Türkiye’nin ilk punk’ı: Tünay Akdeniz

Ceketini satıp albüm kaydetmek için sermaye yapan bir müzik emekçisi Tünay Akdeniz. Yıllar sonra basılan albümü vesilesiyle punk’ın Türkiye’deki babasıyla koyu bir sohbete giriştik.

Tünay Akdeniz
Mehmet Ak |
Advertising

70’lerin Türkiye’si gerçek anlamıyla bir müzik laboratuvarıydı. Bu yıllar tüm teknik ve maddi kısıtlamalara karşın inanılmaz zenginlikte bir miras bıraktı günümüze. Bu tuhaf laboratuvarın en ilginç deneylerinden birini Tünay Akdeniz ve grubu Çığrışım gerçekleştirdi belki de. Ancak ülkenin şartları ve zaman Akdeniz’in müziğinin üzerine bir örtü çekti, onu yeniden hatırlamamız 40 yıl sürdü neredeyse. Geçen yıl Akdeniz’in 70'li yıllarda yaptığı şarkılardan oluşan ‘The Godfather Of Turkish Punk’ plağını yayınlayan A.K. Müzik, aynı albümü kısa bir süre önce CD formatında da piyasaya sürdü. Biz de Tünay Akdeniz’i bir İstanbul ziyaretinde yakaladık ve hem albümünü konuştuk, hem de geçmişi yad ettik.

 

Şarkıları yazdığınız dönemde yerli melodileri, usulleri alıp onları Batı popüler müziğiyle bağdaştırmaya çalışan bir yaklaşım hakimdi Türkiye’de. Sizin parçalarınızda böyle bir kaygı yok, bam bam rock’n roll denebilecek bir formda ilerliyor hepsi. Bu bilinçli bir karar mıydı?
Evet, bilinçli bir karardı. Zaten bir 45’liğimin iç kapağında yazmıştık “Şimdiye kadar hiç denenmemiş bir şeyi deniyoruz,” diye. O zamanlar her şey birbiriyle aynıydı. Arap ülkelerinden, yabancı ülkelerden sanatçıların parçalarına Türkçe söz yazılarak yapılan şarkılar vardı. Türk pop müziği değil de aranjman denirdi. Elbette kendi orijinal şarkılarını yazanlar vardı, Fikret Kızılok, Cem Karaca, Barış Manço gibi. Ama ben istedim ki hiç denenmemiş bir şeyi yapayım. Rock ezgilerini kullandım, onu da tekdüze kullanmak istemedim ve ritim değişikliklerine gittim. Aslında daha absürt sözler de yazabilirdim ama Türkiye’nin kırmızıçizgileri belliydi o dönemler.

Size “Tamam, ben katıksız rock icra etmek istiyorum,” dedirten isimler kimlerdi? Dönemin baskın folk rock akımından ayrılıp daha başka bir şeyler yapma motivasyonunu hangi albümler yarattı sizde?
Benim idolüm Led Zeppelin. Zeppelin öncesinde ben her ne kadar pek düşkün olmasam da shake olarak nitelenen Beatles’vari müzikler vardı. Yardbirds vardı yine çok sevdiğim. İçinde klavye olmayan rock gruplarını keyifle dinliyordum. Üniversitede okurken Led Zeppelin ile tanıştım ve yerimi buldum. Aynı şekilde Black Sabbath da benim için önemli. Kafamdaki müzik konusunda hiç taviz vermedim, beynim ve kulağım hiç değişmedi. Konu olarak da aşkı ve ilişkileri anlattım ki evrensel bir şeydir. Bunu romantik bir şekilde değil de biraz daha mizahi bir yolla işledim.

Iggy and The Stooges, MC5, The Who gibi ilke ve yaklaşım açısından punk’ın öncüsü olabilecek topluluklardan bahsedebilsek de bugün kullandığımız anlamıyla punk’ın şekillenmesi 1975 sonrasına rastlıyor. Çığrışım olarak sizin garip bir eş zamanlılığınız var yani. Punk gömleğini giymeniz nasıl oldu?
Söz konusu gruplar pek punk sayılmaz, o zamanlar bir punk tabiri, söylemi yoktu. İnsanlar daha sonra bu müzikleri kategorize ederken kullandılar bu terimi. Punk’ın özünde bir protesto hali vardır, sıkı rock gruplarının çoğunda da vardır bu hal. Yalnızca ritim üzerinden bu terimi kullanmak yanlış. Biz de başlangıçta işin özünü anlayıp bu etiketi kullanacak donanımda değildik zaten, çok başka bir müzik kültürü hakimdi burada. “Tünay Akdeniz punk yapıyor,” diye çıksaydık ne olacaktı ki zaten? 78’de ‘Mesela Mesela’ plağım çıkacaktı, Nazmi Ağabey (Nazmi Şenel) çok sık İngiltere’ye gidip geliyordu. Tam Sex Pistols’ın patladığı dönemler. Kancalı iğnelerin, zincirlerin ayyuka çıktığı zamanlar. Benim değişik bir karakterimin olduğunu bildiğinden gelirken bana bir sürü şey getirmiş: Şerif rozeti, takılar vesaire… Demiş bunlar tam bizim Tünay’a göre. Asıl isim babası Nazmi Şenel’dir punk’ın Türkiye’de. Dedi ki: “Bak her şeye sen koşturuyorsun, en çok senin emeğin var. Grubun adını Tünay Akdeniz ve Çığrışım yapalım. Kapağa da punk yazalım. Hem şu sıralar çok popüler hem de senin müziğinin bir yakınlığı var punk’a.”

Geçtiğimiz 50 yılda punk birçok popüler müzik türüne nasip olmayan, ciddi bir dönüşüm geçirdi. Artık bugün bir müzik türünden çok bir yaklaşım olarak niteleyebiliriz sanıyorum punk’ı. Özünde kendi imkanlarınla, bağımsız bir şekilde inandığın şekilde sanat icra edebilmeyi ifade ediyor artık ve do it yourself (DIY) ilkesiyle birlikte anılıyor. Sizin müziğiniz belki de en çok bu açıdan punk tanımına uyuyor değil mi? Nasıl imkanlarla ve nasıl bir motivasyonla kaydetmiştiniz şarkılarınızı?
Az önce anlattım zaten ruh olarak punk’a yakınlığımı. Bunları hangi şartlarda nasıl yaptığıma gelirsem, sayfalarca sürer bunu anlatmam. Bunu başarmak benim için bir mucizeydi. Plak kaydedebileceğimi fark ettiğimde çocuk gibi sevinmiştim. ‘Salak’tan önce folk türünde dört parçadan oluşan bir 45’liğimiz var. Aynı evi paylaştığımız üniversite arkadaşlarımla birlikte 12 telli gitar, bağlama, flüt gibi enstrümanlarla kaydetmiştik. Hatta bizden bir gün önce stüdyoda kayıt yapan Yurdaer Doğulu’nun tumbacısı da bize katılmak istedi. Bu folk deneyiminden sonra benim aklımda vardı zaten saf bir rock projesi yapmak. 74 yılında çalışmaya başladım, ‘Salak’ ve ‘Babam Yazdı’yı ürettim. Davul yok, elektro gitar yok, bir arkadaşımla Mecidiyeköy’deki evimde bir araya geliyoruz. Sandalyenin üstüne bir minder koyuyoruz ses çıkmasın diye. O zamanlar İspanyol gitar olarak tabir ederdik akustik gitarı. Bir İspanyol gitar elimizde, arkadaş gitar çalıyor, ben minderde ritim tutuyorum. Evde çalmak yetmiyor tabi, kafaya koydum plak yapmayı. Üniversite döneminde Moda’da çalıştığımız bir düğün salonu vardı. Tabii, bugünkü düğün salonları gibi değil. O zamanlar tabii öyle oyun havası falan değil, Fransızca ve İngilizce popüler parçalar çalardık. Oyun havasının ekibi başka olurdu. Mekanın sahibine gittik rica ettik, prova yapmak istiyoruz, elektrik paranızı verelim dedik. Kabul etti, ona da teşekkür ediyorum tekrar. Çok emeği var. Neyse biz orada pişirdik plağı. Gitar ve pedal emanetti, davulu da askerdeki bir arkadaşımızın annesinin evinden ödünç aldık. Hey Dergisi’ndeki ilanlardan yapım şirketini bulduk. Ta Bostancı’dan karşıya gidilecek bir dünya ekipmanla. Okuyorum, çalışmıyorum. Babam para yolluyordu biraz, tabii plak yapmam için değil, geçinmem için. Şoföre deri ceketimi verdim bizi taşıması için.

Günümüzün evde kayıt imkanı tanıyan teknolojilerini, internetten müzik yayınlayabilme gibi imkanlarını düşündüğünüzde bugün Çığrışım’ın daha farklı bir kaderi olabilir miydi?
Olabilirdi. Çünkü sosyal medya doğru kullandığınız takdirde insanlara ulaşmak için çok etkili bir yol. Benim o zamanlar konserim bile olamadı. Bu imkanlar olsaydı evimin bir odasında kaydımı yapardım, sonra koyardım internete. Bugün bir sürü genç isim var kendi müziğini yayınlayan.

Türkiye’nin müzik kültürüne yalnızca müzisyen olarak değil ciddi bir koleksiyoner ve plakçı olarak da katkı sağlamış biri olarak Spotify ve YouTube gibi müzik dinleme kanallarının piyasayı ele geçirmesine nasıl bakıyorsunuz? Geleneksel bir müzik üretim aracı olarak albümlerin kaderi nedir sizce?
Yalnızca müzikle sınırlı da bakmamak lazım, üretilen eserlerin daha geniş kitlelere ulaşması için internetten faydalanılması gerekiyor. Bu açıdan gayet olumlu buluyorum saydığınız mecralara. Tabii işin etik sorunları da var, başkasının eserlerini paylaşmak, üstüne bunlardan para kazanmak doğru bir şey değil. Albüm konusu tamamen emekle ilgili, bir albüm özveri ve emekle kaydedilmişse bugün olmasa üç beş sene sonra hak ettiği değeri bulur. Mesela ben bu şarkıları 45 sene önce yaptım. O zamanlar devlet radyosu ve televizyonundan başka mecra yoktu ama yıllar sonra bir longplay’e kavuşabildi şarkılar.

Kısa ama yoğun kariyeriniz 12 Eylül darbesiyle bıçak gibi kesiliyor. İnanılmaz ve yenilikçi 70’li yıllardan sonra sanki bir hafıza kaybı yaşadık ve 90’larda Türkçe rock müzik olur mu vs gibi tuhaf tartışmalar yaptık. Darbenin burada üretilen başta rock olmak üzere modern müziklere nasıl bir etkisi oldu?
Darbe elbette topyekûn bir gerileme demek. Her şey üç beş adamın ağzından çıkacak lafa bağlıydı. En çok da yasaklamalar olarak yansıdı bu hayata. Gençliği kontrol altına almak isteyen bir anlayış vardı. Müzik özelinde anne babalar rock müziğe tahammül edemez hale geldi. Gençleri zorbalıkla bu müziklerden uzaklaştırmaya çalıştılar. Sonra onlara gazeteciler katıldı. Sonuç olarak darbenin ciddi olumsuz bir etkisi oldu. Ancak bir de işin farklı bir boyutu var, baskılar ciddi bir direnç de yarattı. İmkansızlıklar içindeki insanlar yeni şeyler yapma konusunda motive oldular. Fotokopilerle albüm kapakları yapıldı, çay bahçelerinde konserler verildi. Baskı, yeni arayışları da öne çıkardı.

Pek söz konusu edilmez ama geçmişte sol denebilecek kesim de rock müziğe pek iyi niyetle ya da kucaklayıcı yaklaşmıyordu değil mi? Kılığınız kıyafetiniz, sanat anlayışınız ve yaşam tarzınızla bu kesimin içinde ya da kıyısında nasıl barınıyordunuz?
Maalesef öyle, sol görüşlü bir aileye sahip olmak öyle her şeye açık olmayı beraberinde getirmiyor. Sol yalnızca siyasi bir duruş getiriyor, müzik konusunda öyle açık bir duruşu yok. Türkü dinlerlerdi bu kesimler, onu da düzenleyeceğiz diye boza boza bir hale getirirlerdi. Tam zıt görüşte bir insan da rock dinleyebilir. Ama rock’ın taşıyıcısı kim derseniz, genç kitledir. Sorunun ikinci kısmına gelirsem, imaj açısından zamanımızın ilerisinde olduğumuzu düşünüyorum. Gayet özgürlükçü, tüm renklere açık bir anlayışımız vardı. Kendi karakterimi yansıtacak bir imaj sergiliyordum.

Bugün hâlâ keşifçiliğe devam ediyor, yeni isimlere yeni albümlere yakından bakıyor musunuz? Son zamanlarda kimlerin albümlerini dönüp dönüp dinliyorsunuz?
Elbette takip ediyorum olan biteni. Şu an dünyada hakim olan türler hip-hop ve pop, rock’ın büyük bir varlığı yok. Ama en çok neyi severek dinliyorsun dersen hâlâ rock dinliyorum. Şu an yaratılan tüm yeni işlerde 60’lı yılların underground yaklaşımının izlerinin olduğunu düşünüyorum. Yeniler ister istemez klasiklere benziyor. Rock müzik de kendi geçmişinin gölgesi altında kalıyor. Önümüzdeki dönemde punk gibi kuralları değiştirecek bir tür ortaya çıkar mı bilmiyorum.

Müzik yapmayı, şarkı yazmayı 80 sonrasında tamamen bıraktınız mı? Yeni şarkılar duyacak mıyız sizden? Konserler, albüm planları var mı ajandanızda?
80 yılında askere gittim, parçaları da ondan önce yayınlamıştım zaten. Yarım kalan parçalarım vardı ama ben askerdeyken darbe oldu. Hiçbir fraksiyonla ilişkim olmamasına rağmen gerekçe gösterilmeden bir anda işimden oldum. Ailemi geçindirmek zorunda olduğum için müziğin üzerine fazla düşemedim, zamanla İstanbul’dan da uzaklaştım. Karabük’te müzikle uğraşmak da kolay değildi. Ama belli mi olur 40 yıl sonra yeniden stüdyoya girebilirim.

‘The Godfather Of Turkish Punk’ piyasada.

Advertising