0 Beğen
Kaydet

Gülten Dayıoğlu Röportajı

Yazdığı sosyal içerikli hikâyelerle Yunus Nadi Öykü ödülü’nü kazanan, edebiyat hayatında neredeyse yarım asrı deviren Gülten Dayıoğlu, 2012 Tüyap Kitap Fuarı’nın onur yazarı. Dayıoğlu ile geçmiş 49 yılı konuştuk.

Türk yayıncılığında çocuk kitapları ve çocuk edebiyatı son yıllarda bir ivme kazanıyor. Siz nasıl değerlendiriyorsunuz bu durumu?
Öncellikle bu bir hayaldi ve gerçekleşti. İlk çocuk kitabım 1963’te yayınlandı. Aslında öykücülükten geldim, çocukluğumdan beri, ilk gençlik çağlarımda da hep öyküler yazardım. Sonradan öğretmen olunca çocuğun varlığının bilincine vardım. O zamanlar çocuk edebiyatı diye bir şeyin lafını ettirmezlerdi. Ben çocuk dalında yazmaya başladıktan sonra tek hedefim çocuklara nitelikli kitaplar yazabilmekti. Kendimi bu doğrultuda yetiştirmeye adadım. Çocuklar için yazan yazarların da aynı hedefe odaklanmasını hayal ediyordum. Hayalim gerçekleşti ancak benim de düşünemediğim bir durum çıktı ortaya. Yanılmışım. Çocuklar için yazanların ve kitapların da sayıları arttı. Bunu demeye üzülüyorum ama bu çoğalmaya karşın nitelikli çocuk kitapları yazanların sayısı çok az. Rafları çocuk edebiyatı ilkelerine ters düşen cicili bicili kitaplar doldurdu. Çalakalem yazıldıkları için içleri boş. Ne dili, ne de içeriği çocuğa göre. Bu alanda çocuğa görelik diye bir kavram var oysaki. 

Nedir çocuğa görelik?
Dört yaşındaki çocuğun hayatı algılaması, altı yaşındaki çocuğa göre farklıdır. Çocuğa görelik yaş düzeyine, bilgi birikimine, yaşam ortamına, dil dağarcığına dayalıdır. Bu, çocuk edebiyatının temel ilkelerinden biri. Herkes almış başını gidiyor, ilkelere uymayan eserler de, nitelikli çocuk kitapları ile satılıyor. Burada suçlamıyorum, eleştiriyorum sadece. Ben iki yıl uğraştım çocuk öykülerimi yayınlatıncaya kadar. Bu sayede eserlerim doktora tezlerine konu oldu, yabancı dillere çevrildi. Üniversitelerde çocuk edebiyatı kürsüleri onları benimsedi. 

İlk hikâyeniz Afyon yerel gazetesinde siz 15 yaşındayken yayınlanmış. Nasıl oldu?
Evet ‘Baca Temizleyicisi’. Çocuk öyküsü değildi. Özellikle sosyal içerikli ve kadın sorunlarını içeren öyküler yazıyordum o dönem. Yunus Nadi Ödülü’nü de öyle bir öyküyle kazandım; ‘Bahçıvan’ın Oğlu’.

Artık kitaplarım yayınlanmaya başlamıştı ama ben hep kendi düzeyimi ve kalemimin düzeyini yükseltmeyi hedef edindim. Yoksa beni hâlâ kim okur, günümüzün çocuklarını düşünebiliyor musunuz? Çocuğa görelik anlamında hiçbir zaman hedefimden sapmadım. Konferanslarımda soruyorlar, “Hocam siz çocuk düzeyine nasıl bu kadar inebiliyorsunuz?”. Diyorum ki bir dil sürçmesi oldu, ben çocuk düzeyine inmiyorum, çocuğa erişmeye çalışıyorum, elimi tutsun diye. Üç kuşak kabuk değiştirdik biz onlarla birlikte. Şimdiki kuşak çocuklarına da erişmek kolay değil. ‘Mo’nun Gizemi’ bu bilinçle ortaya çıktı. 

Eserlerinizde sosyal içerikli konular, hikâyelerinizde hüzünlü bir takım motifler var. Bir çocuk kitabı yazarı olarak neden hüznün altını çizme gereksinimi duydunuz?
Benim hüzünlü motifler içeren dört kitabım var; ‘Fadiş’, ‘Dört Kardeştiler’, ‘Yurdumu Özledim’ ve ‘Ben Büyüyünce’. Bu kitaplar çok özel, çok gerçek; köy ve şehir çocukları arasında uçurumları kapatıp empatiyi sağladıklarına inanıyorum. Ben onları hüzünlü olsun diye yazmadım. Bu eserler çok iyi bildiğim köy ve Anadolu yaşamını yansıtıyor. 

‘Dört Kardeştiler’deki dört kardeşin yaşam savaşı, Fadiş’in annesine duyduğu özlem, öyle dokunaklıdır ki... Bu hassas duyguları aktarırken nerelerden, nasıl beslendiniz?
O zamanlar evlatlık müessesesi çok yaygındı. Durmadan yoksullar, varlıklı ailere evlatlık verirlerdi benim çocukluğumda. 1940’lı yıllardan bahsediyorum. Beslemeler vardı bir de. İstanbul’un kaymak tabakası alırdı. O beslemelere boğaz tokluğuna işler yaptırırlardı, insan içine sokmazlardı. Bu oldukça yaygındı.

Siz o zaman bunları görerek büyüdünüz.
Kütahya’da doğdum. Annem okuma-yazma bilmez, babam esnaf, tek çocuğum. Sonra bizimkiler ayrıldı. Onun hüznü de ‘Fadiş’e yansıdı. 30’uma yakın yaştaydım o kitabı yazarken ama demek ki o acı yüreğimden hiç çıkmamış. ‘Fadiş’in 40. yılını kutladık geçen sene. Anadolu’da kızların evlatlık verildiğine pek çok kez tanık oldum, evlatlık arkadaşlarım oldu. ‘Dört Kardeştiler’de evlatlık durumunu yansıtmaya çalıştım. Şaşırtıcı bir anımı aktarayım. İzmir Kitap Fuarı’ndayım. Önümde uzun bir sıra. Yakışıklı bir adam sırada bekliyor. Sıra ona geldi ve bana asker selamı çaktı. Sivil hâlbuki. Ben de hemen hazır ol vaziyette ayağa kalkmışım. “Buyurun.” dedim. Genç adam: “Ben faşulyenin bebeleyini seveyim” dedi. Öyle deyince bir şamar yemiş gibi oldum. “Ben Yaşaroğlanım ya!” dedi, karşımdaki. “Olamaz, oğlum o yaşıyor olsa bile şu an 60- 70 yaşındadır.” dedim. Genç adam iki elimi tuttu “Hocam biz dört kardeşiz, ben hava subayıyım. ‘Dört Kardeştiler’i çocukken okuduk. Ablamız var o bizi büyüttü. Biz dört kardeş yatağımıza girer, yeniden o kitabı okurduk. Biz o roman kahramanlarıyla sarmaş dolaştık, Ben Yaşaroğlan’dım.” dedi. Kendine ve üç ablasına ‘Dört Kardeştiler’ adlı kitabı imzalattı. Her biri Türkiye’nin ayrı bir yerindeymiş. Hepsi kurtarmış kendini. 

‘Suna’nın Serçeleri’, ‘Dört Kardeştiler’ ve ‘Fadiş’ten ‘Mo’nun Gizemi’ne uzanan bir yolculuk… Birçok kitabınızda gerçek yaşamdan konular tüm halleri ile yer alırken daha sonra fantastik öğeler içeren, bilim kurgu tarzı kitaplar yazdınız. Bu süreç nasıl gelişti?
77 yaşındayım ve 50 yıllık yazarım, 78 kitap yazdım. Kendimi hep çağa ayak uydurmaya, çağın çocuğuna ayak uydurmaya ve onlara hizmet etmeye adadığım için bu yaşımda da hep tetikteyim. Bugünün çocuğunun ilgi alanlarını dikkatle izliyorum. Bu konuda okullarda yaptığım söyleşilerin, imza günlerinin çok yararı oluyor. Davet edildiğim yerlere, uzak-yakın demeden gitmeye özen gösteririm. Iğdır’a kadar gittim, tekrar da giderim bir dakika düşünmem. Bir de gezgin yanım var benim. Bugüne kadar 107 ülke gezdim. 12 gezi kitabım var. Eserlerimde gezilerden edindiğim bilgiler, zihnime ruhuma ve duygularıma yansır. Derseniz “İyi bir yazar olmak için herkes geziye mi çıksın?”, insan hayalinde de çıkabilir o tür gezilere. 

‘Mo’nun Gizemi’ ile ‘Fadiş’ arasında o kadar büyük fark var ki, bir yazar olarak fantastik ve bilim kurgu yöntemleri sizin için zor olmadı mı?
Hayır, çünkü ben çocukluğumda çok masal dinledim. Benim zihnim, belleğim hazırdı demek ki böyle fanteziler kurmaya. ‘Mo’nun Gizemi’ni yazarken farklı kıtalara yaptığım seyahatlerden etkilendim. Bir de genetik teknolojisindeki akıl almaz buluşlardan. Dünya kötüye gidiyor. Hoyrat, bencil, benmerkezci bir toplumda yaşıyoruz. Hedefim ve hayalim uzayda insanoğluna bir yer bulmak şimdi. ‘Mo’nun Gizemi’nin üçüncü kitabında bu kaygı, bu motif var.

Siz fantastik eserler yazarken de aslında çok ilginç bilgiler ekliyorsunuz kitaplarınıza.
Evet. Çocuk çürük tahtaya basar mı? Konuların içeriğine göre kültür birikimimi kitaba aktarıyorum, uzmanlardan görüş alıyorum. Bazen bir roman için ilgili bilgilere ulaşmaya çalışırken, öyle çok şey öğreniyorum ki sonra başka romanlarda çıkıyor. ‘Tuna’da Uçan Kuş’u yazmaya başladığım zaman, dilim işlemedi başlangıçta, kütük gibi kaldım. Fark ettim ki o dönemin dilini bilmiyorum. Giyim-kuşam, sarayın içindeki yaşam, şehzadeler, kızlar ve onların yaşamları… Konu elimde hazır, kıvranıyorum, yürümüyor. Elif Kitabevi’ne gittim, Aslan Bey vardı. İşime yarayacağını düşündüğü beş kitap verdi, “Git bunları oku, okumazsan yazamazsın.” dedi. İçine bir daldım pir daldım, o kadar değişti ki görgüm, dilim, görüşüm anlatamam. Tarih Vakfı’nın kitapları da çok iyi birer kaynak.

Bir de geçen yıllarda kurulan Gülten Dayıoğlu Çocuk ve Gençlik Edebiyatı Vakfı var. Bu alanda çalışanları destekliyor, eserlerinin yayınlanmasına yardımcı oluyor. 
Yıllardır bir vakıf kurmak istiyordum. Ailece Çocuk ve Gençlik Edebiyatı Vakfı’nı kurduk, amacımız çocuk edebiyatına nitelikli eserler kazandırmak. Vakıfla güzel etkinlikler yapıyoruz. Örneğin nitelikli çocuk kitaplarına her yıl ödül veriyoruz. Seçici üyelerimiz gerçekten çok seçici. İlk yarışmayı açtığımızda 95 roman geldi. 

Duyuruları nerede yapıyorsunuz?
Gazetelerde ve sosyal medyada. Bir yıl çocuk romanı, bir yıl gençlik romanına ödül veriyoruz artık. Nitelikli çocuk kitaplarından bir kitaplık oluşturmak hayalim. Bu kitaplığın yeni yazarlara örnek olacağına inanıyorum. Bazen Don Kişot’un değirmenlerle olan savaşı gibi geliyor yaptığım iş ama mutluyum ve dirençliyim. 

Bir romana başlarken nasıl bir süreçten geçiyorsunuz? Nasıl bir planlamanız oluyor?
Romanı bitirirken içimde bir sızı belirir. Ayrılıyorsunuz artık, halbuki beraber en az iki-iki buçuk yıl geçiriyorsun, yatağına dahi giriyor. Benim başımda bir kayıt cihazı var, gece bile aklıma geleni not ederim. Yeni bir kitaba başlarken nokta atış dürtülerim başlar. Konu belirir. Yazarlık gerçekten bir dürtüdür bana göre. Kayıt ettiklerimi dinlerken boş lafları eliyorum, bir can damarı yakalıyorum, oradan gidiyorum. İlham mı? Yok, öyle bir şey, sadece beni tetikleyen bir dürtü var. İlham gelip de bir satır yazmıyor insan yani ben ilhama inanmıyorum. Alın teri, altyapı ve çok çalışmak gerekiyor kitap yazarken. Yazarlığın önemi yaşarken konunun can damarını yakalamak. Yoksa gazete haberi gibi yazmak değil; gözüne parıltı, sesine cıvıltı verebilmek.

Yorumlar

0 comments