Haberler / Tiyatro ve performans

Can Bora ve sanat topluluğu Berika, ‘Altar’ isimli heyecan verici bir projeye imza atıyor

Altar
Fotoğraf: Murat Durum

‘Altar’ı bir tiyatro oyunu ya da bir dans gösterisi olarak tanımlamak yanlış olur. Üstelik önce yazılıp daha sonra sahneye konan bir eser değil. Metin yazımı, hareket ve sahne tasarımı eş zamanlı olarak sekiz aylık bir prova sürecinde tamamlanmış. Melez bir estetiğe sahip olan ve Berika ekibinin ‘yaratım’ olarak tanımlamayı tercih ettiği ‘Altar’, farklı disiplinleri harmanlayan bir iş. Ölmek üzere olan Rüzgar karakterinin bilinçaltına doğru çıktığı yolculuğu anlatan eser, bireyin kişiliğinin nasıl inşa edildiğini masaya yatırıyor. Tüm bunları ve daha fazlasını ‘Altar’ı yazan ve oynayan Can Bora ile konuştuk.

 

Can Bora

 

‘Altar’ ne anlatıyor?
‘Altar’ bir buluşma, hatta bir barışma hikayesi. Benim derdim kendimle; ne olduğumu, nasıl var olduğumu merak ediyor, insanın içindeki bakir potansiyelle ilgileniyorum. Kaynaklarım, beslendiğim yerler hep iç meseler, ruh-beden ilişkisi… İsminiz, cinsiyetiniz, yaşınız, mesleğiniz, aileniz, doğdunuz ülke gibi dış kavramlar elinizden alınsa, sizden geriye size ne kalır? Kimsiniz? Ya da kim olduğunuzu düşünüyorsunuz?

Sekiz aylık bir prova süreci geçirdik ki bunu çok önemli buluyorum. Ne salt tiyatro, ne salt dans gösterisi yapmak istiyordum. Çünkü ikisinin de algı alanında yerleri farklı. Provalar bu sebeple uzun sürdü belki de… Sürekli bir şeyleri değiştirdik, ekledik, çıkardık. Ama sonuçta arzu ettiğimiz tarzı ve türü yakaladık!

‘Altar’, dediğim gibi bir barışma hikayesi. Hayatımızda bizi sorgulamaya iten bazı ‘kötü’ olaylar var: Hastalık, vefat, sevdiğiniz birinin göç etmesi… Bunlar acı verdiği için kötü diye etiketlendiriyoruz, ama bu durumların hepsi başka bir potansiyeli de barındırıyor içinde: Sizi olduğunuz ya da bulmayı arzu ettiğiniz kişiye yaklaştırıyor. Eğer sürecin hakkını verecek kadar cesursanız… Acı, itici güç çünkü. Acı olduğu zaman orayla ilgilenmeye başlıyoruz. “Küsmeden olduğunuz kişiyi hatırlıyor musunuz?” Ya da oyunun repliklerinin birinde “Küs kaldığınız biriyle barışmak için bir yirmi sene beklenir mi?” diyoruz. Biz ne zaman ‘olmayı’ bıraktık? Ne zaman bu kadar dış dünyanın kurallarına, standartlarına ve kalıplarına göre kendimizi şekillendirip, bir biçimde olduğumuz kişiyi camdan dışarı atıp, kendi kendimize şiddet uyguladık? ‘Olmak için bir şeyler yapmalıyız, bir titre sahip olmalıyız!’ diye düşünüyoruz… Hakikaten öyle mi yahu? ‘Altar’ özetle şunu diyor: Birincisi, kötü diye etiketlediğimiz durumların içinde aslında bir iyilik var. İkincisi, insan kendi karanlık dehlizlerine dalmadan, oralarda dolaşmadan yüzeye çıkamaz. Sonuçta mutlu olmak istiyoruz. Her kahramanın yaptığı da bu değil midir?

Hareket tasarımcısı Ufuk Şenel ile ‘Altar’ için birlikte çalışmışsınız.
Ufuk eski bir arkadaşım. Sanatsal alanda estetik duygularımız ve ilgilendiğimiz konular çok benzer. Birbirimizi anlayabiliyoruz. Ufuk’un kendi projelerinde beraber çalışmıştık. Bu proje için Ufuk ile çalışmak istiyordum zaten, ama süreç içinde Ufuk oyuna o kadar dahil oldu ki, yönetmen koltuğunu beraber paylaşmaya başladık. Ufuk’la çalışmanın iyi yanı şu: Ben bir şeyleri metinle ifade etmeye çalışırken, o metnin özündeki duygusal alanı bulup onu hemen hareket tasarımıyla verebiliyor. Manevi açıdan sürecimi çok destekledi, hep yanımdaydı. “Risk al!” diyordu hep. Zaten onun inadıyla projenin yaratım süreci bu kadar tepetaklak oldu. Elimdeki, cebimdeki hazır ve güvenilir malzemeleri çöpe atmak zorunda kaldım. Mesela sürekli işlerimde yeni medyalara yer verirken bu işte videoyu tamamen rafa kaldırdık.

 

Yaratımınızın temelindeki kavramlardan biri utanç. Utanma duygusu başkalarının varlığını çağrıştırıyor. Yalnızken utanmaktan söz edilebilir mi?
Evde yalnızken, yatağımızda kendimizden utanmadığımızı mı düşünüyorsunuz? Böyle bir ihtimal sizce olabilir mi? Evet; utancın ana kaynağı senin, onlarla olan ilişkin, onların tutumları, senin kendini nasıl gördüğün… Ama utanç haşat bir leke gibi, sistemimize bulaştı mı artık onu üzerimizde taşımıyor muyuz?

‘Altar’ın sahne tasarımında muşamba, floresan ve pano göze çarpıyor. Malzemeleri nasıl seçtiniz?
Bilinçaltı denilen çöplük ya da labirentin alanını oluşturmak için şeffaf folyolara sarılı döner panoları tercih ettik. Panolardaki dokularla, ışığın panolarda yarattığı etkiyle böyle bir alanı görünür kılabildik, tasarımcımız Meltem Çakmak sayesinde. Bu alanı oyunun başında kapatan muşamba ise, bir bakıma bilinçle bilinçaltı arasındaki o ince tül perdesini simgeliyor diyebiliriz. Floresanlar ise ışığı büyük bir alana yayabiliyor. Dolayısıyla biz sahnede bunu karanlıkta her parçanın teker teker ışıkla buluşması için kullandık. Genele baktığımızda ise tüm bu malzeme ve formlar, bir inşaat alanını andırıyor. Artık inşaatın yıkımından mı yoksa yeni bir yapımdan mı bahsediyoruz, onu seyirci ‘Altar’ı izlerken yorumlasın.

Işık tasarımı ile meditasyonu da ilişkilendiriyorsunuz. İnsanın içine yolculuk etmesi gerçekten mümkün mü yoksa doğu öğretilerinin popülaritesinin gündelik hayatımıza dahil ettiği bir fantezi mi?
Danışmanlık aldığım bir psikolog “Bilinçaltına ineceksen, elinde kaliteli bir ışık bulunsun,” demişti. Burada kast ettiği ışık, kendi kendinize bakarken uyguladığınız tavır aslında. Yargılayıcı değil ama kapsayan, yorumlamayan, hikaye üretmeyen bir tavır. Tanıklık etmekten bahsediyor. ‘Altar’daki ışık tasarımında, oyuncu ikinci bölümünden itibaren kendi ışığını kendisi yapıyor. Daha ilk provalarda ışık tasarımcımız Ayşe Ayter bu fikri ortaya atmıştı. Karakter kendi bilinçaltında gezindiği için bu fikri uygun ve daha samimi bulduk.

Doğu öğretileri sizce niye bu kadar popüler oldu? Hiçbir şey durduk yere patlamıyor, değil mi? E demek ki, genelde bir mutsuzluk, bir huzur arayışı var. Bu kötü bir şey mi? Ha bir şey abartıldığı zaman, tabii ki de kalitesi düşer. Ben ‘Facebook spiritüelliğinden’ bahsetmiyorum. Bir şey laf olsun diye yapılmaz, bir pratiğe başlayacaksınız bunun sürdürülebilir ve uygulanabilir olması önemli. İnsanlar hemen değişmek istiyor ama terapi süreçleri 5 ile 20 sene arasında değişiyor. Ya Allah aşkına! Diyelim ki X kişi 40 yaşında, arkalarında 40 senelik bir geçmiş bagajı var. Pat diye değişilebilir mi? O kadar kolay mı bu hayat? Yani öyle olsaydı, herhalde şu anki dünyamızdan çok daha iyi standartlarda bir yerlerde olurduk, değil mi?

Psikolojiye oldum olası meraklıyım, ama derdim kendimle. Önce “Ben kimim, bu hayat ne?” sorusunu soruyorum. Bir sürü öğretiden geçtim, ama benim için en önemlisi, akıl hocam diye bahsettiğim kişi. Yaklaşık beş senedir beraber çalışıyoruz. Sizi, olduğunuz kişi olarak birinin anlayabilmesi, görebilmesi çok önemli. Hele ki günümüzde insan ilişkilerinin artık çok daha hızlı, çıkara dayalı ve birbirini kullanmaya yönelik olduğunu gördükçe… Kat etmemiz gereken çok ama çok yol var! Herhangi biri kendisini çıplak, tüm kudurukluğu, zaafları ve coşkusuyla göremezse, karşısındaki onu hangi seviyede görüp kabul edebilir ki?

 

‘Altar’ın melez bir estetiği olduğunu belirtiyorsunuz. Bunu açabilir misiniz?
Melezden kastım, ‘indisciplinar’. Yani ‘interdisciplinar’, disiplinler arası değil. Genelde iki farklı disiplin yan yana kullanıldığında disiplinler arası bir yapıdan bahsedebiliriz. ‘Altar’, salt bir tiyatro oyunu değil, salt bir dans gösterisi de değil. Evet, bir öykü var; metin öyküyü, hareket ise öykünün sakladığı duygusallığı ön plana çıkarıyor. Oyun, ikisi arasında gidip geliyor, ikisiyle beraber örüldü. Metinle hareket yan yana, bazen de iç içe ilerliyor. Evet, ‘Altar’ bir ‘sahne işi’ ama biz ‘Altar’ın türüne ‘yaratım’ demeyi tercih ediyoruz.

Metaforlar sahneleme anlayışınızda nasıl bir yerde duruyor?
Açıkçası çok üzerine düşündüğüm bir konu değil. ‘Altar’da buna gereksinimimiz vardı, metaforlardan beslendik. İş öyle gerektirdi. Ama Ufuk’la yeni dans işimizde metaforlara başvurmaktansa, hareket kalitesini ön plana çıkarıyoruz. Metafor değil belki ama ‘imge/imaj’ meselesine daha çok sahip çıkıyorum. Görsel olarak zihnimde bir itki yaratıyorlar çünkü.

Jung’un öğretisi projenizi nasıl etkiledi?
Jung’un bilinçaltıyla daha insancıl bir yerden ilgilendiğini hepimiz biliyoruz. Jung, arketiplerden bahsediyor. Benliğimizin karanlık tarafları daha şiddetli, itilen, hayvansı, hayvansı olduğu kadar da çocuksu… Şimdi mesele derin! Astrolog bir arkadaşım, “Dış dünya diye bir şey yok!” der hep. Yani insan şuuru çok geniş, geniş olduğu için de her tipten mekanizmaya, parametreye yer var. Kaldı ki, Jung’un dediği gibi, “Gölge taraflar gün ışığına çıkarılırsa benlik bölünmüşlükten kurtulur ve bu parametreler daha işlevsel olur.” Bu cümleyi çok faydalı buluyorum. Ama işte her biri için çalışmak, anlayış getirmek gerekli. Bireysel arketipler olduğu gibi genel arketiplerimiz de var. Hepimiz insanız, aynı havuzdan geliyoruz! Yani olay, her şeyi sisteme dahil etmek, dönüştürmek. Benlik o zaman potansiyeline kavuşabiliyor.

Jung’un bu öğretisini Eric Morris’in oyunculuk metodunda görüyoruz. İşin ilginç tarafı benzer sistem Aile Dizimi ismi verilen terapide de çok kullanılıyor. Başka bir enerji alanına girip, o tarafın konuşmasına, kendisini ifade etmesine izin veriyorsun. ‘Altar’ın prova sürecinde bu uygulamalardan çok faydalandım. Kendimi didik didik ettim.

Oyuncu koçu Deniz Erdem ile çalıştınız. Dünyada birçok meslek teknoloji ya da bilimsel gelişmelerden etkilenerek yenileniyor. Oyunculuğa tesir eden güncel gelişmeler neler?
Deniz, beni oyunculukla barıştıran kişi! Konservatuvarda aldığım eğitimden mutlu değildim. Hep dışsal koşullar, dışsal zorunluluklar geliyordu. Bu karakter böyle olmalı… -meli -malı… Olmadığım bir şeye zorla itiliyormuşum hissi vardı. Sonra Deniz’le karşılaştım. “Önce dur!” dedi. Hep der. Önce bir kendimi, ne olduğumu göreyim. Sonra diğerine geçeriz. Çünkü karakteri anlayabilmek için, onunla ne kadar benzer ya da farklı yönlerim olduğunu görmem gerek.

Çok fazla oyunculuk tekniği var. Olmalı da. Ama hiçbir tekniğin kendi içinde bütün olduğuna inanmıyorum. Payımıza düşenleri deneyimleyip kendi tekniğimizi oluşturmamız gerekli. Sadece Eric Morris mesela, bilincin 11. seviyesinden bahseder. Ben bu düşünceye yakın hissediyorum. Bu kadar enerji, bilinçaltı çalışmalarından sonra izin vermeyi öğrendim. O konuşsun ben değil. Ya da gözlerimi kapatıp karakterin konuşmasına, kim olduğunu anlatmasına izin veriyorum. Eğlenceli de… Bilincin derinliklerinde başka bir enerji kılıfının içine girebilirsiniz.

Avrupa’da artık disiplinler arası bölümlerin açılmaya başlandığını görüyorum. Özellikle yüksek lisans programlarında bu tip bölümler var. ‘Yeni medyalar ve oyunculuk’, ‘performans ve mimari’ ya da oyunculuk ve dansçılığın bir arada okutulduğu programlar… Böyle şeyleri görmek iyi hissettiriyor.

Gösterinizi etkileyen farklı disiplinlerdeki referanslara aşina olmayan bir seyirci ‘Altar’ı izlediğinde neyle karşılaşır? Yaratımınızın ortak kültürel geçmişe sahip olmadığınız insanlardaki karşılığı ne olabilir?
Herhangi bir tasarım yaparken neyi, neden ve kim için yaptığınız çok önemli. ‘Altar’daki referanslar görülsün ya da görünmesin, sorun değil. Bunlar oyunun alt metinleri. Sonuçta ortada bir hikaye var, onu ören de bir sürü duygu… Seyircinin bunları algılaması yeterli.

16, 20, 31 Ekim, NoAct Sahne, 20.30, 40-60 TL, www.can-bora.com

Advertising
Advertising