0 Beğen
Kaydet

Alex Prager röportajı

Los Angeles merkezli Alex Prager, fotoğraflarında 50’ler Hollywood’undan fırlama sahneler kurguluyor. Antoine Remise, Prager’in İstanbul’daki ilk sergisini fırsat bildi.

Sanat veya fotoğrafçılık eğitimi almadın, renkli fotoğrafçılığı sanat mertebesine taşıyanların başında gelen William Eggleston’ın bir işiyle karşılaşman sonucu fotoğrafa aşık olmuşsun. Eggleston’dan aldığın ilhamı ve fotoğrafçılığı kendi kendine öğrenmenin kariyerini nasıl etkilediğini biraz anlatır mısın?
Eggleston’ın işini görünce hayatta aradığım şeyin bu olduğuna kanaat getirdim, hemen bir fotoğraf makinesi ve karanlık oda ekipmanı edindim. Eggleston’ın özgün dili ve işlerinin bıraktığı etki kendi sesimi bulmam gerektiğini gösterdi, ancak benimle işlerim arasındaki böyle doğrudan bir bağ sayesinde fotoğraflarım yaşam bulabilirdi. Alaylı olmanın kötü yönlerini söylememe bile gerek yok, çok disiplinli olmanız gerekiyor çünkü tökezlediğinizde omuz verecek biri olmuyor. Tabii bir de okulda kurabileceğiniz ilişkilerden yoksun oluyorsunuz. Tanıdıkların tanıdıklarına ulaşarak, kendi çabalarımla bağlantılarımı oluşturmam gerekti. İyi tarafları da az değil. Başınızda her adımınızı eleştiren biri durmuyor, bu yüzden işlerinizle daha fazla gurur duyuyorsunuz, kendi tarz ve yönteminizi bulmak için yolunuzdan sapmıyorsunuz.  

İnce detaylı sahneleri nasıl yaratıyorsun? Zihninde beliren bir resmin benzerini mi kurguluyorsun?
Zihnimde sürekli olarak garip resimler dönüyor ve çoğu da hiç gün yüzü görmüyor. Bazen bir resim inatçı çıkıyor ve zihnimi terk etmiyor, o zaman da o sahneyi yaratmam gerekiyor. Gerçek dünyaya yansıttığımda resim zihnimi terkediyor. Setler, kasting, dekor daha sonradan yerli yerine oturuyor. Projelerin gereksinimleri için senelerdir birlikte çalıştığım şahane bir ekip var. Los Angeles’ta olmam da işime geliyor, ihtiyacım olan her şeyi ya hemen bulabiliyorum ya da burada kolayca kurabiliyorum.

Crowd #8 (City Hall), 2013

İşlerini tanımlayanlar sinematik kelimesini ağzından eksik etmiyor. Sence neden?
Gerçeklik ve kurmaca arasındaki gergin ilişki çok ilgimi çekiyor. Bence sinema da uzun süre boyunca bu ilişki üzerine kuruluydu. Son zamanlarda yönetmenler filmlerinin mümkün olduğu kadar gerçek olması için uğraşıyor olabilir, ama uzun bir süre boyunca gerçekliğin sınırlarının dışında gezinirken gerçek şeylere değinen hikâyeler kurdular. Hayattan anlar seçip üzerlerine yapaylık serpmeyi seviyorum. Yarattığım görseller de herhangi bir zamana bağlı kalmadan geçmişe dair olabiliyor. Hepimizin geçmiş hakkında farklı görüşleri olduğunu düşünüyorum, nostalji mutlulukla bağdaştırdığımız bir şey olduğu için güvenilir bir tarafı da oluyor. Geçmişe dair görünen fotoğrafların tanıdık bir yönü de var, bu yüzden de izleyicinin ilgisini kaybetmeden farklı konular hakkında işler yapabilme özgürlüğünü sunuyor. Sinemanın bu sebeple kuvvetli bir dil olduğunu düşünüyorum. 

Yüzlerce oyuncunun yer aldığı ‘Face in the Crowd’ serisinin zorlukları nelerdi? 
Çekimlere başlamadan haftalar önce ön çalışmalara başlıyorum; her kostümün, makyajın, peruğun, dekorun detaylarının üzerinden geçiyorum. Sete geldiğimde ise belli oyunculara görevlerini veriyorum, geri kalan oyuncular için ise genel bir yön belirliyorum. Ardından kaos başlıyor! Doğruyu söylemek gerekirse o kadar fazla sayıda insanı tamamen kontrol edemiyorsunuz. Bu yüzden ne kadar uğraşırsam uğraşayım planların dışında, duygulardan kaynaklanan nüanslar ortaya çıkıyor. Çok fazla sayıda insanla çalışmanın iyi tarafı da bu, sette gerçekleşen en güzel şeyler genellikle planlamadıklarım oluyor. Kalabalıkların içine ailemi ve arkadaşlarımı da serpiştirmeyi seviyorum, dinamiklere farklı bir enerji katıyor. 

Kullandığın parlak ışıklar ve renkler de işlerini akılda kalıcı kılıyor. Hâlâ sadece analog makineler mi kullanıyorsun?
Evet, tarih ile ilişkilendirdiğimiz puslu bir efekt verdiği için film kullanıyorum. Renkler ve dokuların bu şekilde daha da göze çarptığını düşünüyorum. 

Estetik açıdan fotoğraflarına benzeyen kısa filmler de yapıyorsun. Fotoğrafçılığından hangi açılardan farklı işler bunlar?
Fotoğraflarımın bir uzantısı haline geldi kısa filmlerim. Bir yönetmenin kullanabileceği yöntemleri kullanıyordum hep; ama artık müzik, ses tasarımı, görsel efektler ve başka film unsurlarını da kullanıyorum.  

Rachel and Friends, 2009

Kadınların statüleri işlerinde temel bir unsur. ‘La Petite Mort’ ve ‘Despair’ filmlerinde toplumun beklediği rolleri taşıyamayan kadınları resmediyorsun. 
İyi bildiğim bir konu hakkında işler yapmaya meyilliyim. Kendi deneyimlediğim duygulardan yola çıkıyorum ve bunları yoğunlaştırmak adına işin içine biraz melodram katıyorum. Her şeyden önce fotoğrafladığım duyguların samimi gözükmesi gerekiyor, yoksa boş bir iş oluyor. Gerçek duyguları yapaylıkla öpüştürebildiğimde amacıma ulaşmışım demektir. 

Hikâyelerini duygular etrafında kurduğun gerçekten de belli oluyor. İnsanların ilgisini bu sebeple mi yakalıyorsun sence?
Evet, işlerim aslında gayet kişisel; bana samimi gelen duygusal ve psikolojik halleri yakalamaya çalışıyorum. Başkalarının işleriyle de bunları görebildiğimde iletişim kurabiliyorum. 

 

Yorumlar

0 comments