[category]
[title]
Artweeks Istanbul, merakla beklenen “Collectors” edisyonuyla Türkiye’nin en değerli sanat koleksiyonlarını Akaretler Sıraevler’in tarihi dokusunda bir araya getiriyor.

Banu & Hakan Çarmıklı, Öner Kocabeyoğlu ve Tansa Mermerci’nin koleksiyonlarından oluşan eşsiz seçkiler; Bilgili Sanat vizyonuyla 17 Eylül – 8 Kasım 2026 tarihleri arasında Akaretler Sıraevler’in A23, 25-27, 43 ve 45 numaralı binalarında sanatseverleri ücretsiz olarak ağırlayacak.
Banu ve Hakan Çarmıklı, Öner Kocabeyoğlu ve Tansa Mermerci’nin yıllar içinde şekillenen koleksiyonlarını bir araya getiren etkinlik, koleksiyonculuk pratiğini yalnızca eserlerin bir araya gelişinden ibaret olmayan; hafıza, özlem, karşılaşma ve kişisel hikâyeler üzerinden yeniden düşünmeye açılan bir alan olarak ele alıyor. Bu kapsamda sanatçı ve yazar Sinan Eren Erk’in kaleme aldığı “Özlediğimiz Şeylerin Toplamı” başlıklı metin, serginin özellikle Banu ve Hakan Çarmıklı Koleksiyonu etrafında şekillenen düşünsel çerçevesine odaklanıyor.
Akaretler Sıraevler’in tarihi dokusu içinde gerçekleşen Artweeks Istanbul, geçmişin izlerini taşıyan bir mekânı çağdaş sanatla buluştururken, koleksiyonların oluşum süreçlerine ve onları şekillendiren kişisel bağlara da odaklanıyor. Bilgili Holding’in tarihi yapıları şehrin kültürel yaşamına kazandırma yaklaşımının önemli duraklarından biri olan Akaretler, bu kez koleksiyonerlerin dünyasına açılıyor.
Erk’in “Özlediğimiz Şeylerin Toplamı” başlıklı yazısı ise serginin merkezindeki “Reunion” kavramından hareketle, özlemenin yalnızca geçmişte kalan bir şeye duyulan hasret olmadığını; insanın kendisiyle, hafızasıyla ve hayatında iz bırakan şeylerle yeniden karşılaşma arzusunu da içerdiğini ortaya koyuyor. Sanatçı, özlem duygusunu farklı dillerdeki karşılıklarından koleksiyonculuk pratiğine, bireysel hafızadan kolektif hafızaya uzanan geniş bir çerçevede ele alıyor.
Erk’e göre insan, zaman içinde özlediği, kendinden bildiği ve yeniden karşılaşmak istediği şeylerin izini sürüyor. Bu yaklaşım, sanat koleksiyonlarını da yalnızca eserlerin biriktirilmesi üzerinden değil, eserlerle kurulan kişisel ve duygusal ilişkiler üzerinden değerlendirmeyi mümkün kılıyor.

Bu düşünceden hareketle Banu ve Hakan Çarmıklı’nın 40 yıla yayılan koleksiyonunu ele alan Erk, koleksiyonu oluşturan eserlerin yalnızca sanat tarihinin belirli dönemlerine veya estetik yaklaşımlara işaret etmediğini; aynı zamanda koleksiyonerlerin sanatçılarla ve eserlerle kurduğu entelektüel ve duygusal diyaloğun izlerini taşıdığını vurguluyor.
Sekiz yıl önce ilk kez sergilenen Çarmıklı Koleksiyonu, bu kez “Reunion” başlığı altında yeni bir okuma öneriyor. Erk’in metninde de vurgulandığı üzere “Reunion”, yalnızca bir buluşmayı değil; geçmişle bugün, eserle eser, sanatçıyla koleksiyoner ve koleksiyonla izleyici arasındaki yeniden karşılaşmaları ifade ediyor. Akaretler’in tarihi sıraevlerine yayılan sergi, bu farklı karşılaşmaların yeni anlamlar üretmesine alan açıyor.
Sinan Eren Erk’in “Özlediğimiz Şeylerin Toplamı” başlıklı yazısı şöyle:
Sinan Eren Erk
“Keşfetmekten vazgeçmeyeceğiz
Ve bütün keşiflerimizin sonu
Başladığımız yere geri dönmek
Ve o yeri ilk kez tanımak olacak.”
T.S. Eliot, Dört Kuartet
Özlem, insanın içinde adı bir türlü tam olarak konulamayan, anlamı hep değişen hislerinden biridir. Hafızayla, sevgiyle, şefkatle, zamanla ve olduğumuz kişiyle derinden bağlıdır. Özlediğimizde o şeye doğru yöneliriz; onunla yeniden bir araya gelmeyi ister, bunun gerçek olmasını hayal ederiz. Özlediğimiz şey bazen çocukluğumuzdaki bir koku, gençliğimizdeki bir ses, hayatımızı değiştiren bir olay, sevdiğimiz bir insan veya hiç unutamadığımız bir yemeğin tadı bile olabilir. Ancak belki de tüm bunlar, dünyayla kurduğumuz ilişki kadar kendimizle kurduğumuz ilişkiyi de gözler önüne serer. Biz, özlediğimiz şeylerin bir toplamıyız.
Gün içinde çoğu zaman bunun üzerine pek düşünmesek de özlemek eyleminin doğasıyla ilgili ipuçlarına onun farklı dillerdeki karşılıklarında rastlayabiliriz. Örneğin Orta Avrupa dillerinin büyük bölümünde özlem çoğunlukla eksiklik ya da ıskalamayla ifade edilir; tıpkı İngilizcedeki “to miss” fiili gibi. Fransızcadaki “manquer” fiili ise tam anlamıyla bir yokluğu tanımlar. Ancak coğrafyayı değiştirdiğimizde eylemin ifade ettiği şeyler de değişmeye başlar. Japoncada göğüs, kalp anlamını taşıyan kai’den türetilmiş natsukashii kelimesi, geçmişin sıcaklığını göğsünde hissetmek demektir. Arapçadan büyük ölçüde etkilenmiş Svahili dilinde ise özlemek anlamındaki hamu kelimesi içsel sıcaklık, içimizde taşıdığımız arzu anlamına gelir. Yine de özlemek belki de en bütüncül ve soyut anlamlarından birine Türkçede sahiptir. Çünkü sözü geçen farklı coğrafyaların ortasında yer alan bu dilde, kelimenin anlamı odağını doğrudan özneye yani “öze”, kendimize, duygunun kaynağına çevirir. Dahası bunu yaparak diğer dillerde olmayan bir şeyi de eyleme yükler: Özlenen şeyi özleyen kişinin bir parçası hâline getirmek. Bu tanım eylemi tek taraflı olmaktan çıkarır ve tüm bu anlamları üst üste koyduğumuzda özlemek, sadece dış dünyayla değil kendimize kavuşma arzusunu da ifade eder.
Eylemin doğasına daha geniş bir perspektiften baktığımızda, özlemenin umut ettiği kavuşmanın tam da bu nedenle aslında yalnızca yeniden bir araya gelmekten fazlası olduğu ortaya çıkıyor. Kavuşmanın, öznesinin hasretini çektiği, sevdiği, “kendinden bildiği” diğer şeylere olan duygusal ya da fiziksel mesafesiyle ilgili olduğunu söylemek hatalı olmaz. Yıllar öncesine ait bir yazıyı okumak, izlediğimiz bir videoda tanıdığımız birinin yüzüyle karşılaşmak ya da eski bir fotoğrafta gözümüze çarpan bir detay, hikâyelerin içine saklanmış, bize benzeyen ve eksikliğini bir an olsun hissettiğimiz şeyleri bize hatırlatır. Ancak bu durum, nostaljiden farklıdır. Çünkü nostalji, artık geri getirilemeyecek bir şeyi hatırlamak, özlemek ise o anları bir kez daha yaşayabilme çabasıdır. Bu yüzden bize geçmiş zamanı hatırlatan o ufacık dürtü ile birçok şey birbirine hızlıca bağlanır ve hikâye kendiliğinden oluşmaya başlar. Özlemek bize evi gösterdikçe buna neden olan şeyleri keşfetmekten hiç vazgeçmeyiz. Kimliğimizin bir parçasını o her şekle bürünebilen şeylerde saklar, daha sonra onlarla yeniden karşılaşmak için kendimize küçük hatırlatıcılar üretir ve zamanla bunları toplamaya başlarız. İşte bu nedenle gerçek anlamda bir koleksiyonun temelinde çoğu zaman kavuşmanın zamansız özlemi vardır.
Ancak koleksiyonların içinde sanat eserlerinden oluşanları ayrı bir yere koymak gerekir. Çünkü bu tip toplayıcılık eylemleri yalnızca koleksiyoncunun hikâyesiyle yetinmez, farklı anlatıcıların hikâyelerini bir araya getirerek kolektif bir hafızanın, bir arşivin oluşmasına da katkıda bulunur. Koleksiyona dahil olan her eser bu şekilde kendi yerini, sesini ve söylemini korurken, diğer eserlerle birlikte koleksiyoncunun söylemini de oluşturmaya başlar. Koleksiyoncu ise her parçanın diğerleriyle birlikte neye dönüşeceğini daha ilk anda hayal etmeye başlar. Sonra her parçayı büyük bir dikkat ve tutkuyla, yavaş yavaş bir araya getirir. Onu heyecanlandıran, hatta kimi zaman toplamayı uykularını kaçıracak kadar arzuladığı her yeni eserde sanatçıların özünü kendi özüyle birleştirir ve artık “kendinden bildiği” eserleri tıpkı kendine baktığı gibi korur. Bu öylesine kişisel ve içten bir süreç olabilir ki koleksiyoncu kimi zaman onları başkalarına göstermeye bile kıyamaz.
Banu ve Hakan Çarmıklı’nın 40 yıla yayılan koleksiyonu da böyle bir tutku, merak ve özlemle oluşmuş. Çarmıklı çifti koleksiyonlarının başlangıcından itibaren yeni eserleri keşfetmeyi bırakmamış ve sanat ortamından hiç kopmamış. Aslında tüm koleksiyon da sanatçılar ve eserlerle kurulan entelektüel ve duygusal diyaloğa dayanıyor: Görüyor, izliyor, dinliyor, okuyor, yorumluyor ve “özümsüyorlar”. Yalnız çevrelerini değil, kendilerini de. Bitmeyen bir heyecanla merak etmeye devam ediyor, yaşamın umut kıran, adaletsiz, tatsız yanlarına rağmen toplamaktan vazgeçmiyorlar. Yaşadıkları dönemin ve tanıklık ettikleri zamanın koşullarında ortaya çıkan, bir derdi ve söylemi olan eserlere ilgi duyuyorlar. Ancak koleksiyonu oluşturan eserlerin tek ortak noktası bu değil. Banu ve Hakan Çarmıklı çiftinin politik ya da felsefi yanı olan, hafızayla şekillenen, söylemini hiçbir şeyden sakınmayan, net, açık ve dirençli eserleri bir araya getirmeleri de bu nedenle onların hem sanata hem de yaşama bakışlarıyla ilgili önemli bir ipucunu işaret ediyor. Böylece koleksiyon zamanla koleksiyoncuya, koleksiyoncu da koleksiyona benzemeye başlıyor.
Banu ve Hakan Çarmıklı Koleksiyonu, sekiz yıl önceki ilk sergilenmesinin ardından şimdi bize yeni bir yüzünü gösteriyor. Serginin başlığını oluşturan “Reunion” tanımı ise yalnızca bir buluşmayı değil, aynı zamanda bu tutkunun yıllara yayılan serüvenini ve kavuşma özlemini ifade ediyor. Bir eserin koleksiyona farklı zamanlarda ve farklı bir ruh hâliyle katılan bir diğeriyle yeniden anlam kazanması, yıllar önce yapılmış bir işin bugünün koşullarında farklı bir şey söylemeye başlaması, koleksiyoncunun geçmişteki bakışıyla bugünkü bakışı arasında neyin değiştiğinin görünür kılınması ve bütün bunların izleyicinin hafızasında bulabileceği yeni karşılıklar bu kavuşmanın farklı biçimlerine dönüşüyor. Sergi bu anlamda, kararlı, ısrarlı ve ne söylediğini bilen bir koleksiyonun sergilenmesinden çok, onun hem kendi geçmişiyle bir kez daha karşılaştığı hem de izleyiciyle yeniden buluştuğu bir düşünme alanı oluşturuyor. Bir sanatçının hafızasındaki imge, koleksiyoncunun evreninde başka bir sanatçının söylemiyle yan yana geldiğinde yeni bir anlam üretebiliyor ve böylece eserler yalnızca geçmişe bakan edilgen tanıklar olmaktan çıkarak bugünü, yaşadığımız coğrafyanın sosyopolitik kırılmalarını ve içinde bulunduğumuz zamanı yeniden sorgulamanın araçlarına dönüşüyor.
Bu seçkiyi bir araya getiren şey yalnızca ortak bir döneme, estetik anlayışa ya da konuya işaret etmeleri ya da birbirleriyle kurdukları beklenmedik ilişkiler değil, koleksiyoncunun kendisine dönük bakışının ve hafızasının da bir yansımasıdır. Çarmıklı çiftinin popüler estetik kaygılardan ve piyasa yönlendirmelerinden uzak, yıllara yayılan kişisel bir merak ve anlama isteğiyle bir araya getirdikleri eserler, yakın dönem sanat tarihini kendi söylemlerinin aracı olmaktan çıkararak, hayatın umut, tutarsızlık, adaletsizlik, sevinç ya da ironi gibi pek çok yüzünü, iniş ve çıkışlarıyla gözler önüne seriyor. Böylece koleksiyondaki her eser, yalnızca bir sanatçının üretimi olmanın ötesine geçerek onunla kurulmuş bir ilişkinin ve birlikte geçirilen zamanın da izlerini koruyor. Koleksiyonun oluşumunda her yeni eser, koleksiyoncunun bakışını biraz daha değiştirirken, koleksiyoncu da zaman içinde eserlerin birbiriyle kurduğu ilişkileri yeniden düşünmeye başlıyor. “Çünkü,” diyor Hakan Çarmıklı, “sergi her şey demek.” Çünkü yıllarca biriktirilen şeylerin, nesnelerin, hislerin, düşüncelerin ve sözlerin, kendi sınırlarının dışına çıkarak başkalarının bakışına açıldığı yer aslında serginin kendisi.
Bu açıdan bakıldığında “Reunion”, aynı anda gerçekleşen pek çok karşılaşmadan oluşan büyük bir kavuşma anını temsil ediyor. Akaretler’deki sıraevlerin tarihi dokusuna yayılan ve kapılarını sokağa açan sergi, koleksiyoncu ile koleksiyon, sanatçı ile koleksiyoncu, eser ile eser, geçmiş ile bugün ve nihayet koleksiyon ile izleyici arasında umulmadık yeni bağlar kurmanın potansiyelini barındırıyor. Ancak bu ilişkilerin hiçbiri tek yönlü değil. Tıpkı koleksiyoncunun koleksiyonu, koleksiyonun da koleksiyoncuyu yavaş yavaş dönüştürmesi gibi, sanatçı ile koleksiyoncu arasındaki ilişki de benzer biçimde basit bir sahiplik isteğinin ötesine geçerek, görme, anlama ve yeniden karşılaşma üzerinden kuruluyor. Böylece “Reunion”, her yeni okuma katmanında yalnızca koleksiyoncunun değil, aynı zamanda sanatçıların da kendi geçmişleriyle yeniden karşılaşabileceği bir ortak hafıza alanına dönüşüyor. Koleksiyon böylece bir araya getirdiği “yaşamlar” arasındaki mesafeyi anlamlı bir ilişkiye dönüştürmeyi başarıyor. Bu da kavuşma düşüncesinin basit bir buluşmanın çok daha ötesinde olduğunun altını çiziyor.
Çarmıklı Koleksiyonu’ndan bir seçkiyle, özlemek ve kavuşmak etrafında kurgulanmış sergi, koleksiyoncunun zihnini izleyicisine açarak ona en başından beri bir şeylere sahip olma arzusundan çok, özlediği şeylerle yeniden karşılaşma ihtimalini korumaya dair bir bakış öneriyor. Yıllar boyunca toplanan her eser, geçmişte yaşanmış bir karşılaşmanın bugüne bırakılan izine dönüşürken, koleksiyona dahil olan her yeni eser koleksiyoncunun ilk andaki heyecanının ardından derin bağlar kuracağı ve kendinden bir şey bulabileceği, yeni ihtimallerin kapısını aralayan başka bir karşılaşmaya yol açıyor. Böylelikle her kavuşma yeni bir özlemi, her özlem de bir sonraki kavuşmayı müjdeliyor.
Özlemlerimizin peşine düşüp farklı sanatçıların ve eserlerin dünyalarına girdikçe orada kendi parçalarımızı ararız. Onları bulduğumuzda ise yalnızca geçmişte özlediğimiz bir şeye kavuşmakla kalmaz, zamanın bir sonraki noktasında o şeyi neden özlediğimizi de yeniden anlamaya başlarız. Çünkü sonunda koleksiyon dediğimiz şey, yalnızca tutkuyla izini sürdüğümüz şeylerin değil, zaman içinde özlediğimiz, kendimizden bildiğimiz ve yeniden karşılaşmak istediklerimizin de toplamıdır. “Reunion” da tam bu noktada bir son değil, yeni bir keşfin başlangıcıdır.
Belki de bir koleksiyonu tanımlayan şey topladığımız nesneler değil, onlarla aramızda kalan mesafedir ve bizi yeniden kavuşma özlemiyle dolduran da sahip olduklarımızdan çok, hâlâ aramızda duran o eksikliktir.
Öyleyse geriye son bir soru kalıyor: Başladığımız yere geri döndüğümüzde kendimize nasıl kavuşuruz?
Discover Time Out original video