Bir 21. yüzyıl virtüözü

Beethoven ve Chopin yorumları ile radarımıza girmişti Víkingur Ólafsson, sonra muazzam bir Bach albümüyle bir anda müzik dünyasının gündemine oturdu. İzlandalı piyanist, Zorlu PSM’nin yeni festivali Neue! Step kapsamında bu ay İstanbul’da.

Víkingur Ólafsson
1/2
Víkingur Ólafsson
2/2
Mehmet Ak |
Advertising

Öncelikle geçen yıl yayınlanan Bach albümünüz için sizi tebrik edelim. Bu albümün 21. yüzyılın şimdilik en heyecan verici Bach yorumu olduğunu söyleyebiliriz. Eleştirmenlerin yorumlarını bir kenara bırakacak olursak, bu eser sizi tatmin etti mi, sonuçtan memnun musunuz?

Of, çok ciddi bir soru. Doğruyu söylemek gerekirse asla tatmin olmuyorum. Albümü bir buçuk yıl önce kaydettim, yayınlanalı da bir yıl oldu. Mutlu olduğum bir sürü şey var albümle ilgili. Fakat söz konusu müzik olunca her zaman daha iyisini yapabilirdim diye düşünüyorum. Sürekli daha iyiye gidiyormuşum gibi hissediyorum. Şu an 18 ay önce olmak istediğim insan değilim. Dolayısıyla bugün kaydetseydim albüm bambaşka bir halde olurdu herhalde. Ne kadar çabaladığınızdan bağımsız olarak her zaman daha iyinin mümkün olduğuna inanıyorum.

 

Bach eserlerine nasıl hazırlandınız? Bach’ın müziği fazlasıyla yapısal, neredeyse saf bir matematik içeriyor ki bu da yorumlamayı oldukça zorlaştıran bir şey. Öte yandan tüm modern yorumcular için büyük bir meydan okuma demek Bach. Kendi yorumunuzu nasıl yarattınız?

Bach üzerine çok fazla çalıştım. Gerçekten de Bach, icrası en zor besteci olabilir. Bach çalmak aynada kendine çıplak bir şekilde bakmak gibi. Her şeyi olduğu gibi görüyorsun, en başta da bir insan olduğunu. Bach çalarken müzikal olarak da teknik olarak da büyük bir zorlukla baş ediyorsun ve ardına sığınabileceğin hiçbir şey yok. Öte yandan bu muhteşem müziği Bach’ın nasıl icra ettiğine dair bir işaretimiz yok. Bu açıdan da tamamen yoruma açık aslında. Bach çalarken daha iyi bir insan ve daha iyi bir müzisyen olmak için elinden gelenin en iyisini yapman gerek. Bach’ın seviyesine ulaşmaya gayret etmek lazım ki bu imkansız aslında. Bence tarihin en büyük bestecisi kendisi. Bach çalarken en zor şey, her bir eserdeki, her bir motifteki şiiri keşfedip yorumlayabilmekte yatıyor. Dolayısıyla yalnızca bir besteciyi değil,  her bir eserdeki eşsiz şiiri de anlamak gerekiyor.

 

Gould ve Kempff gibi büyük ustalarla kıyaslanıyorsunuz. Bu tip karşılaştırmalar hakkında ne düşünüyorsunuz? Bir yorumu özel kılan unsurlar neler size?

Sanırım yaşadığımız yüzyılda herkes bir şeyleri başka şeylere benzeterek tanımlamaya çalışıyor. Birçok insan benim Glenn Gould gibi olduğumu söylüyor, ama değilim. Tabii ki bu gurur verici, fakat nihayetinde ancak kendimin bir varyasyonu olabilirim değil mi? Bu müzisyenleri dinlediğimde onlardan ne kadar farklı olduğumu görüyorum. Onların kayıtlarını dinlemek ve ders almaktan keyif alıyorum. Ama iş yorumlamaya geldiğinde bu benzetmeler işe yaramıyor. Sadece kendimin en iyi versiyonu olmayı hedefleyebilirim, bir başkasının değil. Yorum konusuna gelirsek, kendi yorumumu benzersiz kılan şeyin ne olduğunu açıklayabileceğimi sanmıyorum, bu benim bilebileceğim bir şey değil. Piyano çalarken elimden geldiği kadar derine inmeye çalışıyorum. Müziği hayatımın gerçek bir parçası haline getiriyorum. Farklı bir çağda, farklı bir dünyada yaşıyoruz, Bach’ın müziğini onun zamanındaki gibi icra etmek gibi bir amacım yok, zaten bu mümkün de değil. Besteci ve yorumcu arasındaki bir iş birliği gibi düşünebiliriz bunu. Bach çalarken bir yandan besteci gibi düşünmek zorundasınız.

 

Usta piyanistlerden söz açılmışken, size en çok ilham veren piyanistler, tabiri caizse kahramanlarınız kimlerdi?

Hayran olduğum o kadar çok isim var ki... Geçmişten Arturo Benedetti Michelangeli ve piyanist kimliğiyle Rachmaninoff diyebilirim. Vladimir Horowitz’in erken dönem kayıtları ve Dinu Lipatti de inanılmazdır. Elbette Glenn Gould’u da anmak gerek. Günümüzde yaşayanlardan bahsedecek olursam iki kadının adını anmak isterim: Mozart yorumlarıyla Mitsuko Uchida ve tüm icralarıyla Martha Argerich. İkisinin de çok büyük hayranıyım.

 

Bir yandan Bach ve Beethoven gibi büyük isimleri yorumluyorsunuz, diğer yandan Philip Glass ve John Adams gibi modern minimaslitlere de düşkünsünüz. Bu iki kutup birbirini dengeliyor mu? Bu iki geleneğe olan tutkunuzun ardında ne var?

Türler üzerine pek kafa yormuyorum. Şu dönemi ya da bu geleneği çalmam diyeceğim bir durum yok. Çünkü böyle yaptığında birçok güzelliği ıskalıyorsun aslında. Bu soruyu bana 10-15 yıl önce sormuş olsan bambaşka bir şekilde yanıtladım muhtemelen, ama şu an tüm geleneklere ve tüm seslere fazlasıyla açığım. Yalnızca muhteşem olduğunu düşündüğüm eserleri seslendirmek istiyorum. Örneğin, tüm Beethoven sonatları muazzam değildir; ben aralarında yalnızca başyapıt olanlarıyla ilgilenmeyi tercih ediyorum. Aynı şey Philip Glass ya da John Adams için de geçerli. Sanırım klasik müzik icracıları neyi sevip neyi sevmediklerini açıklama konusunda biraz çekingen, hatta utangaç olabiliyor. Mozart’ın ya da Beethoven’ın “eh işte” denebilecek eserleri de olduğunu söylemeye çekiniyor insanlar. Oysa tüm bestecilerin güçlü ve zayıf oldukları anlar var.

 

İzlandalısınız fakat vaktinizin büyük bir kısmı turnede geçiyor. Bir klasik müzik piyanisti için yaşanabilecek en güzel yer neresi sizce? Bir gün tamamen yerleşik hayata geçecek olsanız nereye yerleşirdiniz?

İki evim var, biri İzlanda’da, diğeri Berlin’de. Bundan da gayet memnunum. İzlanda bana inziva ve huzur veriyor. Öte yandan Berlin dünyadaki en harika şehirlerden biri, özellikle de müzik konusunda. İkisi arasındaki dengeden şu an için memnunum. Dört ay önce baba oldum, artık bir oğlum var. Tüm ailemle İzlanda’da vakit geçirmeyi seviyorum. Muhtemelen gelecekte tamamen İzlanda’ya yerleşirim fakat her zaman bir ayağımın Londra ya da Berlin gibi bir büyük şehirde olmasını da isterim. Her iki seçenekten de vazgeçmek istemiyorum. Benim için ideal durum bu.

 

Üretim pratiklerinizi göz önünde bulundurarak sıradaki albümünüzün daha modern bir iş olacağını söyleyebilir miyiz?

Hayır. Sıradaki albümümde Fransız bestecilere odaklanacağım. Oldukça özel bir albüm olacak. Önümüzdeki hafta İzlanda’daki Harpa Konser Salonu’nda kaydedeceğiz. Deutsche Grammophon ekibi orada olacak. Şu an için ajandamdaki en heyecan verici iş bu. Fransız klasik müziğinin farklı dönemlerden iki büyük ustasına odaklanıyorum. Aralarında her ne kadar uzun bir zaman dilimi olsa da müzikal açıdan kardeş olduklarını ispatlayacağımı düşünüyorum.

 

Bu, İstanbul’daki ilk konseriniz değil. İstanbul ve şehrin müzik sahnesi hakkında ne düşünüyorsunuz?

İnanılmaz bir şehir. İlk kez 2015’te turist olarak gelmiştim. İstanbul ile aramda güçlü bir bağ var, ayrıca buradaki menajerim de harika bir insan. Belli açılardan dünyanın en büyük şehri burası. Nüfustan bahsetmiyorum bu arada. Şehrin çeşitliliği, tarihi, toplumsal dinamikleri inanılmaz. Her seferinde beni şaşırtmayı başarıyor. Klasik müzik sahnesi ise son derece tatmin edici ve gün geçtikçe gelişiyor. Bir sürü yerde çaldım şimdiye kadar, rahatlıkla İstanbul’un favori beş şehrimden biri olduğunu söyleyebilirim.

27 Eylül, Zorlu PSM Turkcell Platinum Sahnesi, 21.00, 90-154 TL

 

 

Advertising