38. İstanbul Film Festivali başlıyor

Baharın habercisi; biletleri satışa çıkan festival için program yapmayı ertelemeyin, filmlerinizi seçin.

Onur Aymete |
Advertising

38. İstanbul Film Festivali

Film

The Beatles’ın son hayranı

Ünlü İngiliz dizisi ‘EastEnders’ın oyuncularından Himesh Patel, Danny Boyle’ın yönettiği ‘Yesterday’de kendi ayakları üzerinde durmaya çalışan bir müzisyeni canlandırıyor. Karakteri Jack Malik, tuhaf bir kazanın ardından uyandığında tüm dünyada The Beatles’ı hatırlayan tek kişi olduğunu fark ediyor. Jack Malik, yakaladığı ani ünle başa çıkmaya çalışırken, usulca konuşan ve düşünceli bir havası olan Patel ise şöhreti gayet iyi taşıyormuş gibi görünüyor.   ‘Yesterday’ teklifini ne zaman aldınız? 2017 sonlarında New York’ta bir oyunda rol alıyordum ve menajerimden müzikal yönleri olan bir Danny Boyle filmi hakkında bir e-posta aldım. Seçtiğim bir Coldplay şarkısını söylemem gerekiyordu. Seçmeler için video çektim, gönderdim ve ardından beni çağırmak istediler. Londra’ya geri döndüm, Danny ve Richard [Curtis, filmin senartisti] ile tanıştım. Bu ana kadar zaten senaryonun bir taslağı elime geçmişti ve aklımı almıştı. O odaya adım atmak çok korkutucuydu, ama o kadar müthiş insanlar ki, birer sinemacı olarak başarıları akla gelmiyor bile. Hemen rahatladım.     Danny Boyle’un işleriyle ne zaman tanıştınız? Danny’nin izlediğim ilk filmi ‘28 Days Later / 28 Gün Sonra’ydı, ardından ‘Sunshine / Gün Işığı’nı, sonra hepsini seyrettim, nasıl bir deha olduğunu anladım. Olimpiyat Töreni çok etkileyiciydi. Richard Curtis’e gelince, evdeki bir dolapta ‘Four Weddings and a Funeral / Dört Nikah, Bir Cenaze’nin video kasetinin olduğunu hatırlıyorum, ama izlememe izin verilmiyordu. Garip bir

Film

High Life

‘Twilight / Alacakaranlık’ serisini sevseniz de sevmeseniz de, takdir etmeniz gereken bir katkısı oldu sinema dünyasına. Robert Pattinson ve Kristen Stewart gibi iki genç oyuncu için sayısız kapı açtı ve ne şanslıyız ki ikisi de birbirinden yetenekli yönetmenlerle çalışmayı tercih ediyor artık. Özellikle Pattinson’a imrenmemek işten değil: Herzog, Safdie Kardeşler, Cronenberg derken sonunda bir bilim kurgu filmi olan ‘High Life’ için Claire Denis’nin peşine takıldı Pattinson.‘Trouble Every Day / Her Gün Başka Bir Bela’ (2001) ile vampir anlatılarına farklı (ve bol vücut sıvılı) bir bakış açısından yaklaşmıştı Claire Denis, ‘High Life’da ise uzayda mahsur kalan karakterlerini tutsaklığı ve türlü vücut fonksiyonlarını irdeleyen bir hikayeye sürüklüyor. Müzikler Denis’nin tüm filmlerinde olduğu gibi yine Tindersticks’ın esas adamı Stuart A. Staples’a emanet. 6 Nisan, Atlas ve Rexx, 21.30 / 7 Nisan, Cinemaximum City’s ve Zorlu Center / 17 Nisan, Rexx, 19.00  

Advertising
Film

Eşanlamlılar

Fransa’nın efsanevi sinema dergisiCahiers du Cinéma, geçtiğimiz günlerde ‘Synonymes’in yönetmeni Nadav Lapid hakkında iddialı sözleri kapağına taşıdı. İsrail asıllı yönetmenin ‘Fransız Sineması’nı hareketlendirdiğini’ söylüyordu dergi. Bu yıl Berlinale’de Altın Ayı kazanan filmin Fransız Sineması’na damgasını vurup vuramayacağından emin değiliz ama modern Paris’i etkileyici bir bakış açısıyla yansıttığı kesin. Köklerinden tamamen kopmak ve gerçek bir Parisli olmak isteyen bir İsraillinin hikayesi ‘Synonymes’. Genç İsrailli kahramanımızın özgür olabileceği bir yer olmasına rağmen klostrofobik bir havası var bu Paris’in.   5 Nisan, Cinemaximum City’s, 16.00 / 6 Nisan, Atlas, 19.00 / 7 Nisan, Cinemaximum Zorlu Center, 11.00 / 15 Nisan, Kadıköy, 21.30 / 17 Nisan, Rexx, 21.30  

Film

On Dört

Tabiri caizse, bağımsız gibi bağımsız filmler çekiyor Dan Sallitt. Sundance ve Berlinale gibi festivallerde gezen, ama memleketi Amerika’da pek yaygın gösterime girmeyen, kendi deyişiyle ‘mikro bütçeli’ yapımlara imza atıyor Sallitt. Günlük diyalogların içine felsefi tartışmalar serpiştiren, Yeni Dalga’nın öncülerinden Eric Rohmer’in Amerika şubesi diyebiliriz kendisi için (aynı zamanda bir film eleştirmeni olan Sallitt’in idollerinden biri zaten Rohmer). Son filmi ‘Fourteen’ ise iki genç kadının arkadaşlığını anlatıyor. İlham verici tatlılıkta bir dostluk değil bu, çoğumuzun arkadaşlık ilişkileri gibi inişlerle çıkışlarla dolu. Başrollerdeki Tallie Medel ve Norma Kuhling’in performansları bu kadar iyi olmasaydı, ‘Fourteen’ kesinlikle sönük bir esere dönüşürdü. Neyse ki Sallitt’in tarzına uygun, abartısız ama etkileyici iki performans var karşımızda. 5 Nisan, Cinemaximum City’s, 11.00 / 6 Nisan, Rexx, 13.30 / 7 Nisan, Beyoğlu, 21.30  

Advertising
Destroyer: Ajuste de Contas (2018)
©Ascot Elite
Film

Destroyer

‘The Invitation’ (2015) filmiyle hatırlayabileceğiniz Karyn Kusama’nın yönetmenliğini üstlendiği ‘Destroyer’, geçmişiyle yüzleşen polis memuru Erin’in hikayesine odaklanıyor. Erin rolündeki Nicole Kidman’ın performansı, eleştirmenlerin yorumlarına göre Oscar’lı oyuncunun kariyerinin en iyilerinden biri. Kidman’ın bu filmdeki rolüyle Altın Küre’ye de aday gösterildiğini not düşelim. Polis memuru Erin, erken polislik yıllarında zorlu bir görevle karşı karşıya kalır, tehlikeli bir çeteye gizlice dahil olmak ve bilgi taşımak zorundadır. Ancak görev başarısızlıkla sonuçlanır ve Erin insanların ölümüne neden olur. Yıllar boyunca pişmanlıklarıyla baş etmeye çalışan kadın aniden çeteyle tekrar karşılaşır ve intikam almayı kafasına koyar. Ayın heyecanla beklenen aksiyon-suç filmlerinden ‘Destroyer’, sadece Kidman’ın performansı için bile izlemeye değer.  

Time Out diyor ki
If Beale Street Could Talk
Tatum Mangus / Annapurna Pictures
Film

Sokağın Dili Olsa

2017’de ‘Moonlight / Ay Işığı’ ile En İyi Yönetmen dahil üç dalda Akademi Ödülü kazanan Barry Jenkins, bu sefer James Baldwin’in aynı adlı romanını beyaz perdeye uyarlıyor. Uyarlama senaryoyu kaleme alan bizzat Jenkins olsa da, tüm film boyunca Baldwin’in sesi hissediliyor. Trajik bir şekilde ayrı düşen genç aşıklar Tish ve Fonny, kameraya bakarken Baldwin’in sözcüklerini gözlerinden okuyoruz adeta. Zaten Jenkins’in amaçlarından biri de, kitaba sadık bir uyarlamaya imza atmakmış. 70’lerin New York’unda geçen film, aşk ve adalet hakkında evrensel bir hikaye anlatıyor ve ruhu olan her seyirciyi duygulandırmayı başarıyor. 10 Nisan, Atlas ve Rexx, 21.30 / 11 Nisan, Cinemaximum City’s, 21.30 / 16 Nisan, Cinemaximum Zorlu Center, 21.30  

Time Out diyor ki
Advertising
Film

Lanetli Kumaş

‘Berberian Sound Studio’ (2012) ile sıra dışı bir korku filmine imza atan Peter Strickland, yine benzer sularda yüzüyor. Dario Argento usulü B-sınıfı korku filmlerine yazılmış bir aşk mektubu adeta ‘In Fabric’. Satanistlerin hobi olarak çalıştığı bir yere benzeyen bir mağaza ve orada satılan, kan kırmızısı ‘lanetli’ bir elbisenin hikayesini izliyoruz. Absürt karakterler ve tüm dehşetine rağmen güldüren olaylarla, ‘In Fabric’in izleyenleri eğlendirmemesi imkansız. Ama siz yine de beklentilerinizi iyi ayarlayın, korkudan nefesinizi tutacağınız bir film bekleyerek sinemaya gitmeyin. Çünkü Strickland korkuyu, koltuğunuzdan sıçratacak sahnelerden ziyade, bir estetik dil olarak işliyor. 10 Nisan, Cinemaximum City’s, 13.30 / 11 Nisan, Rexx, 19.00 / 16 Nisan, Atlas, 19.00  

Film

Kırmızı

70’li yıllarda, Arjantin’deyiz. Askeri darbe henüz gerçekleşmemiş, ama ülkede gergin bir hava hakim. Küçük bir kasabada avukatlık yapan ve kendini boyundan çok büyük işlerin içinde bulan bir avukatın öyküsünü anlatıyor ‘Rojo’. Arjantinli yönetmenBenjamin Naishtat, abartılı kamera oyunlarıyla filmin trajikomik hikayesine renk katıyor. Olayların nasıl çözüleceğini merakla bekleyecek, Naishtat’ın bundan sonraki işleri için de sabırsızlanacaksınız. 12 Nisan, Cinemaximum City’s, 19.00 / 14 Nisan, Atlas, 11.00 / 15 Nisan, Rexx, 16.00  

Advertising
Film

Ağaçlardan Bahsetmek

Berlinale’den sonra İstanbul Film Festivali’ne uğrayan ödüllü filmlerden biri de ‘Talking About Trees’. Berlin’de En İyi Belgesel ödülünü kazanan film, Sudanlı dört arkadaşın, memleketlerine sinemayı döndürme çabalarını anlatıyor. Kendileri de birer sinemacı olan dört kafadar, Sudanlılar için film gösterimleri düzenlemeye çalışırken türlü engellerle karşılaşıyor ve mesleklerini ülkelerinde devam ettiremeyecekleri gerçeğiyle yüzleşiyor. ‘Talking About Trees’in yönetmeni Suhaib Gasmelbari, sinema sevgisi hakkında gösterişsiz ama dokunaklı bir hikaye anlatmış. Filme ismini veren Bertolt Brecht dizelerinde olduğu gibi, Gasmelbari de özgürlük hakkında konuşulacak ciddi meseleler varken farklı bir konuya (bu sefer ağaçlara değil, sinemaya) odaklanmayı tercih ediyor. Ama zaten özgürlük de dilediğimiz şeyi dert edebilmemiz değil midir? 12 Nisan, Beyoğlu, 19.00 / 15 Nisan, Cinemaximum City’s, 11.00 / 16 Nisan, Kadıköy, 11.00  

Film

Sınır

Ali Abbasi’nin 2018’de Cannes’da Belirli Bir Bakış ödülünü kazanan filmi, ‘Let the Right One In / Gir Kanıma’nın yazarı John Ajvide Lindqvist’in bir öyküsünden uyarlanmış. Danimarka’da bolca hayranı olan Lindqvist, yine tuhaf bir aşk öyküsü kaleme almış. Kahramanımız Tina’nın yüzü, adeta bir mağara insanı gibi. Tina’nın diğer insanlardan tek farkı bu değil, insanüstü koku alma gücünü, adeta bir polis köpeği gibi kullanabiliyor. Tina’nın dünyası, kendisine çok benzeyen Vore ile tanışmasıyla alt üst oluyor ve yolu ormandan geçen, tuhaf ama büyülü bir aşk başlıyor. Festivalin en tuhaf aşk hikayesi. 13 Nisan, Cinemaximum City’s, 21.30 / 15 Nisan, Atlas, 11.00 / 16 Nisan, Kadıköy, 19.00 / 17 Nisan, Beyoğlu, 21.30  

Time Out diyor ki
Advertising