Yeşim Ustaoğlu ile son filmi 'Tereddüt' üzerine

Yeşim Ustaoğlu yeni filmi ‘Tereddüt’te, birbirinden çok uzak gibi görünen hayatlar arasında düşündüğümüzden çok daha kısa bir mesafe olduğunu gösteriyor.
Yeşim Ustaoğlu
Ali Deniz Şensöz |
Advertising

Filmin fikri nasıl ortaya çıktı? Hikâye nasıl olgunlaştı?
Filmin hikâyesi aslında hepimizin deneyimlediği durumlarla ilgili. Elmas’ın, Şehnaz’ın ya da filmdeki erkeklerin hikâyeleri sıradan anlarla örülü. Hikâye, ‘Araf’tan sonra kendiliğinden gelişti diyebilirim. Zehra’nınkine benzer, daha derinlikli bir hikâye oluşturmaya çalışırken Elmas ortaya çıktı. Ardından onun üzerinden Şehnaz karakteri gelişti. İkisine de bakan bir hikâye oluştu.

Zehra ile Elmas’ın hikâyeleri arasında nasıl bir köprü kurabiliriz?
İçinden çıkılmazmış gibi görünen bir durumun içinden ikisi de kendilerini anlayarak, kendileriyle yüzleşerek çıkıyorlar. Bazen seçerek bazen de seçmeden bu hallerin içine düşüyoruz. Kendimizle hesaplaşmaya başladığımız, karşımızdaki insanı anlamayı becerebildiğimiz zaman, bu içinden çıkılmazmış gibi görünen durumlarda umut beliriyor. ‘Araf’ta da aynı durum var. Olgun’la evlenme kararını Zehra tek başına alıyor. Bunu yine tabuları yıkarak yapıyor. Ailesinin ve etrafındakilerin tasvip etmediği bir şeyi kendi iradesini kullanarak yapıyor. Daha önce kuramadıkları bağı kurabildikleri için evleniyorlar. Şehnaz da zor bir durumun içinden kendisiyle hesaplaşarak çıkabiliyor. Elmas, içinde gizli kalmış duyguları dışa vuruyor, içini döküyor, annesiyle hesaplaşıyor. Evine, büyümüş, bütün bu travmaların neden yaşandığını kavramış, içindeki irini atmış biri olarak dönüyor.

Üst orta sınıfa mensup terapist Şehnaz’la, alt sınıftan, çocuk yaşta evlendirilmiş Elmas’ın hikâyesi bir noktada kesişiyor. Senaryoyu neden farklı sınıflardan gelen iki kadının hikâyesi etrafında şekillendirmek istedin?
Aslında farklı gibi görünse de hepimiz bir yandan ne kadar da aynı hayatların içindeyiz. Ve bu sadece bize özgü değil. Bu, sadece Türkiye’de şiddete maruz kalan kadınların problemi değil. Filmde sadece şiddet anlatılmıyor. Daha vahim olan bir şiddet de anlatılıyor. En münzevi dediğimiz insanların şiddetini bize gösteriyor. Nasıl manipüle edilebileceğimizi söylüyor. Çok sıradan olaylar üzerinden hem ne kadar farklı hem de ne kadar başka olduğumuzu, hayatlarımızın nasıl ve nerelerde kesişebileceğini göstermek istedim.

Karadeniz’in doğası karakterlerin dönüşümünü tasvir eden bir öğe olarak da kullanılıyor.
Karadeniz’in kendisi her haliyle, karakterlerin ruhsal durumlarına eşlik ediyor. Onlarla birlikte yaşıyor. Karakterler karamsar bir ruh haline kapılmışken, doğa da o hale bürünüyor. Karakterler öfkeliyken o da öfkeleniyor. Karakterler bütün normlarından arındığında, doğa da çocuklaşıyor, vahşileşiyor. Köpüren dalgalar, kendi istediği gibi olabilmenin coşkusunu hissettiriyor. Dingin haliyle, umudu ya da yalnızlığı bize anlatıyor. Deniz de yaşayan bir varlığa dönüşüyor.

Filmin görsel dünyasını nasıl tasarladınız?
Filmin bir yandan çok sade bir dili var. Doğaya, denize ya da bir mekâna bakabilmeyi öğrendiğinizde, yansımaları, süzülmeleri, detayları da görüyorsunuz. Hayatta ıskaladığımız şeyler var. Algılarımızı kapatmış bir şekilde bir hayat sürüyoruz. Bu keşmekeşin, bu temponun içinde ne yaptığımızı bilemez halde yaşıyoruz. Bu film önemsizmiş gibi görünen anların içine bakıyor. Bir perdenin arkasındaki bir detaydan denizin dibindekileri görmeye başladığınız an, kendi içinizi de görmeye başlarsınız. Yoksa her şeyi çok karanlık, çok kasvetli bir şekilde yaşarsınız. Uzun bakan, bir şeylerin arkasından bakan, akan zamanı hissettiren anları kayıt altına alan bir kamera kullandım. O yüzden kamera, çok sessiz bir şekilde karakterlerin etrafında usulca hareket ediyor. Bu yakınlaşmaların içinde en dramatik anları yakalamaya çalıştık. Filmde diğer yandan eliptik bir kurgu var. Zamanın akışı içinde değişen duygu durumlarını eliptik kurguyla tasvir etmeye çalıştık. Ses kurgusunda da duygu değişimlerini hissettirecek tercihler yaptık.

‘Tereddüt’, dramatik anlamda çok yoğun sahnelerin yer aldığı bir film. Oyuncularla çalışma sürecin nasıldı?
Hem yazım hem prova sürecinde çok önemli danışmanlarla birlikte çalıştım. Hem psikodrama hem de adli tıp konularında danışmanlardan destek aldım. Çok yoğun bir beslenme süreciydi. Daha çok benim üzerimden giden bir aktarımdı ama onlar da zaman zaman oyuncularla bir araya geldiler. Çok ciddi bir eğitim süreci oldu. Ayrıca, oyunculara karakterlerin tüm gelgitlerini, duygu hallerini aktardığım bir prova süreci oldu. Sete de bu altyapıyla girdik.  Herkes için ciddi bir hazırlık süreci oldu. Kameramanından sesçisine ekip olarak ıskalanmayacak, hiçbir hatanın kabul görmeyeceği planlara hazırlandık. Özellikle terapi sahnelerinde öyle bir duygu yüklenimi ve konsantrasyon oluyor ki, burada odaklanma problemi oldu deyip oyuncuya tekrar aynı şeyi yaptıramazsınız, aynı duyguyu yükleyemezsiniz.

Toplumsal kutuplaşmanın daha da derinleştiği bir dönemden geçiyoruz. Birbirinden çok farklı hayatlar yaşayan ama bir şekilde birbiriyle kesişen iki kadının hikâyesini, bu büyük toplumsal yaraya dokunan bir öykü olarak da görebilir miyiz?
Bu kadar kutuplaşmamız, uzaklaşmış olmamız çok acı verici. Çok ön yargılı bir toplumuz. Birbirimize çok önyargılıyız. Önyargılı olma halini öyle kendimize giydirmişiz ki, kendi hayatlarımızda bile bunu yapıyoruz. “Bu böyle yapılmaz,” deyip kendimize korkunç hapishaneler kuruyoruz. Zaten baskı altında yaşayan bir toplumuz, üzerine kendi içimizde ciddi bir otosansür mekanizması yaratıyoruz. Bunların hepsi temassızlıktan kaynaklanıyor. Birbirini anlamamaktan, algılamamaktan, kendini algılamamaktan kaynaklanıyor. ‘Tereddüt’ bunlardan bahseden bir film olduğu için bu anlamda politik bir film de diyebiliriz.  

Advertising