Ozan Tekin © Begum Kocum

Yaşlı bir piyanoyla geçmiş muhasebesi

Ozan Tekin’le bizi yine ters köşede gafil avladığı yeni albümü ‘Anarya I’i, ölümden dönen piyanoları, göçmenliği ve ahir zamanları konuştuk.

Mehmet Ak
Advertising

Tuhaf zamanlardan geçiyor, bir yerden başka bir yere; bir çağdan başka bir çağa göçüyoruz sürekli. “Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” tabirine o kadar sık maruz kalıyoruz ki devamlılık arz eden bir “eskisi”nin varlığından emin gibiyiz. Oysa her aklıselim insan öyle bir geçmişin pek de var olmadığını kolayca sezebilir. Ozan Tekin ne kendi hayatıyla ne de müziğiyle hiçbir fikrisabite kök salamayan bir sanatçı; kendisi de müziği de hep bir göç halinde. Seyrek Rifat’tan bir şarkıyı ve ‘Pillars of Salt’taki deneylerden birini yan yana koyun, demek istediğimizi daha iyi anlayacaksınız. Bizi yine şaşırtmayıp yeni çalışması ‘Anarya I’ ile derin bir soluk alıp bu hızlı çağla serinkanlı bir diyaloğa giriyor. Bir piyano etrafında şekillenmiş, birbirine bağlı beş enstrümantal parça ve tek bir uzun göç hikayesi var ‘Anarya I’de. Uzun zamandır Almanya’da yaşayan Tekin’le bir araya gelip albümün hikayesini onun ağzından dinledik.

Anarya-I-Artwork © Basak Unal

Albümü bir haftadır, günde en az birkaç kez dinliyorum. Bir önceki kaydını düşündüğümde benim için hem şaşırtıcı oldu, hem de bir miktar sağlık getirdi. Bir önceki albümde bir kıyamet rapsodisi yaptığından bahsetmiştik. Şimdi dönüp bakınca iyi günlerimizmiş dediğimiz zamanlarda yayınlanmış, daha kaotik ve katmanlı bir işti.  O zamandan bugüne sıkıcı bir kıyamet geldi çattı hakikaten. Her şey biraz daha karanlığa, daha doğrusu kalın bir sisin ardına gömüldü. Ve sen çok daha iyimser, yumuşak parçalarla çıkıp geldin. Hem bu keskin dönüşten, hem de bunu karantinaların, kapatmaların ortasında gerçekleştirmiş olmandan bahsedelim mi biraz?

Açıkçası ben ‘Pillars of Salt’tan sonra ambient ile IDM arasında gidip gelen, yine biraz karanlık sularda yüzen ama bir yandan da daha fazla beat barındıran dans müzikleri yapmakla meşguldüm. Ta ki pandemi ortaya çıkana kadar. Pandemi ile beraber elektronik müzikte derinleşmeye çalışan tarafım tamamen durdu, ben de bir süre ne yapacağımı bilemedim. Sonra geçen Ağustos karşıma eski ve bakımsız bir piyano çıktı. Sesi o kadar karakterli ve güzel geldi ki onu alıp stüdyoma taşıyıp aylarca tamir etmeye çalıştım. Pandemi olmasa sanırım bütün bunlar olamazdı çünkü ben bu piyanoyu anlamak ve tamir etmek adına normal bir zamanda böylesine bir vakit ayıramazdım. Piyano kullanabileceğim bir hale gelince de onunla halihazırda piyano için yazdığım parçaları kaydetmeye başladım, üstüne piyanonun kendisi ile de yeni parçalar ortaya çıktı. Dünya yıkılsa duyamayacağım, üstünde mültecilerin yaşadığı koca bir bloğun altında bodrum katındaki stüdyomda aylarca kayıtlar yaptım ve bu kayıtları seri EP’ler ve sonunda bir albüm olarak sunmak istedim.

Son iki buçuk senedir o stüdyoda zaten epey izole bir zaman geçiriyordum fakat bu piyanonun gelmesiyle dışarıda olup bitenden sanıyorum eskisine göre çok daha fazla kendimi soyutlamış oldum. Zaten dışarıda hep aynı gün yaşanıyordu. Bu süreçte piyano tamiratıyla uğraşmak ve piyano çalmak hem müzikal anlamda hem de düşünsel anlamda beni basitleşmeye ve sakinleşmeye itti, biraz olsun sağlık getirdi diyebilirim. Bu sakinliğe de yıllardır ihtiyacım varmış doğrusu. Hem kişisel tarihimde yaşadığım bazı zor süreçler olsun, hem üstünde doğduğum coğrafyanın önlenemez yozlaşmasına ve adaletsizliğine yıllardır tanık olmak olsun, bütün bunların yarattığı ve yıllardır süregelen kaos, huzursuzluk ve tükenmişlikle bireysel olarak başa çıkabilmenin yollarından biri sakinlikten geçiyor sanırım.

Çok büyük bir göç katarının bir halkası olarak yaşıyoruz. Birkaç nesil öncesine baktığımızda taşradan şehre, oradan metropollere, başka ülkelere savruluyoruz. Her nesil bir öncekinden farklı bir mekanda, farklı işleyen bir çağda yaşıyor artık. Bu durum biraz da geri dönüşsüz, kabullenip başa çıkmamız gereken bir şey. Senin parçalarında bu anlamda bir nostalji ya da melankoli hissinden çok bir hesaplaşma ve uzlaşma hakim sanki. Geçmişin çekim gücüyle başlayıp yurtsuzluğun idrakiyle sonlanıyor. Bu süregiden göç hali seni nasıl etkiledi, nasıl harekete geçirdi?

Sorarken bir yandan benim yerime cevapları veriyorsun gibi Mehmet. Yaşadığımız zamanın sürekli her konuda gelişme ve hep daha iyisine ulaşmayı dayatması, olduğumuz yerde uzun süre durmamıza izin vermiyor. Bu hal hele ki ‘gelişmekte olan’ Türkiye gibi bir coğrafyada daha hızlı ve hırçın bir şekilde gelişiyor ve toplumsal hafıza denilen şey oluşamıyor çünkü hiçbir zaman yeteri kadar olgunlaşamıyor. Bu duraksız kargaşadan nasibini almış ve daha iyi bir hayat yaşama hayaliyle Türkiye’yi terk etmiş bir sanatçı olarak bütün bu gelişme ve iyileşme zorundalığı dayatmasının son zamanlarda artık benim üstümde pek çalışmadığını, kendimi zaman zaman geçmişe dönüp acaba şu zaman işler daha mı iyiydi, daha mı kolaydı diye sorarken bulduğumu fark ettim. Öte yandan yaşadığım yere ait hissetmeme hali Türkiye’de başlayıp göçmenlik yıllarımda iyice büyüdü. Bir yere ait ve yerleşmiş olmanın hayalini kurup, bunun için mücadele edip günün sonunda bunun gerçekleşemediğini görüp hayal kırıklığına uğramaktan sıkıldım ve bunun yerine bir yere ait olamamayı kabul ettim. O günden beri çok daha özgür hissediyorum.

Piyano hikayesine gelmek istiyorum. Nesnelerin sembolik değerinin çok yüksek olduğu bir çağın sonlarında doğduk. Şimdi ise neredeyse her şeyin elle tutulmaz, soyut bir şekilde deneyimlendiği bir zamanda yaşıyoruz. Senin duvar piyanosunu keşfetme, onunla bağ kurma ve albümü onunla kaydetmen nasıl gelişti?

İşte o çağın en azından iyi ki sonunda doğmuşuz ve ben nesnelerle sembolik ve somut bağlar kurmayı iyi kötü deneyimlemişim çünkü bu benim çocukluğumdan beri hâlâ çok heyecanlandığım ve çok sevdiğim bir durum. Ne şanslıyım ki duvar piyanosuna ilk kez beş yaşında dokundum ve o zamandan beri müzikle ve o tuşlarla karşı koyamadığım bir ilişkim var. Fakat bu albümü kaydettiğim piyanonun karşıma çıkması ve onunla bu albümü kaydetmem aslında bayağı tesadüf oldu. Bir arkadaşımın tanıdığı evinden çıkacağı için evinde dekor olarak duran duvar piyanosundan kurtulmak istemiş ve bana bunun haberi geldi. Genellikle o kadar eski piyanolar kurtarılamayacak durumda oluyorlar ama bu piyanonun ilk gördüğüm andaki sesi beni çok etkiledi ve cahil cesaretiyle tamir olabileceğine inandım ve stüdyoma taşıdım. Öncesinde bir piyano tamircisi çağırdım ama burnundan kıl aldırmadı ve tamir etmek istemediğini, bu piyano için değmeyeceğini söyledi. Ben de daha iyisinin elimde olmadığını ve yine de bu piyanonun tamir edilebileceğine inandığımı söyledim. Günün sonunda iş başa düştü ve ben zaman içerisinde onu ufak ufak tamir etmeye başladım, hatta akort yapmayı da kendi başıma öğrendim bu zaman içerisinde. Piyano fiziksel olarak bir nebze olsun toparlanınca da hem bir kenarda olan parçalarımı hem de bu piyanoyu bulduktan sonra ortaya çıkan parçaları bu piyanoyla kaydetmiş oldum.

Albümü tanımlamaya çalışırken kullanılabilecek iki sıfat geliyor akla, modern minimal ve ambient. İlkinden başlarsak, John Adams ve Steve Reich gibi melodiyi arka plana atmayan, tekrarları ve türbülansı melodinin akışı içine yediren bestecilerle akraba bir ses var. Piyano başına oturduğunda neoklasik parçalar bestelemek gibi bir niyetin var mıydı?

Müzikte tekrar, besteci olarak beni yer yer sıkan bir durum ve tekrarı başta kendime sıkıcı hale getirmemek adına bozmaktan keyif alıyorum. Tabii ki müzikte aynı yere dönmenin ve onu vurgulamanın da önemi yadsınamaz. Dinleyici olarak bir melodiyi veya armonik yapıyı tekrar duymak istemek çok içgüdüsel bir beklenti ama benim bu beklentiye beklenmedik bir karşılık verme açlığım da bir o kadar yüksek.

Şu an kullanılan neoklasik tanımı biraz sıkıntılı maalesef. Piyano başına oturunca da belli bir etiket altında besteler yapma niyetim olmadı aslında. Günümüz janr etiketleri arasında yaptığım müzik için en yakın etiket belki neoklasik olsa da, o kalıp içine oturan bir piyano müziği yaptığıma da pek inanmıyorum. Ayrıca bu müziği bir piyanist olarak değil de, daha çok iyi bir piyano müziği dinleyicisi olarak yaptığıma inanıyorum. Yaptığım müzik minimal ve müzikteki melodileri öne çıkarmakla ilgili biraz derdi var. Arka plana atılmaktan da pek hoşlanmıyorlar bence. Özellikle 60’lar ve 70’lerdeki caz ve minimal müzik bestecilerine ayrı ayrı hayranlık besliyorum. Bill Evans’ın piyanoyla olan dahiyane ilişkisini ve bir besteci olarak da kurduğu cümleleri her zaman öne çıkarabilen, derdi olan melodilerle ifade etmesini ya da Steve Reich’ın müzikteki tekrarı incecik ve çok daha algısal bir yerden bozmasını başta bir dinleyici olarak, sonra da bir besteci olarak keşfetmek gerçekten şahane. Öte yandan müzikal dehasının yanı sıra, arzularını, tutkularını, öfkesini müziğine aktarma hususunda bence çok farklı bir yerde duran Charles Mingus’un, ana enstrümanı olmayan piyanoyla yapmış olduğu bir solo piyano kayıtları vardır ki, duyguların bir enstrümanla amatör ve sınırlandırılmamış bir ilişki kurularak aktarılmasına en akıl almaz örneklerden biridir bence. ‘Mingus Plays Piano’ albümünün üstümde ve müziğimde dolaylı olarak kesin bir etkisi olduğuna inanıyorum.

Ambient çıkış noktasında batı müziğini kutsal olandan yani kiliseden koparıp ayaklarını yere bastırmak, hayata katmakla ilgileniyor. Ancak burada kantarın topu biraz kaçıyor sanki. Bir noktada “arkada çalsın” müziğine doğru giden bir hat var. Brian Eno’nun meşhur albümlerinden birine ‘Music for Airports’ adını vermesi tuhaf bu anlamda. Müziğe bu boşluk doldurma işlevi veren yaklaşım konusunda ne düşünüyorsun?

Müziğin kutsaldan koparılıp bir noktada hayata katılması sanki kaçınılmazmış. 70’lerin sonunda Brian Eno ambient müzik tanımını ortaya attığında, müziğin her zaman ulvi olmak ve dikkatleri üzerine çekmek gibi bir işlevinin olmadığını, hatta aksine bunun tam tersi bir konumda, arka plana atılabilecek, bir boşluğu doldurabilecek ve daha kolay veya basit yollarla da tüketilebilecek bir konumda da olabileceğini söylemişti.

Bu tez ortaya çıkalı 40 seneden fazla olmuş ve bugün o zamana kıyasla müzik üretim ve tüketim pratiklerinin neredeyse tamamen değiştiğini görüyoruz. Eno 40 sene önce ‘Music for Airports’ gibi bir albüm yaparken müziğin bugün yapay zeka algoritmaları sayesinde insanların nerede ve hangi duyguda olduğuna göre sunulacağını, müziğin aslında eskisinden çok daha fazla arka planda çalacağını ve bu boşluk doldurmaya stratejik olarak mahkum bırakılacağını düşünerek mi bu tezi ortaya atmıştı emin değilim. Çünkü ben bir dinleyici olarak da bir besteci olarak da müziğin buyruğu altına girebilmekten çok keyif alıyorum ama bunun için sanki müziğin o ulvi veya sihirli tarafının bir şekilde ön planda olması gerekiyor. Arka planda kalamayan, beni başka düşüncelere sürüklemek yerine o ana ve dinlediğim mekana sabitleyen müziklerin varlığına da ihtiyaç duyuyorum. Öte yandan, gündelik hayatta boşluk dolduran veya arkada çalsın diyebileceğim müziklerin olması, bir yandan kafamdaki bazı sesleri susturup, önümdeki işlere konsantre olmama da yarayabiliyor. Bu bağlamda müzik, bir boşluk doldurmaktan çok belki de bir uyuşturucu gibi, var olan gerçeklik algısını bozarak, insanların duygularına erişebilmelerine yardımcı oluyor ya da tam tersi, insanların taşımak istemedikleri duyguları ile aralarına girerek o duygulardan uzak durabilmelerini sağlıyor. Müziğin bunlar gibi daha birçok alametifarikası olduğunu düşünüyorum.

EP’nin adı olan ‘anarya’, oldukça lokal bir tabir. Bir yandan kuşların göçü, güneş çarpması gibi Çukurova yazını akla getiren şarkı isimleri de var. Müzikal anlamda yerelliğin pek bir etkisi olmasa da şarkılardaki ruh halini bir hayli etkilemiş gibi Adana’daki köklerin. Nasıl hatırlıyorsun Adana’yı? Geri döndüğünde ev gibi görebiliyor musun hâlâ?

Adana benim doğup büyüdüğüm yer. Oradan kopup İstanbul’a yerleştiğimde açıkçası pek arkama bakmadım çünkü kafamda Adana’dayken hep İstanbul’da yaşama ve okuma hayali vardı. Bir yandan da 17 yılın sonunda Adana’dan daha fazlasını alabileceğime inanmadım ve yoluma İstanbul’da devam ettim. 12 senelik İstanbul macerasından sonra da Almanya’ya yerleştim. Coğrafya ve kültür olarak sanırım Almanya ve Adana o kadar zıt iki ayrı kutup ki. İşte o zıtlık, iklimi, kültürü, yemeği vs. gibi neredeyse her açıdan büyüdükçe, zaman içerisinde ben Adana’yı ve belki de çocukluk zamanlarımı, daha çok özlediğimi fark ettim. Bu zıtlıklar arasında yaşadıklarım da illaki bu şarkılara yansımış oldu. ‘Anarya I’ benim hayali geriye göç hikayemde sadece Almanya’da yaşadıklarımı sembolize eden parçaların olduğu bir EP. İkinci EP ve sonrasında çıkacak albümde ise İstanbul ve Adana’nın üstünden geçecek parçalar da olacak. 

Adana, insanı ayrı, toprağı ayrı ve tabii ki yemeği çok ayrı bir yer. Topraktan gelen bolluk ve bereketin insanlar üzerinde paylaşımcı ve özel bir etkisi olduğunu düşünüyorum. Muazzam sıcağı da insanların ayarlarının bozulmasında birebir etkili gerçi. Beklenmediğin beklenebileceği ve normalleşebileceği, çivinin de çiviyi gerekirse sökebileceği bir yer Adana. Bu yüzden de Türkiye’de ve hatta dünyada çok özel bir yere sahip olduğunu düşünüyorum ama şimdi dönüp bakınca Adana’yı bir ev gibi maalesef göremiyorum artık. Daha çok turisti gibiyim. Ama hakkında çok tecrübeye sahip, özellikle yemeğine ve bereketli toprağına aşık bir turist.

Pandemi öncesinde müzik dinlemek adım adım bir topluluk tecrübesi olmaktan çıkıp bireysel bir deneyime dönüşüyordu. Pandemiyle birlikte bu durum iyice uç bir noktaya gitti. Uzun zamandır, icracı ile dinleyiciyi bir araya getirecek her şey ortadan kalktı. Yakın gelecek için neler öngörüyorsun? Bir müzisyen olarak neler yapmak, hangi mecralarda üretime devam etmek istiyorsun?

Canlı performans bir müzisyen olarak yapmaktan en zevk aldığım şey olsa da son yıllarda özellikle stüdyomda geliştirdiğim üretme pratiği de beni daha fazla üretebilmek adına hem besliyor hem de heyecanlandırıyor. Bu odaklı çalışma motivasyonunu koruyabilmek benim için çok önemli. Yaşadığımız çağın bir yandan giderek daha gürültülü ve bulanık bir hale geldiğini, bir yandan da sosyal ağlar üzerinden kurulmuş sanal bağlarla birbirimize daha bağlı olma kisvesi altında büyük bir yalnızlık buhranıyla boğuştuğumuzu düşünüyorum. Böyle bir zamanda müzik üretebilmemin bu çağın gürültüsüne karşı gösterebildiğim direnişin bir parçası olduğuna inanıyorum ve üretimlerime aynı hızda devam edebilmek için elimden geleni yapmayı ve mümkün olduğu ölçüde konser verip müziğimi insanlarla canlı olarak paylaşabilmeyi istiyorum.

‘Anarya I’i Spotify’dan dinleyebilirsiniz.

ozantekin.com

Ozan Tekin © Irem Sozen

 

 

Tavsiye edilen

    İlginizi çekebilecek diğer içerikler

      Advertising