0 Beğen
Kaydet

Küratör Selen Ansen röportajı

‘Her Düşenin Kanadı Yoktur’ sergisi, olumsuz bir anlama sahip olduğu düşünülen ‘düşüş’ kavramına yeni manalar kazandırıyor. Küratör Selen Ansen ile bireysel, toplumsal ve maddesel ölçekte çöküşün sürekliliğini irdeleyen sergiyi konuştuk.

‘Düşüş’ kavramına odaklanan bir sergi gerçekleştirmeye nasıl karar verdin?
Üzerine çok düşündüğüm, hakkında yazılar yazdığım, felsefi açıdan ele aldığım bir konuydu. Düşüşün dilde nasıl bir yer edindiği, hayatlarımızda nasıl bir anlama ve değersizliğe sahip olduğu üzerine çok kafa patlattım. Ana dilim Türkçe değil, o nedenle Fransızca deyimlerden yola çıkarak düşüşü ele aldım. Fransızca deyimlerde düşüş, olumsuz bir anlama sahip. Ama İngilizce’de ‘aşka düşmek’ denildiğinde, düşüşün anlamı pozitiftir. Ki burada bile ancak ‘aklınızı yitirmediğiniz’ sürece kabul edilebilir bir düşüşten bahsedilebilir.

Serginin adında ‘her düşen’ derken kimi ya da neyi kastediyorsun?
Yükselişi ve düşüşü aşağısı ve yukarısı olarak, iki kutup hâlinde ele alıyoruz. İnsan merkezli bakışa göre medeniyet, dikeylik üzerine kurulu. Bu dikeylik meselesini sorgulamak, yatayı da işin içine katarak çizilmiş sınırlarla oynamak istedim. Ben de çok düştüm ve düşüyorum. Bu düşüşler sayesinde bu sergiyi yarattım. Düşüşü sadece bedeni, maddi şeyleri ilgilendiren bir fenomen olarak değil, aynı zamanda maddesel olmayan şeylerin de düştüğü bir alanda ele almak istedim.

Bir düşme arzusundan bahsediyorsun sergide. Düşüş arzulanan bir şey midir?
Sergide eserleri yer alan Bas Jan Ader’e göre düşüş bir kompozisyon aracıdır. Düşüşü arzulanabilir hâle getirir Ader. Onun için tam düşmeden önceki o anlık kontrolü bırakma durumu asıl önemli olan. Düşme arzusu medeniyetin kurgusuna çok aykırı bir durum. Düşebilmek için dikey durabilmek lazım. Ama bu dikeylik kurgusu aslında kendi düşüşünü ve başarısızlığını da içeriyor. Bu anlamda düşüş, başarısızlığı arzulamak gibi görülebilir.

Serginin adı biraz kırılgan ve hatta arabesk.
Süper! Esin kaynakları, Samuel Beckett ve Ingeborg Bachmann’dı. Beckett’ın ‘Tüm Düşenler’ adlı bir oyunu var. Oyunun ismi, bir zamansızlık ve süreklilik içinde düşüşü anımsatıyor. Bachmann ise çok sevdiğim bir şair. Onun “Düşen her kişinin kanadı yoktur,” gibi bir cümlesi var. Bu nedenle insan merkezli bir bakıştan kaçındım. “Her düşenin kanadı yoktur,” derken insan ve insan olmayan arasında çok kırılgan bir yerdeyiz. Sergi adında bir kuralsızlık da söz konusu. İstersek “Her düşenin kanadı yoktur, ama bazılarının var mıdır?” gibi Aristocu bir yöne de gidebiliriz.

Sergide sonu tahmin edilebilir şekilde düşenler de var, havada asılı kalanlar da. Bu farklı sonları bir araya getirirken nasıl bir süreç izledin?
İlk başta kavramsal çerçeveyi oluşturdum. Araştırma sürecinde keşfettiğim birkaç isim vardı, bunlardan biri de VOID idi. Serginin tek bir medyumunun olmaması, yani sadece heykel, ses ya da film sergisi olmaması çok önemliydi. Farklı açıları zıtlıklarla bir araya getirebileceğim bir zemin oluşturmak istedim. Tabii bu bir kurgu. Bina dikey ve yatayı buluşturan bir ortama sahip. Sadece aynı katı paylaşan sanatçılar ve eserler arasında bir bağ kurmak yerine, katlar arası bir yankılanmaya neden olmak istedim.

Cyprien Gaillard’ın ‘Pruitt Igoe Şelalesi’ ve Mikhail Karikis & Uriel Orlow’un ‘Yeraltından Sesleri’ adlı işleri, Türkiye’deki bitmek bilmeyen kentsel dönüşümleri ve Soma Faciası’nı anımsatıyor. Bu eserlerde düşüş nasıl ele alınıyor?
Mikhail Karikis & Uriel Orlow’un eserinde yok olmuş bir topluluğun yarattığı yankının yüzeye gelmesi ve sönmesi durumu var. Sesler söndüğü anda her şey yok olup gidecek. Gaillard’ın eseri ise, onu inşa edenler tarafından imha ediliyor ve bu durum, modernizmin düştüğü gün olarak anılıyor. Aynı zamanda eser, bina yıkımının da gösteriye dönüşümünü eleştiriyor. Yani düşüşün arzulanışından ziyade, kapitalizmin her şeyi gösteriye çevirmesi söz konusu.

Her Düşenin Kanadı Yoktur

 

Yorumlar

0 comments