Ceylan Özgün Özçelik ile 'Kaygı' üzerine

Bu yıl Berlin Film Festivali’nde Türkiye’yi temsil eden ‘Kaygı’, Türkiye tarihi ve toplumsal unutkanlığımız üzerine tokat gibi bir hikâye anlatıyor. ‘Kaygı’yı yönetmeninden dinledik
Ceylan Özgün Özçelik
Aslı Ildır |
Advertising

Hafızaya dair bir film yapma fikri olarak nasıl ortaya çıktı?

Açıkçası kendi hafızasızlığımdan çıktı. Kentsel dönüşümün unutmadaki payı yüzüme çarpıverdi. Eşe dosta, ülkenin son birkaç yılından sorular sormaya başladım: “Taksim’deki alışveriş merkezinin yerinde daha önce ne vardı?”, “Üç yıl önce şu ilde ne olmuştu?” gibi sorular... İnternete bakmadan hatırlayamıyorduk. Bu topluca unutma hali beni çok korkuttu. Bellek ve hafıza üzerine okumaya, unutmanın sınırları üzerine düşünmeye başladım.  

Hikâye ya da fikir olgunlaştıkça korku/gerilim türünü de beraberinde mi getirdi, yoksa bir tür filmi çekme amacıyla mı yola çıkmıştın?

Sinema, öykünüzü anlatma yolunda, kamerayla nasıl bir ilişki kurduğunuzla, mekânlardan ses tasarımına biçimsel tercihlerinizle ilişkili nihayetinde. Atmosferi çok önemsiyorum. Uzun zamandır bir tür filmi çekmek istiyordum. Sinema yapabildiğim sürece de tür filmleri çekmek istiyorum. Özellikle geçmişi tek mekân aracılığıyla deşen psikolojik gerilimlerin ve üstü örtülmüş gerçekleri arayan politik gerilimlerin hayranıyım. 

“Bir kadın hatırlar” fikrinden yola çıkmışsın. Hatırlamak senin için ne ifade ediyor?

Bir kadının hatırlaması, biraz içgüdüsel ama özünde politik bir tercih, desem fazla mı kısa kesmiş olurum?

Filmin görsel ve işitsel dünyasını planlarken esinlendiğin yönetmenler ya da filmler oldu mu?

İlk filmimde beni büyüleyen tür filmlerinden ilham almam kaçınılmazdı. Roman Polanski’den ‘The Tenant’, Andrzej Żuławski’den ‘Possession’, Chantal Akerman’ın stilize belgeseli ‘Hôtel Monterey’ farklı şekillerde esinlendiğim şahane filmler oldu. Metin Erksan’ın ‘Kuyu’suna da sevdalıyım ve birkaç kadrajına göz koymuştum. ‘Kaygı’daki yatak odası, (kurguda çıkartmış olsak da) banyo ve mutfak ‘Hôtel Monterey’nin renkleri ve dokusu referans alınarak tasarlandı.

Ses tasarımındaki kişisel referanslarım ‘Berberian Sound Studio’, ‘It Follows’, ‘Maniac’ ve ‘Three Days of the Condor’du. Ses tasarımı, ‘Kaygı’nın en uzun süren aşaması oldu. Fatih (Rağbet) sürekli yeni şeyler denedi.

Müzik, başta uzak durduğum bir öğeydi. Endüstriyel seslerin kendi müziğini oluşturması gerektiğini düşünüyordum. Ancak Fatih, özgün müzik konusunda ısrarcıydı. Uzunca bir süre inat edip direndim. Kurgudayken bir sahnede ‘Kaygı’nın müziğe ihtiyacı olduğuna ikna oldum. Fatih, beni, daha önce hiç film müziği yapmamış olan Ekin’le (Fil) tanıştırdı. Ekin’in yeteneğinin sonsuzluğunu görünce, referansım olarak “John Carpenter,” deyiverdim. Filmin ruhuna yapışan ezgiler yaptı Ekin. Ses stüdyosunda, her yeni müziği sahne üstünde denerken heyecandan ölüyordum. Bundan sonra Fatihsiz ve Ekinsiz film yapamam.

“Sinema yapabildiğim sürece tür filmleri çekmek istiyorum”

Berlin ve Amerika gösterimlerinde izleyici tepkileri nasıldı? Beklediğin etkiyi yarattı mı?

Berlin’de en güzel hissettiren şey, filmin kocaman salonlardaki beş gösterimine de yer kalmamasıydı. İzleyicilerin ve basının soruları da ister istemez Türkiye’nin bugünkü haline evrildi. O, bir yerden sonra rahatsız edici olabiliyor. Sadece filme dair konuşulsun istiyorsunuz ama daha çok ülkenin gündemi hakkındaki fikirleriniz soruluyor.

SXSW seçkisinde Türkiye yapımı, 300.000 dolar bütçeli bir film olması, hem izleyici hem de film endüstrisi için başlı başına bir merak ve ilgi unsuruydu. Amerikan seyircisi, medya kısmıyla bağ kurdu. Trump’ın Amerikasıyla benzerlikler gördüğünü söyleyenler oldu. Gamechanger ödülünü almak, hem ‘Kaygı’ya daha net bir görünürlük sağladı hem de yeni film hakkında sorular sormaya başladılar.

İlk uzun metrajına bir tür filmi ile başlamak herhangi bir zorluk yarattı mı? Filme fon bulma süreci nasıl gelişti? Filmin politik yönü bu süreci nasıl etkiledi?

Tür filmi yapmasaydım bana zorluk yaratırdı muhtemelen. Çünkü kendimi sıcacık, bal, şeker insan öyküleri anlatırken düşünemiyorum. Görsel çalışmalar yaparken de öykü kurarken de, kafam o dünyalara hiç gidemiyor. Ancak fon arama süreci sancılıydı. İlk versiyon bittikten sonra yaklaşık iki buçuk yıl yapımcı bulamadım. O dönemde filmin politik yönünün ne faydasını ne de zararını gördüm. Genel olarak “Basit bir şey çek önce,” deniyordu. O ne demek, inan, bilmiyorum. Pek çok şahısla, vakıfla ve dernekle temas ettim filme para ararken, yıllarca. Hiç oralı olmadılar. Bir tek sanatsever bir otel sahibi, Lale Platin filme inandı ve Polonyalı görüntü yönetmenimizin konaklama sponsoru oldu.

‘Kaygı’ öncesinde sinema ile nasıl bir ilişkin vardı, kendini nasıl yetiştirdin?

Üç kısa film çektim. Her kısa filmimden bir öncekini ne kadar rezil çektiğimi öğrendim. Yalnızca son kısa filmim ‘Adil ya da Değil’ uzuna hakiki bir hazırlıktı. Kurgu, yıllar önce ilk öğrendiğim şeydi sinema adına. Yaklaşık 10 yıl kadar hazırlayıp sunduğum sinema programı ‘En Heyecanlı Yeri’ vesilesiyle kendimi yetiştirmiş oldum. Ayrıca yurt içinde ve dışında fotoğraftan görüntü yönetmenliğine, yapımcılıktan oyuncu yönetimine çeşitli atölyelere katıldım. Bir kısmı zaman kaybıydı, bir kısmı hakikaten kafa açıcıydı, çok şey kattı. Ama son kertede, mesele ilhamsa kendinizi ait hissettiğiniz türün deniz derya örneklerini izlemek gibisi yok!

'Kaygı'nın eleştirisini okuyun

Film

Kaygı

Genç bir kadının kabuslarından yola çıkarak geçmişini araştırmaya koyuluşunun öyküsü

Time Out diyor ki
Advertising
This page was migrated to our new look automatically. Let us know if anything looks off at feedback@timeout.com