Durabilmenin büyüsü

Elif Türkölmez’in yeni kitabı ‘Her Şey Geçer’ okurken burnunuza biber, domates, kekik kokusu çalıyor. Doğayı, sadeliği, durmayı, sakin kalabilmeyi anlattığı kitabını Türkölmez ile konuştuk.

Nihan Bora |
Advertising
1/2
2/2

‘Her Şey Geçer’de özellikle şehirde yaşayan belki de yaşamak zorunda hisseden birçok kişinin arzuladığı bir hayata dair hikayeleriniz var. Siz de İstanbul kaosunda yaşarken böyle bir hayatın hayalini kurar mıydınız?

Henry David Thoreau, “Toplumun olduğu yerde hastalık vardır” der. Çok da haklıdır. Bunu, insanı aşağılamak için değil, aksine onun özgün niteliklerini yüceltmek için söyler. Bizler yığınlar halinde yaşamayı toplumsallık sanıyoruz. Bir yerde yığılmak patolojiktir ve yalnızca dert doğurur. Çağdaş toplumların çoğu çürümüş ve dolayısıyla hastalık yayan kalabalıklardan başka bir şey değil artık. 19. yüzyıl başında ticaretin akması için yapılan şehir planlamasında bugün milyonlar yaşamaya, yemeye içmeye, kakasını yapmaya çalışıyor. Üstelik bu insanlar ticaret filan yapan insanlar da değil, gemileri yok, tütün ayıklamıyorlar ya da ne bileyim pamuk tüccarı değiller. Bu kalabalıkların çoğu emekli, çocuk, genç. Yaşlıların, çocukların çok daha rahat, temiz ve sakin bir hayat yaşıyor olmaları gerekir oysa. Orta yaş hakkında bir şey söyleyemeyeceğim. Macera yaşamaya hakları, güçleri var. Nefesleri buna yeter. Ama yaşlıları ve çocukları şehirlerden kurtarmamız gerekir, bunu günde yüz defa söyleyebilirim. Annemlere de söylüyorum. Çalışmıyorsunuz, çıkın artık şehir merkezinden diyorum ama alıştık buraya diyorlar. Alışmak sevmekten daha zor geliyor, biliyorum. Ama bir şehre, bir insana, bir yaşam biçimine tutunmak da lüzumsuz. Hayat çok büyük, gizemli, tatlı bir şey. Keşfetmek için popoyu kaldırmak şart. Ben adada yaşıyordum İstanbul’dayken. Kışın rahattım. Ama mesela yazın çarşıya inip su bile alamıyordum. Kalmıyordu bakkalda. O zaman deprem, yangın ya da doğal olmayan her türlü krizde şehrin düşeceği durumu hissedebiliyordum. Yani, ezberleri sorgulamak gerektiğini, yayılmak ve dağılmak gerektiğini, İstanbul’u biraz rahat bırakmak gerektiğini düşünüyorum. Ama bu mümkün mü? Hiç sanmıyorum. 

Hikayelerinizdeki detaylar kaybolmaya yüz tutmuş meslekler gibi kaybolmaya yüz tutan duygular, anlar, ilişkiler barındırıyor. Bu anları nasıl topluyorsunuz?

Günümün büyük kısmını durarak ve hiçbir şey yapmadan sadece bulutlara, yapraklara, rüzgarlara bakarak geçiriyorum. Bir nevi meditasyon bu. Yürümek de en sık yaptığım şeylerden. Dururken ve yürürken başıma gelen, gördüğüm, duyduğum ya da eskiden olmuş ama ancak içimde şekillenmiş şeyleri vakti gelince yazıyorum. Oturup yazıyorum. Murakami, karların eriyip barajı doldurması gibidir o yazma hali der. Artık yazman gerekir. Sait Faik’in yazmasaydım çıldırırdım dediği de odur aslında. Çıldırmak, barajın taşması, duvarların yıkılması, için yırtılması... Ortada hiçbir şey yokken ağlamak gibi... Ortada hiçbir şey yokken yazarsın, sayfalarca... Aslında çünkü ortada bir şeyler, çok acayip şeyler, vardır.  

“Kendinize dost olduğunuzda, çoğaltıcı, derin ilişkiler kurabilirsiniz,” diyorsunuz. İnsanın kendiyle dost olması ne demek?

İnsanın en büyük düşmanı kendisi. Ben hep şöyle düşünüyorum, iç sesimiz aslında çoğu kez bize ait değildir. “Çok yeme” diyen ses mesela, o ses belki annemizin sesi. “Saçını kestir öyle daha güzel olursun,” diyen ses belki eski sevgilimizin sesi. Ama biz içimizdeki bu sesleri kendi sesimiz sanıyoruz. Zamanla kendimize karşı zorba bir dil kullanmayı normalleştiriyoruz. Ne münasebet. Kendimle elbette gayet dostça, müşfik tonda konuşacağım. Başaramazsın, yapamazsın diyenlere çok da fifi diyeceğim. Hayattaki en büyük yanılgılarımızdan biri etraftan gelen seslere karşı çok açık, çok yaralanmaya hazır halde olmamız. Kimseyi dinlemeyin, kimse, yemin ederim, hiçbir şey bilmiyor çünkü. 

Tüm hikayeler, durmayı ve bir nefes almayı hatırlatır gibi. Yavaşlamanız gerektiğini ne zaman, nasıl fark ettiniz?

Sanıyorum hep böyleydim ama bunları yazmaya cesaret edince, bunların da yazının konusu olabileceğini görünce, yayılmış oldu hikaye. Ben turplar ve bulutlar gibi basit şeyler hakkında yazmayı seviyorum ve yalnızca yavaşlayınca görüldüğü için böyle şeyler mecburen ağırdan alıyorum. Ama ilginç bir biçimde yaşarken hızlıyımdır. Mutfakta hızlıyımdır mesela. Yürürken hızlıyımdır. Nirvana dinleyerek koşarken hızlıyımdır. Lisede atletizm takımındaydım. Ve şunu da eklemek isterim, vegan olmamın bu bedensel hızda, çok büyük etkisi vardır. 

Birilerinin de hayatın diğer, büyülü ve özlediğimiz kısmını anlatması gerekiyormuş gibi hissediyorum okurken. Siz kendinize böyle bir misyon yükleniyor musunuz?

Virginia Woolf, Thoreau için “Onda bir şeyler var, ağaçlarla kuşlarla filan konuştuğunu düşünüyorum, biraz çatlak,” demiş, mealen. Böyle laflar benim çok hoşuma gidiyor. Benim için de böyle dendiğini biliyorum, iyi saatte olsunlarla olsun cadılık kurumuyla olsun hoşbeşim olduğunu düşünüyor insanlar. Güzel ilişkiler bunlar. Yazmak aslında başlı başına bu tür bir ilişkiye gönüllü olmak demek. Olmayan şeylerden sözcükler yardımıyla dünyalar kuruyorsun. Delilik! Elbette bir misyon hissediyorum. Ama yani bir bakkal da hissediyordur bunu. Birisine bir paket pötibör satıyordur ve misyonunu yerine getiriyordur.  

Kitabınızın duyurusunu Twitter’da yaparken, “Neruda’nın postacısının dediği gibi bu kitap yazarının değil, ihtiyacı olanın, yani okurun” dediniz. Bir okur olarak gerçekten ihtiyacımız olan bir kitap yazdığınız konusunda haklı olduğunuzu söyleyebilirim. Peki, siz hangi ihtiyaçla yazıyorsunuz?

Açıkçası, en önce kendim içim yazıyorum. Beni eğlendirmeyen, mutlu etmeyen ya da bazen tam tersi sarsmayan, dağıtmayan, ağlatmayan şeyler yazmak içimden gelmiyor. Ben eğlenmezsem okur da eğlenmez gibi geliyor. Ben fıkırdamazsam okur da kıkırdamaz gibi hissediyorum. En dayanamadığım düşüncelerden biri okuduğum metni yazan kişinin o metinden nefret ederek, illallah getirerek yazmış olmasıdır.  

‘Her Şey Geçer’i okurken sanki hiç kötü bir şey olmuyor, her gün başımıza bir felaket gelecek gibi yaşamıyormuşuz da her şey son derece dinginmiş gibi hissediyorum. Yazarken nasıl bu kadar soyutlanabiliyorsunuz gerçeklerden?

Fena şeyleri görmeden, hakiki acıları seçmeden, dünyanın sefaletini fark etmeden bunu yapmak mümkün değil. Bunlara baktığım için, insan olmanın en büyük acılarına, yanılgılarına, melankolisine hiç korkmadan baktığım için neşeli şeyler yazıyorum. Biraz tuhaf geliyor kulağa biliyorum ama öyle. Hayatımda gördüğüm en melankolik gözlerden biri Zach Galifianakis’in gözleri. Ve kendisi dünyayı güldüren bir komedyen. Ya da babaannem mesela... Büyük zorluklar çektiği halde zorluklardan değil güzel ve basit şeylerden bahseden babaannem... Dert üstü murad üstü bir halim yok yani ve şunu biliyorum ancak hakiki acıları görmeyenler acılardan konuşmaya meyillidir. Dert gevezeleri çoğunlukla aslında pek de sille yememişlerdir.  

Böylesine mevsimlerle, doğayla, bitkilerle ve anda yaşayabildiğiniz için şanslısınız. Etrafımızda var olan ama sanki göremediğimiz şeylerden bahsediyorsunuz. Hayatını değiştiremeyen ama şehirde de bu basit şeyleri yakalamak isteyenler için önerileriniz neler olur?

Biraz durup düşünsünler. Sık sık çok gülsünler. Sevdiklerine sarılsınlar. Evde maydanoz, dereotu, taze soğan yetiştirsinler. Kahvaltıda taze taze güzel oluyor.

‘Her Şey Geçer’, Çınar Yayınları, 232 sayfa, 20 TL

Advertising