Fazıl Say'ın altın çağı

İstanbul Müzik Festivali’ndeki iki önemli performansı öncesinde gururumuz Fazıl Say ile oturduk, Ankara yıllarından klasik müziğin algılanışına, her konuda lafladık

Fazıl Say
Mehmet Ak |
Advertising

Bir besteci için altın çağ diye bir şeyden bahsedebiliyorsak eğer, Fazıl Say şu anda bu altın çağın tam ortasında. Bir yandan durmak bilmeden performanslarına devam ediyor, bir yandan da inanılmaz bire üretkenlikle yeni kompozisyonlara imza atıyor. Senfoniler, konçertolar, şiir ve müziği bir araya getiren oratoryolar… Bir Rönesans sanatçısının azmi ve verimliliğiyle çalışıyor adeta. Mozart’ın tüm piyano sonatlarını yorumladığı albümünü geçtiğimiz sonbaharda yayınlayan Say’ı İstanbul Müzik Festivali’ndeki konserleri öncesinde, karşımıza alıp merak ettiklerimizi sorduk.

İstanbul Müzik Festivali’nin sizin için anlamı nedir? Festivalde gittiğiniz ilk konseri ya da ilk kez sahne alışınızı hatırlıyor musunuz?

İstanbul Müzik Festivali Türkiye için çok önemli. Neredeyse yarım yüzyıla yakın bir zamandır yapılan ve dünyanın en önemli klasik müzik isimlerini Türkiye’ye getiren, bu uğurda mücadele veren bir festival. 80’lerin başında festivale müzik dinlemek için giderdim. O zamanlar Lütfi Kırdar Kongre ve Sergi Sarayı bir spor salonuydu. Cazın büyük isimleri gelirdi; Chick Corea, Keith Jarrett ve Oscar Peterson’ı dinledik. Klasik müzikte ise AKM, Aya İrini gibi mekânlarda çok konser olurdu. New York Filarmoni’den Academy of St Martin’e en büyük orkestraları, piyanistleri dinledik. 80’lerde 15-16 yaşındayken 8-10 bilet alır, festival için Ankara’dan İstanbul’a gelir, bir iki hafta kalırdım. Festivalde ilk çalışım ise 1996’dır. AKM’de ‘İpek Yolu’ konçertomu çalmıştım. Sonrasında hemen hemen her yıl festivalde konser verdim. İki önemli eserimin siparişini veren kurumdur aynı zamanda İKSV. Biri ‘Mezopotamya Senfonisi’, 2012’de ilk kez seslendirdik. Diğeri ise ‘Metin Altıok Ağıtı’, 2003’te yapmıştık. Son olarak 2015’te Mozart’ın tüm sonatlarını İstanbul’un çeşitli yerlerinde çaldık. Sonatları dört ayrı mekâna bölüştürerek Heybeliada’da, Süreyya Operası’nda, Boğaziçi Üniversitesi’nde ve Lütfi Kırdar’da konserler verdik.

Festivalin bu yılki anahtar sözcüğü ‘sıra dışı’. Sizin için müzik tarihinin en sıra dışı bestecileri ve piyanistleri kimler?

Müzik tarihindeki dehaları, “Onu daha çok severim; bu daha iyidir,” diye ele alamayız. Hepsinin bir ömür katkısı var müziğe. Beethoven, Tchaikovsky, Mozart, Chopin… Hepsinin hayatları çok özel. Sosyal ortamları, sorumlulukları, onları yönlendiren çevreler, halk müziğinden aldıkları ve verdikleri, rekabetleri, aşkları; tüm bunları düşündüğümüzde bir bestecinin ömrünü diğeriyle kıyaslamamız mümkün değil. O nedenle bu soruya hep şöyle cevap veriyorum: O sırada neyle meşgulsem, ne üzerine çalışıyorsam, en çok sevdiğim odur. Çünkü kafam oradadır. Dolayısıyla o müzisyeni seviyor, anlıyor ve hissediyorumdur. Şu anda bu isim Beethoven. 2020 senesinde 250. doğum günü kutlanacak. Çeyrek milenyumlar sanat camiasında çok önemli. Bütün yıl, yer gök o besteci olur. 2006’da Mozart olmuştu. Beethoven’ın tüm eserlerini çalacağım için 2020’ye şimdiden hazırlanıyorum. Çok büyük bir proje.

“Bizim mesleğimiz spordaki gibi hızlı koştun, birinci oldun tarzı bir meslek değil”

Fotoğraf: Toygun Özdemir

Türkiye’de konserlerinize yoğun bir ilgi var. Dünyanın dört bir yanında çaldınız şimdiye kadar, Türkiye’deki seyirciyi nasıl bir yere koyuyorsunuz?

İnsanın memleketi her zaman çok özeldir. Buradaki her projemde çok büyük heyecan duyuyorum. Biz müzisyenler iyi çalmak, kendimizi memnun etmek isteriz. Hakkari’de mi çalmışız, yoksa New York’ta, Tokyo’da ya da Sivas’ta mı; tüm bunlar ikinci plandadır. Olayın özü insanın kendisiyle olan barışı ve savaşıdır. Kendinizle olan mücadeleniz ve ilerleyişinizdir önemli olan. Bana hep sorulur, “Dünyanın en iyi seyircisi nerede?” diye. Öyle bir şey yok. Herkesi sevebiliriz. Yeter ki ortamı, piyanosu, akustiği iyi olsun. Tüm bunlar iyi de olmayabilir, yeter ki biz pozitif bir şey yaptığımıza inanarak yola çıkalım.  

Ankara’da büyüdüğünüz yılları şimdi nasıl hatırlıyorsunuz?

Ankaralıyız, babamın bir edebiyat çevresi vardı. 70’lerin başında Türkiye Yazıları’nı çıkarırlardı. Metin Altıok, Cemal Süreya, Turgut Uyar, Aziz Nesin, Yaşar Kemal Ankara’ya çok sık gelirdi ve bizim evde kalırlardı. Türkiye’nin bütün aydınlarından bahsediyoruz burada. Ankara’nın edebiyatı çok kuvvetlidir. Tüm bu İstanbul’a kaymalarda, Ankara’da çok büyük sanatçı kitleleri İstanbul’a yerleşti 80’li ve 90’lı yıllarda. 

Peki, klasik müzik söz konusu olduğunda nasıldır Ankara?

Sevda-Cenap And Vakfı’nın festivali vardır. Sevgili Mehmet Başman vefat etti geçen yıl ama festivalin devam edeceğini umuyorum. Ankara’da iki tane önemli orkestra var, Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası ve Bilkent Orkestrası. Bir de Başkent Oda Orkestrası var. Ankara müzik açısından kötü durumda değil, biz de her yıl Bilkent Odeon’da 5.000 kişiye konser veriyoruz. Ankara’da büyük bir seyirci kitlemiz hâlâ var. Ankara’da belki de daha düzenli bir şekilde festival organize edilmesi, daha çok insanın yatırım ve sponsorluk yapması gerekiyor. Daha dünya çapında bir iş olmasını ümit ederiz elbette ama bunun için fikir vericiler ve sponsorlar lazım. Kimse elini sürmezse bir gelişme de olmaz.

Virtüöz seviyesinde bir icracı olmanızın yanında besteci olarak da olağandışı bir üretkenliğiniz var. Bu iki uğraşın farkları neler ve birbirleriyle nasıl bir ilişkileri var?

Beş yaşından beri hem piyano çalıyorum hem beste yapıyorum. Birbirlerini dengeleyen unsurlar. Piyano çalarken tıkandığımda, bestelerime dönerim. Beste yaparken de fikir yürümüyorsa, önümde kâğıt oturuyorsam, o zaman da bir tazelikle piyanoya dönerim. Hayatımı renkli ve taze kılıyor bu durum. İkisini aynı gün yaptığım da oluyor ama bu biraz çetrefil bir durum. Kalpteki modus “Bu besteye devam et Fazıl; boş ver şimdi Beethoven’ın konçertosunu,” der. Bu bir iç ritim. Belli bir çalışma günü sayısı yoktur, bunu biz hayatın doğal akışıyla belirleriz.

‘İlk Şarkılar’ ve ‘Yeni Şarkılar’ albümlerinizde sözle de buluştunuz. Müziğinizin şiirle yoğun bir ilişkisi olduğunu söyleyebiliriz; Nazım Hikmet, Metin Altıok… Şiir ve müzik arasındaki ilişki hakkında neler düşünüyorsunuz?

‘İlk Şarkılar’ ve ‘Yeni Şarkılar’ Türk şairlerin şiirlerinin bestelenmiş halleriydi. Dolayısıyla çok kuvvetli bir edebi arka planı olan şarkılardı. Cemal Süreya’nın, Can Yücel’in, Metin Altıok’un şiirleridir bunlar; herhangi bir şıkıdım şarkı sözü değil. Bambaşka bir entelektüel ve kültürel bakış açısı vardır. Türkiye için bir tarihi ve kültürel simgedir, 20. yüzyıl Türk edebiyatıyla müziğin buluşmasını temsil eder. Bu yüzden çok ilgi gördü. Şiirle müzik bütün kültürlerde buluşur. Schubert, Schumann Alman kültürünün en büyük şairlerini Goethe’yi, Heine’yi besteledi. Batı kültüründe olduğu gibi Anadolu’da da şiirle müzik bir araya gelir. Pir Sultan Abdal, Aşık Veysel gibi Anadolu ozanları müzisyen ve şairdir.  

Şiirden plastik sanatlara, müzikten düzyazıya uzanan bir alanda eserler veren çok önemli isimler yetişmiş cumhuriyetin ilk 60 yılında. Eserlerinizin bu insanlarla yolu kesişiyor sık sık; Orhan Veli, Sait Faik gibi edebiyat devleri yazdıklarıyla işlerinizde yer buluyor. Bu muazzam dönem şimdilerde bir fetret devrine mi girdi dersiniz?

Ben üretmeye devam ediyorum. Müzisyen dostlarım da kayıtlar yapıyorlar, Türk eserlerini çalıyorlar, konserler veriyorlar. Bir sayısal azalma yok. Hatta çoğalma var. Nitelik açısından da bir azalmadan söz edemeyiz, şu anda yapılan besteler eskilere göre daha kötü değil. Bütün dünyada 21. yüzyılda bir sanatsal arayış var, çünkü pop kültürü o kadar ezici bir üstünlüğe sahip ki, daha modern ve deneysel olan kültür sanat işlerinin anlaşılması da takip edilmesi de zor. Bu bütün dünyanın sorunu, sadece Türkiye’ye özgü değil. Bir klasik senfoniyle hit pop albümünün yarışması dünyanın hiçbir yerinde yok. Kültür sanatla belli başlı kitleler ilgilenir. Bazı Avrupa ülkelerinde Türkiye’den kat kat fazla bir seyirci kitlesi olabilir, bu eğitimle ilgili bir sorun. Ama ben bitti, öldük falan diye düşünmüyorum. Burada projelerimizden, konserlerimizden, bestelerimizden bahsediyoruz; daha ne yapalım?  

Klasik müzik Batı’dan ithal bir sanat olarak görülür ve karikatürize edilir, tabiri caizse ‘yerli ve milli’ olmamakla suçlanır. Buna karşılık eserlerinize baktığımızda hep bu ülkenin kaynaklarından hareket ettiğinizi görüyoruz. Tüm bunlara rağmen bu yanlış kanının nedeni nedir sizce?

Yanlış algıları yaratanlar da bu algıya inanmıyor bence. O nedenle burada bir sorun görmüyorum. Fazıl Say bir beste yapar, beğenen beğenir, beğenmeyen beğenmez. Bunun bir kriteri yok. Çok önemli bir müzik eleştirmeni “Bu bence iyi değil,” diyebilir, başka birisi ise aynı işi beğenecektir. Bizim mesleğimiz spordaki gibi hızlı koştun, birinci oldun tarzı bir meslek değil. İnsanın bir klasik senfoniyi dinlemesi için çocukluktan gelen alışkanlıklarının olması lazım. Yoksa tabii ki bir arabesk şarkıyla veya pop hitiyle klasik müzik senfonisini yarıştıracak değiliz. Apayrı kategoriler, emekler ve bilinçler aslında.

‘Yürüyen Köşk’ eserini bitirdiğinizi duyurdunuz. Eserin ilhamı, teması ve mesajı nedir?

Atatürk’ün doğa sevgisini anlatır ‘Yürüyen Köşk’. Çınarı kesmek yerine evi kaydırıyorlar biliyorsunuz. Atatürk’ü andığım bir eser. Birilerinin Atatürk ile ilgili bir şeyler yapmasının önemli olduğunu düşünüyorum. Hem de her insanın çok hoşuna gidecek bir anekdotu var. Vietnam’daki, Brezilya’daki adama da anlatsanız, “Ne kadar güzel yapmış,” der. Hem bir piyano parçası, hem de bir orkestra ve piyano parçası ‘Yürüyen Köşk’, çeşitli versiyonlarıyla beraber yaptım. Yaklaşık 20 dakikalık bir parça. Dünyanın her yerinde çalacağım.

Turnede olmadığınız, yeni bir eser üzerinde çalışmadığınız dönemlerde hayatınız nasıl geçiyor?

Dostlarımla beraberim. Okumayı, film izlemeyi, futbolu çok severim. Her tür filmi severim, yeni ne çıktıysa bakarım. Tabii ki çok sevdiğim şeyler var ama saymakla bitmez. Bir Fenerbahçeli olarak maç izlerim, Dünya Kupası ve Şampiyonlar Ligi’ni takip ederim. Dostlarımla oturup muhabbet etmeyi, güzel yemekler yemeyi severim.

2017’nin geri kalanı için planlarınız neler?

Operamı yazacağım, şu anda 4. Senfoni üzerinde çalışıyorum. Adı ‘Umut’. Opera 2019 sonları için ama şimdiden yazmaya başladım. Beethoven’ın ‘32 Sonat’ projesi de çok yoğun, o devam edecek. Türk bestecilerini de yavaş yavaş kayıt altına alıyorum.

Fazıl Say, Perşembe 15, Lütfi Kırdar Kongre ve Sergi Sarayı, 20.00, 40-200 TL / Viyana Oda Orkestrası & Fazıl Say, Çarşamba 21, Lütfi Kırdar Kongre ve Sergi Sarayı, 20.00, 90-350 TL, öğrenci: 40 TL.

Advertising