Geleceğe dönüş: 'Eşikler'

İngiliz sanatçı Mat Collishaw, İstanbul’u ziyaret eden sanal gerçeklik projesiyle bizi dünyanın ilk fotoğraf sergisine ışınlıyor.

eşikler
Fotoğraf: Graham Carlow
Onur Aymete |
Advertising

Yapı Kredi Kültür Sanat binasının içindeki bir pencere, şu aralar İstiklal Caddesi’ne değil, Viktorya dönemi Birmingham’ının sokaklarına bakıyor. Bu zaman yolculuğunun mucidi, İngiliz sanatçı Mat Collishaw. 80’lerin sonunda sanat dünyasını sallayan Genç Britanyalı Sanatçılar topluluğunun bir üyesi sayılan Collishaw, sanal gerçeklik teknolojisi ile bizi 1839 yılına, William Fox Talbot’ın düzenlediği dünyanın ilk fotoğraf sergisine ışınlıyor. Bugün fotoğrafın mucitlerinden biri sayılan Talbot, o günlerde sergiyi “Bir sanatı mükemmelleştirdiğim iddiasında değilim, sadece şu anda sınırlarını tam olarak saptayamayacağımız bir sanatı başlattığımı söyleyebilirim,” sözleriyle özetliyordu. Collishaw ise ‘Eşikler’ başlıklı projesinde 19. yüzyılın bu önemli teknolojik gelişmesine 21. yüzyıla damgasını vuran başka bir görsel devrimin penceresinden bakıyor.

Londra’dan sonra İstanbul’a konuk olan ‘Eşikler’de dünyanın ilk fotoğraf sergisini, sadece gözlüklerle sınırlı kalmayan bir sanal gerçeklik ekipmanıyla gezebiliyoruz. Katılımcılar ekipmanı kuşanıp gerçek dünyayla bağlantılarını kestikten sonra bembeyaz bir odaya giriyorlar. Odanın içindeki masalar, stantlar, boş pencereler aniden canlanıyor ve Talbot’un sergisi günümüze taşınıyor. Sıradan sanal gerçeklik deneyimlerinden farklı olarak odanın içinde gezebiliyor, fotoğrafları içeren vitrinlere dokunabiliyor, hatta şömineye doğru eğilip yaydığı ısıyı hissedebiliyoruz.

Pencereden dışarı baktığımızda ise öfkeli bir kalabalık görüyor ve sloganlarını duyuyoruz. Sokaktaki eylemciler, belli ki fabrikalaşmanın onlar için işsizlik anlamına geldiğini düşünüyor ve endişeleniyor. Collishaw, sanayi devrimi karşıtı bu eylemle teknolojik gelişmelerin alıştığımız yaşam tarzına sunduğu tehditleri hatırlatıyor. Akla ilk gelen tehdit, tabii ki robotların işlerimizi elimizden alma ihtimali, ama sanatçının odanın içine serpiştirdiği güveler akla bir riski daha getiriyor. Collishaw, 2010’da Victoria ve Albert Müzesi’ne yerleştirdiği dev zoetropta (hareketli resim teknolojisinin atası sayılan silindir oyuncak) da ışığın büyüsüne kapılan güve simgesini kullanmıştı. Ses getiren ilk işinin 1988 yılında sergilediği, dev bir kurşun yarası fotoğrafı olduğunu hatırlarsak Collishaw’un artık bizi sarsmaktan çok, görsel medyanın evrimini sorgulamakla ilgilendiğini söyleyebiliriz. Şu meşhur güveler de hem Collishaw’un kendi işlerine bir referans niteliğinde, hem de dijital ekranlardan yayılan ışığın büyüsüne kapıldığımızı hatırlatan bir dokunuş. Kendi deyişiyle “eski kafalı” biri olan Collishaw sanal gerçekliğin sunduğu imkanları kullanmaya çekinmese de “Görsel temelli teknolojiler giderek daha sinsi oluyor,” diyerek bizi uyarıyor.

 

Sizi çok etkileyen ilk sanal gerçeklik deneyiminiz hangisiydi?
Kullandığım ilk sanal gerçeklik ekipmanı bir Samsung Gear'dı. Bir sürü oyun oynadım, hepsi de güzeldi ama bir sinema salonu içine girip ‘Yurttaş Kane’ gibi iki boyutlu bir filmi izleyebildiğim bir seçenek vardı. Benim aklımı alan şey ise sinema salonunda yanımdaki koltuğa bakabilmemdi. Bu sıradan deneyim, bence tüm görsel efektlerden daha ilginçti. Ama dokunmaya çalıştığınızda orada bir şey olmadığını fark ediyordunuz, yani gerçeklikten uzaklaşma hissi bir noktaya kadar işe yarıyordu. Ben de gerçekten dokunabileceğiniz ve görebileceğiniz bir şey inşa edip, bunun bir sanal gerçeklik versiyonunu yapmanın harika olacağını düşündüm.

Bahsettiğiniz sinema salonu, bu sergiye benziyor aslında; gerçeklik içinde başka bir gerçeklik var. Ziyaretçilerin sergideki fotoğraflardan çok, sergide gezmekten ve etrafa dokunabilmelerinden etkileneceklerini tahmin ediyorum. Mesela ben de masaların altında ne olduğunu merak ettim.
Evet. Ben de serginin en az ilgi çeken kısmının fotoğraflar olduğunu tahmin ediyorum, çünkü 170 yıl öncesinden kalma bir teknoloji.

Sergideki fotoğraflar, dünyanın ilk fotoğraf sergisindeki fotoğrafların aynısı mı? Evet, onların taranmış görüntüleri. Fotoğraflar müzeler ve özel koleksiyonlarda, dünyanın dört bir yanına dağılmış durumdalar. Elimizde sadece bir liste vardı. Mesela numara 49'a baktık ve bir gül yaprakları fotoğrafı olduğunu öğrendik. Ardından fotoğrafı bulduk ve 1840'tan önce çekildiğinden emin olmak için tarihini kontrol ettik. Eğer öyleyse büyük olasılıkla sergide kullanılan fotoğrafa ulaşmış oluyorduk. Yani 93 fotoğrafın izini sürmemiz, onları taramamız, bu projeye dahil etmek için izin almamız gerekti.

Mat Collishaw
Fotoğraf: Blain| Southern

Sizce neden dünyanın ilk fotoğraf sergisi için bu tarz görseller seçildi?
Çoğu sıradan eşyalardan çok, dantel ve yaprak gibi desen fotoğrafları. Bu bir bilim sergisiydi, fotoğraf sergisi değildi. Yani yeni keşfedilen bir şeyin paylaşıldığı bir fırsattı. Sanayi devriminin merkezi olan İngiltere'de olduğu için Fox Talbot, görsellerin seri üretimiyle ilgileniyordu. Sanatsal bir yönü bulunan Parisli Daguerre'ün [fotoğrafın mucitlerinden biri] aksine seri üretim yapabileceği bir yöntem arıyordu.

Önceki işlerinizin aksine, bu projede kurgudan çok belgeselciliğe benzer bir yaklaşım var. Projeye başlarken hedefiniz bu muydu?
Proje, eski bir serginin reprodüksiyonu, yani bir çeşit araştırma gibi. Ama işlerimin içinde hep şairane bir yön olmasını da tercih ederim. Fikrim, görsel temelli en güncel teknolojiyi kullanan bir sergiyle, görsel temelli ilk teknolojiye yani fotoğrafçılığa uzanmaktı. Fotoğrafın keşfedildiği eşikle, 360 derecelik kapsayıcı yeni bir medya türünün keşfedildiği eşik arasında bir benzerlik kurmak istedim. Yani açılan iki çığırın arasında bir bağlantı var. Eski bir medya türüne, yeni bir medya türünün sınırları içinden bakıyoruz.

Bir anlamda görselin evrimine tanık oluyoruz. Sizce bu evrimin son durağına geldik mi?
Ben artırılmış gerçekliğin, sanal gerçeklikten daha fazla hayatımızı etkileyeceğine inanıyorum. Artırılmış gerçekliğin, sanal gerçekliğe benzer bir işlevinin de olacağını düşünüyorum; lenslerle gördüğünüz şeylere dair ek bilgilerin sunulacağı ve bir dokunuşla kendinizi sanal bir dünyaya taşıyabilen bir gelişme gibi. Bunun gibi gelişmeler ve beyin gücümüzü artıracak biyoteknoloji ameliyatlarıyla, bilgisayarlarla geliştirilmiş insanlara dönüşebiliriz.

‘Eşikler’de ima ettiğiniz gibi, dünyanın ilk fotoğraf sergisi seri üretimin insan gücünü tehdit etmesinin bir sembolüydü. Peki sanal gerçeklik teknolojisi sizce neleri tehdit ediyor?
Dini resimler, siyasi propaganda malzemeleri, reklamlar gibi görsellerin dünyaya bakış açımızı değiştirdiğine inanıyorum; dünyayı farklı bir şekilde görmemiz için bizi manipüle ediyorlar. Sanal gerçeklik de 360 dereceyi kapsaması dışında bundan çok farklı değil. Yeni bir dünya yaratıyor, belki de dünyayı nasıl gördüğünü değiştiriyor. Ama ben daha çok teknolojinin istihdamı azaltmasına eğiliyorum. O günlerde sanayi devrimine endişeyle yaklaşan, fabrikalar yüzünden işlerinden olmaktan korkan protestocular vardı. Şimdi ise dijital teknoloji, robotlar ve gelişmiş algoritmalarla milyonlarca iş imkanı ortadan kalkacak; peki bu insanların geleceği ne olacak? O zamanki değişimlerle, şimdiki değişimler arasında bir bağlantı kurmaya çalıştım. Ama bunun projenin sadece bir yönü olmasını istiyorum. Eğlenceli ve ilginç bir deneyim olsa da, tehlikeli sonuçlarının farkında olmalıyız.

Sergiyi kurgularken her detayında gerçeği yansıtmaya çalıştınız mı?
Mümkün olduğu kadar gerçekçi olmaya çalıştık, ama bazı şeyleri değiştirmemiz gerekti. Bunlardan biri, yeniden inşa etmeye çalıştığımız odanın devasa boyutlarda olmasıydı. Gezgin bir sergide bu kadar büyük bir şeyi kuramazdım. Çözüm gördüğün vitrinleri yapmaktı, içlerinden baktığında oda daha uzun gibi gözüküyor. Ayrıca sanal gerçeklik ekipmanından baktığınızda tavan olduğundan daha yüksek gözüküyor. Dışarıya bakmanın kolay olması için pencereleri de aşağıya aldık.

Diğer ziyaretçileri de hayalet gibi beyaz dumanlar şeklinde görüyoruz. Bu, her ziyaretçiyi modellemek mümkün olmadığı için bulduğunuz bir çözüm müydü yoksa başka bir anlamı da var mı?
İnsanların birbirine çarpmaması için bir yol bulmam gerektiğini biliyordum. Dijital avatarlarını da yapamazdım, çünkü çok hantal olabilirlerdi ve bu da dikkat dağıtırdı. Proje geçmişe musallat olduğu için, hayalet gibi bir şeyin de içinde olmasının uygun olduğunu düşündüm. Veri açısından da etkin bir yoldu, yapması çok kolay. Ayrıca 19. yüzyılın sonlarından kalan, insanların aura gibi şeyleri yakalamaya çalıştığı ruh fotoğraflarına da atıfta bulunuyor. Bunlar gerçek miydi? Fotoğraf olduğu için böyle şeylere inanmak daha kolay oluyor mu? "Hayalet gördüm," diyen birine inanmayabiliriz, ama fotoğrafını gösterirse inanmaya daha yatkın oluyoruz. Fotoğrafçılığın gerçeği yansıttığı fikri, kanıt olarak kullanılan bu ruh fotoğraflarında yatıyordu.

Sanal gerçeklik, sanat eseri yaratmak için bir araç olmaya başladı bile. Peki, sizce bu eserleri nasıl adlandıracağız?
Hiçbir fikrim yok, ama sanatı deneyimleme yöntemlerimizi değiştirecek melez bir tür olduğunu biliyorum. Çocuklar artık gerçek dünyada yer almayan, çevrim içi sanat yaratabildikleri bir çağda yetişecek. Ne isim vereceklerini kim bilir? Ben ise eski kafalı olduğum için bir mekanın içine girme ve dokunabileceğim bir sanat eseriyle birkaç dakika geçirme ritüelini seviyorum. Benim için bu deneyimin fiziksel yönü çok önemli. Sanal gerçeklik kullanmama rağmen bu projede ironik bir şekilde fiziksel bir deneyim de yarattım.

Sizce sanal gerçeklik, sanat dünyasında nasıl bir konumda?
Venedik Film Festivali'nin bir sanal gerçeklik bölümü var, sanal gerçeklik işlerinin yer aldığı ayrı bir alandan oluşuyor. Ben bunun gibi sanal gerçeklik bölümlerinin bir parçası olmak istemiyorum. Caravaggio, Manet gibi sanatçılarla aynı geleneğe ait olmak istiyorum. Ayrıca sanat galerilerinde sanal gerçekliğin sergileniş biçiminden de pek hoşlanmıyorum. Bir sandalyede oturmak için sıra bekliyorsunuz ve kafasına ekipman takmış birini izliyorsunuz, çok sıkıcı bir şey. Sanat dünyasına dahil edilmemiş gibi bir hava var. Ben kendi projemde ziyaretçileri de işin bir parçası yapmaya çalıştım. O an sergiyi gezmiyor olsanız bile, bir heykelmiş gibi izleyebilirsiniz. Bir laboratuvar deneyine de benziyor, her şey beyaz ve temiz. Serginin içindeki insanları izlemek bile ilginç bir deneyim. Erken Viktorya döneminin karanlık dünyasına da tezat oluşturan, steril bir dünya.

‘Eşikler’, 29 Temmuz’a kadar, Yapı Kredi Kültür Sanat, www.ykykultur.com.tr

Advertising