Tansel Öngel röportajı

Tatbikat Sahnesi yeniden bir edebiyat uyarlaması ile karşımızda. Kafka’nın bir öyküsünden sahneye uyarlanan ‘Ceza Külliyesi’ni oyuncusu Tansel Öngel anlatıyor.

Mete Çarkcı

‘Antabus’, ‘Mezarsız Ölüler’, ‘Bir Delinin Hatıra Defteri’, gibi edebiyat uyarlamalarıyla bildiğimiz Tatbikat Sahnesi bu kez dünya edebiyatının göz bebeklerinden Franz Kafka’nın ‘Ceza Kolonisi’ öyküsüne el attı. ‘Ceza Külliyesi’ adıyla izlediğimiz oyunun kadrosu, daha önce Devlet Tiyatroları’nda birlikte çalışan Cem Emüler, Iraz Yöntem ve Tansel Öngel’den oluşuyor. 1920’lerin sonunda yazılmış hikâyeyi sahneye uyarlayan/yöneten Cem Emüler’in Kafka’ya hâkim olduğu aşikâr. Öyküyü, incelikle işlenmiş bir tiyatro metnine dönüştürmeyi başarmışlar. Eski komutanının tasarımı infaz makinesine körü körüne bağlı infaz subayı rolünde Tansel Öngel’i izliyoruz. Jüriye dönüşen seyirciyi, ceza yöntemlerinin değişmemesi, infaz makinesinin yok edilmemesi için ikna etme mücadelesinde nefes nefese bir performans sergiliyor. Kafka’nın 100 yıl önce, köhneleşmiş adalet sistemi üzerine söylediği ve hâlâ güncelliğini koruyan kelimelerini, oyunun sessiz mahkûmu Bahadır Tecimen’in yardımıyla tükenmeyen bir enerjiyle tekrarlıyor. Kafka’nın gel-gitli metni Barış Dinçel’in dekoruyla birleşince izleyiciyi öfke, şaşkınlık ve yenilgi gibi duygulara sürüklüyor. ‘Ceza Külliyesi’ni Tatbikat’ın Levent’teki mekânında bu oyuna özel açtığı, yepyeni sahnesinde izleyebilirsiniz.

100 yıl sonra Kafka’nın kahramanlarından biri olmak nasıl bir his?
Kafka’nın çok güncel bir metninde bir karakteri oynamak hem çok onur verici hem de çok düşündürücü. 100 yıl önce söylediği şeylerin karanlık tarafının hâlâ gündemde ve yaşanıyor olması Kafka’nın büyüklüğünü gösterse de insanlık olarak bazı konularda çok da ilerleyemediğimizi hatırlatıyor bana. Bu çok iç burkucu bir şey. Her kelimesini derinlemesine incelediğimizde bulduğumuz anlamlar, Kafka’nın bize verdiği o mihenk taşları aslında hiç değişmemiş. 

Öyküyü sahneye uyarlama süreci nasıl oldu? Metindeki dört karakterin ikisi yok mesela oyunda.
Önemli olan Kafka’nın söylediklerini seyirciye en iyi şekilde iletmekse, bir infaz subayının aynı zamanda yargıç olduğu bir öyküde, “Yolcu aslında bir gazeteci, Kafka’nın kendisi ya da seyirci mi?” sorusunu sorduk kendimize. Sonunda da subayın, infaz aletinin meşruiyetine ikna etmeye çalışacağı kişi olarak seyirciyi tercih ettik. Çünkü seyirci orada jüri üyesi, batılı bir kafile, insan hakları gözlemcisi, ya da Uluslararası Af Örgütü gözlemcisi gibi bir karakter oluyor bizim için. Seyirci üzerinde de klasik anlamda bir interaktiflik yok. Anlamla giriyor içeriye. Yolcu olmayınca, ekstra bir asker karakterinin enerjisine de ihtiyaç duymadık. Önemli olan güç sahibi bir adamın, bir infaz makinesi ile mahkûmun yargılanma sürecinin anlatılması ve bütün bunların sonunda anlattığımız kişi ikna olursa sistemin devam edeceğinin varsayılması olduğundan diğer karakterlere de gerek kalmadı. Ama çok sancılı geçti tabii deneme ve karar verme süreçleri.

Öyküyü okurken değil ama oyunu izlerken hissettiğim bir şey var. Sanki artık subayın kendisi de makineye inanmıyor ama hayata devam edebilmek için elinde kalan tek şey o. Seyirciyi değil de kendini inandırmaya çalışıyordu sanki.
Bir yere kadar kelimesi kelimesine yönetmenimiz Cem Emüler’in bir çalışmada bana söylediği şeyleri söyledin. Ama aslında inanmıyor değil. Aksine çok inanıyor. Oyun boyunca üzerine basa basa “İmkânlar sağlanmadığı için makine bu halde,” diyor. Yeni komutana siniri de bu yüzden. Şöyle bir şey var aslında; edebiyat karakterlerini tiyatro sahnesine uyarlamak zor iş. Bizim eğitim anlayışımızda, “Şair burada ne anlatmak istiyor?” diye bir soru vardır ya hani. Bu bize 12 Eylül sonrası ‘Talim Terbiye’ denilen kurulun hediyesi. Sığ ötesi bir yaklaşım.

Sanat eserine nasıl yaklaşacağını bilmeyince…
Sanat eseri bir şey anlatmak için yoktur, hissettirmek için vardır. Turgut Uyar’ın dizelerinden sen başka bir şey anlarsın ben başka bir şey anlarım. Cemal Süreya’nın ne anlattığı ile ben ilgilenebilirim ama topluca bir sınıf dersinde ilgilenemeyiz. Bana ne hissettirdiğini anlatabilirim sadece. O yüzden bir ressam resim, bir müzisyen beste yapar, dansçı dans eder. Buradan Kafka’nın ‘Ceza Kolonisi’nin benim tarafımdan sahnede oynanmasına gelirsek; edebiyat karakterini üç boyutlu bir tiyatro karakterine dönüştürebilmek için önceliğimiz fikir, anlam gibi görünse de her şeyden önce sahne üzerinde eyleme ihtiyacımız vardır. Biz sahne üzerinde karakterin ne hissettiğinden önce ne yaptığı ile ilgileniriz. Çünkü yaptığı şey ona bir his verir. Biz hissettiğimizi göstermeyiz seyirci anlar. Bizim yorumumuz, o metinden seçtiğimiz eylemlerdir. Bu noktada Kafka izleseydi ne hissederdi çok merak ediyorum. Kulağa romantik gelecek belki ama her gece Kafka’nın seyrettiğini düşünmek istiyorum. O zaman gerçeklik duygum fazlalaşıyor.

Tek kişilik bir oyun gibi görünse de sahnede en az senin kadar başarılı iki kişi var. Biri mahkûm, biri de makine…
Bahadır (Tecimen) harika bir tamamlayıcı. Bazı insanların karakterini işini yaparken görürüz ya, Bahadır’ı izlerken de karakterini görebilirsiniz. Hiçbir kompleksi olmayan, müthiş bir adam. Tek kişilik sayılmaz o yüzden. Makine ise Barış Dinçel’in zekasının ve yeteneğinin bir ürünü. Tatbikat’ın genel sanat yönetmeni Erdal Beşikçioğlu mekânın Ceza Külliyesi’ne dönüşebilmesi için her şeyi sağladı. Dekor sabit olarak inşa edildi oraya. Erdal’ın ve Cem’in kurduğu hayal ve sağladığı olanakla Barış da müzelik bir sanat eseri yaptı. Bahadır ile bana çok güzel bir oyun alanı sundular.

Malum interaktif bir oyun. Seyirci ile ilişkin nasıl?
Sözde bir interaktiflik istemiyoruz biz. Bu oyunda seyircinin tepkisi ile bir şeyler değişebilir. Seyirci benimle nefes alma mesafesine geldiğinde çok şaşırıyor. Benim oyuncu değil de orada yaşadığımı ve gerçekten o makinenin birini infaz edeceğine inandıklarını gözlerinde görüyorum. Özellikle mahkûmu dövdüğüm sahnede orada bir zulmün olduğuna inanıyorlar.

Metnin orijinali ‘Ceza Kolonisi’yken siz neden ‘Külliye’ demeyi tercih ettiniz?
Koloninin bizde karşılığı yok. 1920’lerde yazılan bir metnin kolonizme bakışı ile bugün kolonist olmayan bir toplumdaki bakış aynı olamayacağına göre bir şey bulmak gerekiyordu. İlk konuşmalar sırasında önce yerleşke olsun dendi. Sonra bizdeki göndermesinin külliye olacağı düşünüldü.

Devlet Tiyatroları’nda durum nasıl?
AKM’nin kaybı ile birlikte DT’de bir kan kaybı oldu. AKM açılıp, Aziz Nesin Sahnesi de dâhil olmak üzere bize verilmediği sürece de kan kaybetmeye devam edeceğiz. Sekiz yıldır çocuklar, bale izleyemiyor, gençler randevularını oyun sonralarına ayarlayamıyor. Bu AKM ile ilgili her türlü tartışmadan daha önemli bana göre.