ve kötü, yani sanat ve eğlence müziği olarak ayırırım. Müziğin sanat kolu ile ilgileniyorum ama bazen eğlence de gerekiyor. İyi yapılmış, emek harcanmış, detayları oya gibi işlenmiş her tür müziği dinlerim ama bana sürprizli ve enteresan gelen çalışmalar daha çok ilgimi çeker. Romanın sonunu bilerek okumak nasıl sizi hikaye içinde sürüklemezse, müzikte az sonra ne geleceğini tahmin etmek de beni pek açmıyor. Gerçek sanatçılar sadece müzikten beslenmiyor. Görsel sanatlar, edebiyat, sinema, mimari gibi diğer sanat dallarından da etkileniyorlar. Ayrıca doğanın da önemli etkisi var sanatsal beslenmede. 

 Bir de deniz tutkunuz var. Müzik ve deniz birbirini besliyor mu?

İkisi de çocukluk aşkım. Çocukluğumda ailem, yazları Burgaz Ada’da deniz kenarında ev kiralardı. Babam bana ufak bir kayık hediye etmişti. İki tutkum da o zamandan beri kesintisiz sürüyor. Önceliğim her zaman müzik ama yaz mevsiminde en az dört ay denizde oluyorum. Doğa ile baş başa kalmak içinize dönmenizi, doğaya ve çevreye saygı göstermenizi, doğanın kudretini anlamanızı sağlıyor. Denizde geçirdiğim zamanlar yeni sanatsal fikirlerin filizlenmesini, yaratıcılığımı ve üretimimi artırıyor. Bu yüzden yaratıcılıkta, geçici olan tükenmişlik sendromu sorununu hiç yaşamadım. Biraz piyanodan uzak kalıyorum ama özlemle ona geri dönmek ve taze fikirlerle gelmek daha önemli benim için.

Ali Perret’s DU.DU, 12 Ocak, Borusan Müzik Evi, 21.00, 25-50 TL

 

Advertising