0 Beğen
Kaydet

Mehmet Ergen röportajı

Tiyatro hayatını Londra ve İstanbul arasında mekik dokuyarak geçiren Mehmet Ergen’e yollarda olmayı ve festival için hazırladığı ‘Baba ve Piç’i sorduk.

Londra’da ve İstanbul’da tiyatro yapmanın farkları ve benzer yanları neler?
Türkiye’de Talimhane ya da diğer bağımsız tiyatroların sorunları çok benzer. En önemlisi sayısal azlık. Çok az sayıda ve yetenekte oyuncuyu hep beraber paylaşıyoruz. Bir oyuncu aynı sezonda birkaç tiyatroda, dizide, filmde oynuyor, hatta konservatuvarda ders veriyor, çeviri yapıyor, oyun yazıyor. Bunun dışında sahne amiri, reji asistanı gibi çok önemli pozisyonlarda genç oyuncular oluyor ve bu da hep geçici bir çözüm oluyor. Dolayısıyla Londra’da olduğu gibi oturmuş bir sistemle prova yapılamıyor.

Her Tiyatro Festivali’nde mutlaka varsınız. Türkiye’de tiyatronun içinde bulunduğu çıkmazda festivalin sizin için anlamı nedir?
Tiyatroyu çıkmazda görmüyorum. Asıl çıkmazda olan hükümetin sanat politikaları. Fonların azalması ya da olmaması, tiyatroyu söylemek istediklerini söylemekten mahrum etmez. Aksine daha da dinamik tutar. Hem ticari anlamda hem de yenilikçi anlamda çok sayıda fırsat sunan bir ülkedeyiz. Festival, özellikle yerli yapımların ‘festival projesi’ yapma özgürlüğünde düşünmesine ve risk almasına vesile oluyor.

Bu sene ‘Baba ve Piç’ ile festivaldesiniz. Oldukça tartışılan bir yazarın tartışılan, hatta mahkemelik olmuş bir romanı ile… Üzerinizde nasıl bir etkisi oldu ‘Baba ve Piç’in?
‘Baba ve Piç’ çok akıllı bir roman. Kişisel ve ulusal tarih çizgilerini son derece zekice çiziyor. Kendi özel hayatımızda bilmek istediğimiz ya da istemediğimiz tarihsel sorgulamayı nasıl yapıyorsak, ulusal tarihimizin sorgulamasını da o denli özenli yapıp yapmadığımızı araştırıyor. Resmi ya da gayrıresmi tarihin farklı coğrafyalardaki algısı da çok akıllıca işlenmiş. Ulusal tarih sorgulaması nasıl siyaset malzemesine dönüşüyorsa, kişisel tarihin sorgusu da ailede psikolojik savaşa dönüşüyor. Tarihimizin temelinde ‘kabullenmek’ olgusu olunca, bizi ne rahat hissettiriyorsa onu kabul ediyoruz sanıyorum.

Oyun eçtiğimiz sene yine Serra Yılmaz’ın kadrosunda olduğu bir ekiple İtalya’da sahnelendi. Sizinle buluşması nasıl oldu?
Uzun zamandır romanı sahneye taşıma niyetindeydim. İtalya’da Angelo Savelli’nin el attığı bir uyarlama olduğunu duyunca önce Serra Yılmaz’ın görüşünü aldım. Sonra oyunu çevirttim ve seyrettim. Ben oyuncu kadrosunu daha geniş tuttum, canlı bir yaylı çalgılar dörtlüsü ekledim. Müzik oldukça önemli bir konumda. Biraz daha bizim seyircimize yönelik bir sahneleme yaptım.

Kadroda popüler ve başarılı isimler var.
Kadro oluşturma konusunda çok şanslıyım. Talimhane Tiyatrosu iyi oyuncuları çekiyor. Hem kendi sahnemizdeki oyunlar hem de Zorlu PSM’deki işler, oldukça üst düzey isimleri bir araya getiriyor. Oyun seçimlerimiz de sanıyorum oyuncuları cezbediyor.

Bir kadın tarafından yazılmış bir kadın hikâyesine erkek gözüyle bakmanın artıları eksileri neler? Seyirciyi şaşırtacak mısınız?
Ben yönetmen olarak hep yazarla oyuncuları buluşturmaya gayret ederim. Bu kadar kadın bir araya gelip bir şeyler söylemeye, hissetmeye çabalıyorsa, aralarına girmem. Sessiz ilerleyen bir reji anlayışım vardır. Seyirci ne kadar şaşırmak istiyorsa o kadar şaşıracak bence. Konu, Türkiye’nin en sevilen konusu değil. Ama benliğinden atamadığı bir konu. Estetik anlamda bir şaşırma yaşarlar mı bilemiyorum. Israrla sahne cambazlıkları yapmamaya çalışıyorum.

Sözünü sakınmayan işlere imza atıyorsunuz. Oyun seçimlerinizde neleri gözetiyorsunuz?
Her şeyden önce oyunun konusu önemli. Seyirci bir bütün olarak, ortak bilinciyle kendini oyuna yakın hissetmeli. Hikâye ile ilgilenmiyorsa, ne oyunculuk, ne sahneleme işi kurtarmaya yetmez.

Oyunculuğu özlüyor musunuz?
Oyunculuk yapınca tatile çıkmış gibi oluyorum. Geçen yıl Hollywood’da Tom Hanks ile ‘Inferno’da oynadım. Sonra bir Balkan köyünde Ozan Açıktan’ın ‘Annemin Yarası’nda küçük bir roldeydim. Ardından ‘Masumiyet Müzesi’nde Kemal’i seslendirdim. Birilerinin sürekli burnunuzu pudraladığı, kıyafetlerinizi giydirdiği gizemli bir dünya sinema. Tabii bunlar iyi film setlerinden izlenimlerim. Dizi setlerinde sürünen arkadaşlarımın da toplu grevlerle sektöre haddini bildirmelerini ve reyting savaşlarını çökertmelerini dört gözle bekliyorum. Sömürülmeyi bu kadar seven bir halkın, oyuncuları da herhalde bu kadar direnebiliyor.

KİMDİR?
1988 yılında Londra’da tiyatroya başlayan Mehmet Ergen’i, çoğunluk tiyatro yönetmeni olarak tanır. Oysa buz dağının altında kurucusu ve genel sanat yönetmeni olduğu iki önemli tiyatro var: Londra’daki Arcola Theatre ve İstanbul’daki Talimhane Tiyatrosu. Çok sık olmasa da oyunculuk da yapan Ergen, yönettiği opera ve müzikal eserlerin yanı sıra topladığı ödüllerle de adından söz ettirdi. Özellikle üç kez aldığı Peter Brook Empty Space ödülünün altını çizmek gerek. Esra Bezen Bilgin’in vurucu performansı ile ‘Önce Bir Boşluk Oldu Kalp Gidince Ama Şimdi İyi’ Ergen’in mutlaka izlenmesi gereken rejilerinden biri.

Yorumlar

0 comments