0 Beğen
Kaydet

Orhan Pamuk: Kırmızı Saçlı Kadın

Orhan Pamuk yeni romanı ‘Kırmızı Saçlı Kadın’da Oedipus’un ve Şahname’deki Rüstem ile Sührab’ın hikâyesi üzerinden Türkiye’nin ruhunu kovalıyor.

Bakmaya doyamadığımız Haliç birkaç yüz yıl önce belli aralıklarla Sarayburnu tarafından kırmızıya boyanırdı. Sultanlar tahta çıktıktan sonra iktidarlarını tehdit eden oğullarını tek tek öldürtürdü. Baba ve oğul mücadelesinin uzun ve kanlı bir geçmişe sahip olduğu ülkemizde Orhan Pamuk’un son romanına konu olarak bu eski gerilimi seçmesi çok da şaşırtıcı değil aslında.

Kitapları arasında verdiği uzun araları düşündüğümüzde Pamuk bu kez elini bir hayli çabuk tuttu ve ‘Kafamda Bir Tuhaflık’tan bir yıl sonra yeni romanıyla okur karşısına çıktı. 80’lerde başlayıp günümüze kadar gelen hikâyede, kahraman ve anlatıcı Cem’in henüz bir lise öğrencisiyken yaşadığı iki trajik olayın izini sürüyoruz: Dosyamızda bir aşk, bir de cinayet var. Fakat asıl mesele Oedipus’tan hareketle baba ve Şahname’den hareketle oğul katlinin trajedisi.

Romanı okurken yapay bir dille ve olay örgüsüyle karşılaşıyoruz. Pamuk yer yer yapmacıklığın dozunu kaçıran, rastlantılardan gına getiren bir trajedi kurmuş bu sefer. Bunun neye yaradığını anlamak için ‘Kafamda Bir Tuhaflık’ hakkında The Guardian’a verdiği demece bakabiliriz. Malum söyleşide sıradaki kitabını bir “fikirler romanı” olarak tanımlıyordu. Pamuk için kötü bir yazar diyemeyeceğimize göre söz konusu yapaylık kullanışlı bir şey olmalı.

‘Kırmızı Saçlı Kadın’ iki türlü algılanabilecek bir kitap. Roman ilk olarak rastlantıların okuyucuyu bezdirdiği, en az hikâyeyi okurun gözüne sokan TV dizileri kadar bayağı bir trajedi, hatta parodi olarak okunabilir. Ama aynı zamanda ne babasını tam öldürebilmiş, ne de oğullarını koruyabilmiş bir ülkenin her şeyi yutan bir beton yığınının altında kalmasının hazin hikâyesi olarak da görülebilir.

Kuyuda terk edilen Doğulu babanın artık öldüğü varsayılıyor. Bu baba mezarında dans edilmese de ufak bir çabayla yokluğuna alışılan bir figür. Fakat doğru düzgün hesaplaşmadan kuyulara hapsedilen her şey gibi bir noktada geri geliyor ve zaten sağlam temeller üstünde kurulmamış düzeni alt üst ediyor. Bunu yapmak için fiziksel varlığına bile ihtiyacı yok. İşte size Tanpınar’dan Atay’a edebiyatın takıntılı konusu olan Türk modernleşmesi.

Her ne kadar kaderin kaçınılmazlığı üzerine yazılmış bir kitap için fazla mümkün olmasa da bu noktada hikâyenin sürprizini az da olsa kaçıracak bir şeyden bahsetmemiz gerekiyor. Romanı bitirip skor hanesine bakınca elimizde iki baba katli olmasına rağmen öldürülen bir oğul olmadığını görüyoruz. Belki bu da Türkiye için kantarın topuzunun geri dönüşü olmayacak bir şekilde Oedipus’un kaderine doğru kaydığını gösteriyordur. Ama zaten diğer seçenek de bir kurtuluş olmayacaktı. Kitaptaki en bilgece sözleri Kırmızı Saçlı Kadın’ın ta kendisi olan Gülcihan söylüyordu zaten: “Herkesin babası çoktur bu ülkede. Devlet baba, Allah baba, mafya babası…burada kimse babasız yaşayamaz.” Yazının başında andığımız şehzadelere geri dönelim. Acaba ne zaman babaların gölgesinde boğulmadan büyüyebilecek oğullarımız olacak?

Yorumlar

0 comments