0 Beğen
Kaydet

Dil Kuşu: Tülin Özen röportajı

Destar Tiyatro’nun yeni oyunu Dil Kuşu, her zerresine kadın eli değmiş, Tülin Özen’in bedeninden, Ayşenil Şamlıoğlu’nun gözünden, Pelin Temur’un kaleminden çıkma bir masal... Biz de bu masalın görünmeyen yüzünü anlatıcısı Tülin Özen’den dinleyelim istedik.

Dil Kuşu’, Galisyalı yazar Séchu Sende’nin ‘Rüyalarımda Bile Dilimi Kaybetmeyeceğim’ kitabından hareketle oluşturulmuş ‘Dil Oyunları’ projesinin üçüncü ayağı. Kürtçe tiyatro yapan Destar Tiyatro, bu projede Türkçe yazan, oynayan, yöneten farklı kişileri bir araya getirmeyi hedeflemiş. ‘Dil Kuşu’ ekibi de bu arzunun ürünü. Kadın ağırlıklı bir kadro… Temur’un hassas, naif ve bir o kadar da etkili cümleleriyle dolu metnini, Şamlıoğlu ince ince işlemiş. Özen de bedeni ve sesine hakimiyeti ile, elinden tuttuğu seyirciyi, anlattığı dünyaya götürüyor. Kâh bir kız çocuğu, kâh bir nene, kâh bir cin…  Kişi geçişlerinin nenelerimizin anlattığı masallardaki gibi biraz daha ‘abartılı’ olmasını beklesek de yine de gözümüzü sahneden ayırmaya kıyamadığımız bir gerçek. Kostümden ışığa, dekordan video sanatına kadar görsel değeri oldukça yüksek bir iş var karşımızda. Bunlardan bazılarının metin ve oyunculukla tam anlamıyla bütünleşemediği hissine rağmen, metin ve Özen’in oyunculuğu sahnedeki enerjinin düşmesine müsaade etmiyor.  Kötülerin kazanan taraf olduğuna inandırıldığımız bu günlerde, iyilerin de kazanabildiğini gösterdiği için kıymetli ‘Dil Kuşu’. Masal kahramanlarının yalnızca erkekler olmadığını gösterdiği, anadilin nefes almak kadar elzem, çok olmanın tek olmaya yeğ olduğunun altını çizdiği için… Bizden tavsiye bu sezonun en kıymetli işlerinden ‘Dil Kuşu’nun bir kanadına da siz takılın.

Böylesi bir masala karışman, Destar Tiyatro ve oyunla buluşman nasıl oldu?
Mirza Metin, beş oyundan oluşan projesi dâhilinde anlatacağı bu hikâye için benimle çalışmak istediğinde metin de, yönetmen de belliydi. Hem anadil gibi sonuna kadar savunabileceğim bir derdinin olması, hem Ayşenil gibi bir yönetmenin, bir kadının varlığı, hem Mirza’nın, Destar Tiyatro’nun duruşu, hem de Pelin’in bu toprakların masallarını ne kadar güzel harmanladığını görünce kabul etmemek mümkün değildi.

Oyun ‘Kim bilir düş nedir, gerçek nedir?’ sorusuyla başlıyor. Oyun boyunca da birçok sarsıcı tespitle devam ediyor. ‘Çok olmak eksik olmak değil, tek olmak eksik olmaktır’ var mesela ya da ‘insan hakikati en çok kendi ana dilinde söyleyebilir’... Nasıl hazırlandın metne?                          
Metinde geçen hemen hemen her cümleyle günlük hayatımızda karşılaşıyoruz zaten. Hayatımızda bize ‘gerçek’ olarak sunulanlarla problemlerimiz, gerçekliklerine karşı şüphelerimiz var. Çok olmakla, birlikte hareket etmekle ilgili de sıkıntılarımız var. Aslında her seferinde bunu talep ediyoruz ama bireysel çıkarlarımız tehlikeye girdiğinde hemen vazgeçebiliyoruz birlikte hareket etmekten. Ve evet, sanki bireysel bir başarının hedefinde olmazsak hep hayatımızda eksik kalacakmışız diye korkuyoruz. Paylaşma fikrinden bile korkuyoruz. Oysa kalbimiz, vicdanımız, aklımız esas başarının birlikte hareket etmekte olduğunun hep farkında. Ama cesaret edemiyoruz. Daha eksik olsun ama benim olsun hırsımızla hareket ediyoruz. Anadil mevzusu ne yazık ki hâlâ hayatımızın içinde, en doğal hak gibi değil de, bir pazarlık malzemesi olarak önümüze sürülüyor. Oyuna hazırlanmak da sizin de söz ettiğiniz, oyunda geçen bütün cümlelerin hayatımızda ne kadar var olduğunu defalarca hatırlamakla geçti. Onun dışında Ayşenil’in aklında nasıl bir sahne diliyle anlatılacağı zaten vardı. Bütün bu düşündüklerimize sahnedeki dille vücut buldurmaya çalıştım.

Seni izlerken anlattığın masala inanmamak, kendimizi oyunun içinde kaybetmemek mümkün değil. Bunun, masallara ya da masalının anlattığı gerçeğe inanmanla ilgisi var mı?                                                 
Teşekkür ederim. Eğer inanıyorsanız, kesinlikle ilgisi vardır. Teke tek bir anlatımda, anlatan bir an bile anlattığından şüphe duysa seyirci hemen anlar. Ben inanmadığım hiçbir şey yapmıyorum sahnede. Sadece beğenilmek adına bir takım anlar yaratmıyorum. Bundan çok utanırım zaten. Hele masal gibi, en saf olduğumuz, hayal gücümüzün bu kadar açıldığı bir yere seslenirken çok çok utanırım.

Kadın olmanın her geçen gün zorlaştığı bu dünyada bence bu oyunu asıl değerli kılan kadın ürünü olması. Ayrıca kadını yücelten bir metne sahip. Özellikle masallarda kadın kahramanlara hiç alışkın olmadığımızı düşündüğümüzde... Bu Kadına dair bir masalın anlatıcısı olmak ne hissettiriyor sana?           
Çok mutluyum böyle bir macerada küçük bir kızın rüyasıyla başlayıp, bütün masal sınavlarını, kadınların yarattığı çözümlerle anlatmaktan dolayı. Muhtemelen bir erkek bu maceranın içinde olsaydı, birileriyle kavga etmesi, öldürmesi falan gerekirdi.

Sahnede bir masala hazırlanmanın diğer herhangi bir metne hazırlanmaktan farkı var mı?    
Benim için en farklı şey tek başına anlatıcı olmaktı. Tek başına hareket etmekten keyif alan bir oyuncu değilim. Sahnede en çok karşımdaki arkadaşımla oynamayı severim. Burada biraz kiminle oynayacağım diye bocaladım. Yalnız mıyım?’ hissi geldi ama seyirci ile doğru iletişimi yakaladıktan sonra hiç yalnız hissetmedim kendimi. O andan sonra hiç yalnız hissetmedim kendimi. Masal olması vücut dilinin ve sahnedeki dilin daha özgür, daha büyülü olmasını da sağlıyor ayrıca.

Oyunda beden dilini çokça kullanıyorsun ama hayli yalın bir anlatımın da var. Nasıl şekillendi bu süreç?
Sahnede nasıl bir devinim olacağı Ayşenil’in kafasında hep vardı. Benim daha önce dansla ve başka disiplinlerle iş yapmış olmamın getirdiği bir tanışıklık da mevcuttu. Hareket düzenimizi yapan Esra Yurttut’la da daha önce çalışmıştım. Ama dediğiniz gibi bütün bu dans ya da ses çalışmalarını, oyunun ötesine geçen bir marifet gösterisi haline getirmeyi hiçbirimiz istemedik. Onun için de dediğiniz gibi sade kaldı.

En çok merak ettiklerimden biri de duvara yansıyan resimler. Tek başına çok etkileyici olmakla beraber oyundaki masalla bağlantılarını düşünürken buldum ara ara kendimi. Tamamen kişisel bir iş mi yoksa bizim (ya da benim) bilmediğimiz evrensel ya da yöresel anlamları olan şekiller miydi?      
Onlar Murat İpek’e ait çizimler. Benim için de çok etkileyici ve özeller gerçekten. Oyunda bizim hep düşündüğümüz bir zaman dilimi vardı. Kadim olanla, bütün insanlık ve dünya tarihini yaşamış ve bunların üstünden bu masalı anlatmakla ilgili... Onun için kadın da öyle bir masalcı teyze değil, bütün bu tarihin üstünden geçmiş bir kadın olarak başka dilde konuşuyor. Murat’ın çizimleri de öyle. Oyun bu kadar kadim olanla, hem yöresel hem evrensel olanla ilgilendiği için Murat’ın çizimleri de bakanı hem kişisel bir çizim diline, hem en basit, en eski ifadeye, desene, hem de evrensel bir yere götürmeyi başarıyor. Bence bu Murat’ın oyundan bağımsız sahip olduğu bakış açısı ve yaşam-ölüm algısının masala bir hediyesi.

Yorumlar

0 comments