Kıvanç Sezer ile son filmi 'Babamın Kanatları' üzerine

Toplu konut inşaatında çalışan farklı kuşaklardan iki Kürt işçinin yaşam mücadelesini anlatan Babamın Kanatları'nı yönetmeni Kıvanç Sezer'den dinleyin.
Kıvanç Sezer
Ali Deniz Şensöz |
Advertising

‘Babamın Kanatları’ ilk uzun metrajın. Senaryonun ortaya çıkış sürecinden bahsedebilir misin?
Çıkış noktası bir gazete haberiydi. Ömer Çetin adlı üniversite öğrencisi bir gencin İstanbul’da okul inşaatında çalışırken düşüp ölmesine dair bir haberdi bu. Ailesiyle röportaj yapmışlardı. Onların yaşadığı çaresizlik duygusu bir yumru gibi boğazıma oturmuştu. İlk başta bundan bir film yapma düşüncem yoktu. Fakat konuyu araştırdıkça, işçilerin, yoksulların ve madunların dünyasına girmeye başladıkça giderek bununla ilgili bir film yapma fikri oluştu. İşçi ölümlerinde dünya üçüncüsü olduğumuzu, bu ölümlerin basitçe kaza deyip geçilemeyecek cinayetler olduğunu fark ettikçe tam da yapmam gereken şeyin bu olduğunu düşünmeye başladım. Senaryoyu ise üç yıl boyunca defalarca yeniden yazdım. Yazmak, yeniden yazmaktır derler. Öyle oldu. Özcan Alper’in ve Alman bir senaryo doktorunun katkılarıyla, yılmadan her ayrıntıya önem vererek senaryoyu tamamladım. Senaryoyla eş zamanlı olarak da bütçe arayışı süreci oldu. Bakanlığın desteğiyle çektik filmi ama onun dışında pek destek bulamadık. Kasım 2015’te ise çekimlere başladık. 2016’nın Mayıs ayında filmi tamamladık.

Kan parası, öyküdeki önemli çatışmalardan biri. Bu meseleyle ilgili nasıl bir araştırma yaptın?
İlk araştırmalarımdan sonra kan parasıyla ilgili birçok avukatla görüştüm. İş mahkemelerinde işlerin nasıl yürüdüğü, hukukun nasıl işlediğine dair konuştuk. Ayrıca şirketlerin bu konudaki tutumunu, ailelerin buradaki hak mücadelelerini dinledim. Yakınını kaybeden işçi ailelerinin her ayın ilk pazar günü Galatasaray meydanındaki Vicdan ve Adalet nöbetlerine katıldım. Doğrudan ailelerle de konuşma ihtimalim vardı ama burada biraz hassas davranmaya çalıştım. O insanların karşısına bu konuda film yapmak isteyen bir senarist olarak çıktığımda onların acılarını ve mücadelelerini sömürdüğümü düşünmelerinden korkuyordum. Dolayısıyla bu ailelerle birebir görüşme yapmadım. Ancak sinema özellikle kurmaca yanıyla gerçekleri sezdiğiniz haliyle aktarmanızdır. Hayal gücü ve sezgilerle hikâyeye hizmet edecek şekilde tamamladım senaryoyu.

İbrahim ve yeğeni Yusuf’un hikâyesine odaklanan filmde, iki karakter de eşit miktarda yer alıyor. Neden iki karaktere odaklanan bir hikâye anlatmak istedin?
Senaryo tekniği anlamında beni en çok zorlayan konu buydu. Tek bir ana karakteri olan filmler seyirci ve yazar açısından daha kolaydır.  Fakat senaryoda İbrahim’in hikâyesini anlatırken, ölüme bu kadar yakın bir karakterin bütün filmi daha depresif hale getirdiğini, seyircinin filmle bağını bir süre sonra koparmasına yol açtığını fark ettim. Bu noktada İbrahim ve Yusuf’un birbirini tamamlayan iki karakter olmasını düşündüm. İkisi bir madalyonun iki yüzü gibi çalışacak ve filme hem daha güçlü bir izlek katacak hem de seyirciye bu iki karakter arasındaki farkı düşündürecekti. Benim için İbrahim bu filmin kalbi, Yusuf da aklını temsil ediyor.

Filmi çektiğiniz şantiyeyi nasıl buldun?
Uzun süre aradık. Özellikle Esenyurt bölgesini istiyordum. Çünkü burası gerçeküstü denecek kadar bitimsiz bir beton denizi; bu haliyle tam da eleştirdiğimiz şeyi yansıtıyor. Üstelik bitmeyen bir şantiye gibiydi. Başta zor olacağını düşünmüyorduk ama her gittiğimiz şantiyede bırakın iş cinayetleri hakkında film çektiğimizi söylemeyi, daha hiçbir şey söylemeden olumsuz bir tavırla karşılaşıyorduk. Kimse bir ay boyunca 30 kişilik bir film ekibini başına bela almak istemiyordu. Güvenlik açısından belki de haklılardı ama bize de şantiye gerekiyordu. Bu yüzden yüzümüzü bitmiş şantiyelere çevirdik. Çalıştığımız şantiyede izin almak kolay olmadı. Defalarca belediyeye ve ilgili firmaya gittik. Ama sonunda ikna etmeyi başardık. Filmin ön hazırlık sürecinde en zorlandığımız şey de bu oldu.

Hem İbrahim’in hem de Yusuf’un yaşadıklarının ağırlığı hissedilse de, seyirci duygusal anlamda manipüle edilmiyor. Örneğin, Yusuf ve Nihal arasındaki romantik ilişki, oldukça ağır meselelerle uğraşan bir hikâyede izleyicinin nefes almasını sağlıyor. Bu dengeyi nasıl tutturdun?
İbrahim ile Yusuf’un, ve tabii Nihal’in de, biraz böyle bir tarafı vardı. Birbirlerini dengeleyen iki karakter: Yaşlı-genç, içine kapanık-dışa dönük, geçmişte yaşayan-geleceğe bakan gibi karşıtlıkları içeriyorlardı. Bu denge konusu benim açımdan çok zordu. Acı çok fazla olduğunda seyirci bir süre sonra duyarsızlaşıyor. Sizi sürekli gıdıklasalar bir süre sonra acı çekersiniz ya da uzun süren bir yas yaşadığınız zaman birden gülme isteği gelir. İnsan doğası biraz böyledir. İstedim ki seyirci bu denge üzerinden yalnızca anlattığımız karakterler üstüne değil aynı zamanda durum üzerine de düşünsün. Sinema salonundan bir düşünce ve duyguyla çıksın. Bunun için de yer yer nefes alması önemliydi. Bunun yanı sıra denge, doz gibi kavramlar çok önemli. Oyunculuk bakımından da, yazarken ve yönetirken de... İlaçla zehir arasındaki fark dozdur derler, benim için de iyi filmle kötü film arasındaki fark denge ve dozdur.

Advertising
This page was migrated to our new look automatically. Let us know if anything looks off at feedback@timeout.com