0 Beğen
Kaydet

Fındıkkıran'ı ekibinden dinleyin!

İstanbul Devlet Opera ve Balesi’nin neoklasik yorumla sahnelediği Fındıkkıran'ı koreografi ile rejisinden sorumlu Uğur Seyrek’in yanı sıra baş dansçılar İlke Kodal ve Deniz Özaydın ile konuştuk.

‘Fındıkkıran’ın neoklasik yorumunu sahnelediğinizin altını çiziyorsunuz. Bu uyarlamayı farklı kılan nedir?
İlke Kodal: İnsanlar ‘Fındıkkıran’ adını duyunca genelde klasik bir versiyonunu izlemeyi bekliyorlar. Farklı bir şeyle karşılaşacaklarını en başta anlasınlar diye böyle bir vurgu yapıyoruz.
Uğur Seyrek: Aslında neoklasik, klasik ve modern dansın iç içe geçtiği bir versiyon bu. Hoffmann bu hikâyeyi 1816’da yazıyor. Bir çocuk hikâyesi olarak yazılmış olmasına karşın çok karanlık bir yanı var. Daha sonra Alexandre Dumas daha derli toplu bir halde tekrar yazıyor. 19. yüzyıl sonuna geldiğimizde koreograf Marius Petipa bu öyküden bir bale çıkarmaya karar veriyor, besteci olarak da Çaykovski’yi seçiyor. 1892’de St. Petersburg’da başarısız bir prömiyeri oluyor ‘Fındıkkıran’ın. Çünkü danslar, klasik balenin ağırlığına alışmış seyirci için fazla hafif kaçıyor; hikâye ise bir çocuk gösterisi için fazla dehşetli. 20. yüzyılda başarılı adaptasyonlarını yapıyorlar, fakat temel olay örgüsünü asla bozmuyorlar.  

Siz nasıl bir fark yarattınız?
Uğur: Temaların hepsini güncelledik,  bugüne uyarladık. Günümüzde ne yaşıyorsak ‘Fındıkkıran’da da onu görüyoruz. Yaşlı bir balerinin geçmişi hatırlaması ve o günlere dönmesiyle başlıyor her şey. Zaman geçtikçe gerçek kâbusun vakti zamanında onu taciz eden bir adamdan kaynaklandığını anlıyoruz. Fare korkusu bu kez tacizin bıraktığı izi simgeliyor, son derece güncel bir mesele yani.

Masal havasını muhafaza ettiniz ama değil mi?
Uğur: Elbette, fakat farklı bir yorumla var hepsi. Mesela bizim versiyonumuzda çocuklar aile içinde tartışma yaratan yaramaz çocuklar. Öte yandan ailenin bir arada olmasının önemini vurgulamayı da unutmuyoruz.

Bir eleştirmen “Amerikan balesine en fazla zarar veren şey ‘Fındıkkıran’dır,” diyor. Çünkü çok güvenli bir yeni yıl gösterisi ve daha radikal işlerin önünü kesmekle eleştiriliyor. Öte yandan Kuzey Amerika’da her şey gibi bale de özel sektörün elinde.
Uğur: Arkasında özel sektör var elbette, ama sanat etkinliklerini vakıflar destekliyor en başta. Bu işin ekonomik geri dönüşünün olması, eseri gösterim açısından üst bir seviyeye taşıma zorunluluğu yaratıyor. Yalnızca gösteriler değil hediyelik eşyalar, atmosfer, orada olmak da pazarlanıyor. Gösteriler görkemli ama teknik olarak baktığınızda bizim temsilimiz hem klasik hem de modern dansı buluşturduğu için çok daha ağır. Öte yandan ben sahnemizden de seyircimizden de memnunum. Geçen yıl seyircinin ‘Fındıkkıran’ adını duyup geldiğini düşünmüştük, bu yıl salon yine hep dolu. Demek ki seyirci farklı bir bakış açısı istiyor. Sonuç olarak Amerika dekor, bütçe ve salon konusunda zengin olabilir, ama bizim bir farklılığımız var.
Deniz Özaydın: Bir de 1800’lü yıllarda yazılmış bir hikâyenin hâlâ o zamanki gibi izlenip dinlenmesinin yararı yok. Yaşadığımız yüzyıla bunlar nasıl yansıyabilir onu göstermek istiyoruz. Güncel bir şekilde anlatılmaya ihtiyacı var bunların.
Uğur: En önemli şeylerden biri sahneye koyduğun eser aracılığıyla yaşadığın çağı ve zamanı tanımlayıp tasvir edebilmek.

“Amerika dekor bütçe ve salon konusunda zengin olabilir ama bizim bir farklılığımız var.” Uğur Seyrek

Dansçılar için ne kadar önemli bir bale ‘Fındıkkıran’?
İlke: 2002 yılında ‘Fındıkkıran’ın klasik versiyonunda Atatürk Kültür Merkezi sahnesinde dans ettim. Yıllar sonra bu versiyonunda da dans etme şansım olduğu için çok mutluyum elbette. Modern ve klasik teknik bir araya gelince çok daha heyecan verici bir tecrübe ortaya çıkıyor. Hem çok zevkli hem de çok yorucu bir çalışma.

Neden çok yorucu?
Uğur: İlke de Deniz de şahane dansçılar. Geçtiğimiz yıl başladık ‘Fındıkkıran’a, belki yüzlerce saat çalışmışızdır. Bu yıl yine aynı tempoyla çalışmamız gerekti. Dün başarılı olmanız bugün de başaracağınız anlamına gelmiyor. Bir bale izlediğim zaman onu bir film akıcılığında görmek isterim. Bu da fazlasıyla çalışma gerektiriyor. Orkestrayla birlikte nerdeyse 80 kişilik bir ekipten bahsediyoruz.

Bir dansçı olarak günlük rutininiz nasıl?
Deniz: Özetle; çalış, çalış, çalış.
İlke: Bir buçuk-iki saatlik antrenman ve teknik çalışmayla başlıyoruz güne. Sonra da o günün provası neyse ona giriş ve çıkamayış... Beş-altı saat prova oluyor her gün. Eserin sahnelenmesine yakın tarihlerde daha da uzun sürüyor provalar. Hem teknik hem de duygusal anlamda sonu olmayan bir kendini geliştirme süreci diyebiliriz.
Uğur: Vücut artık pes edip “Benden bu kadar,” deyinceye kadar devam etmek lazım.
Deniz: Sonuçta bu iş bir beden terbiyesi olduğu için sporcuların deneyimlerine benzetiyorum ben süreci. Bir basketbolcu şutunu mükemmelleştirmek için nasıl yıllarını harcıyorsa, bizim de öyle çalışmamız gerekiyor.

Sporcuların sürekli acı çektiklerine dair bir yakınma pek duymayız, fakat balenin içindeki insanlar hep fiziksel bir acıdan bahsederler.
Uğur: Bunu ancak bale izlediğinizde anlayabilirsiniz. Sürekli bir fiziksel yük ve koordinasyon ihtiyacı var. Vücudun çalışmayan hiçbir yanı yok.
İlke: Sürekli bedensel ve ruhsal sınırları zorlamak zorundayız.

Öte yandan işin estetik bir yanı da olduğu için nasıl göründüğünüze, ne yiyip içtiğinize de dikkat etmeniz gerekiyor değil mi?
Uğur: Her zaman devam ediyor bu durum. Dansı bırakıp eğitmen olunca da sürdürüyorsunuz bu disiplini. Öyle bir vücut terbiyesi bu. Koreograf olarak dansçılara bir hareketi gösterirken göbekli bir adam olarak karşılarına çıkamam.

İstanbul’daki sahneler konusunda ne düşünüyorsunuz?
İlke: Yalnızca Süreyya Operası’nda oynadık ‘Fındıkkıran’ı, elimizdeki en büyük sahne burası. Atatürk Kültür Merkezi’nin açılmasını hasretle bekliyoruz.

Yorumlar

0 comments