[category]
[title]
Fransa Rivierası’nın sakin alternatifi, Antarktika kıyıları, el değmemiş ormanlar, renkli sahil kasabaları ve zamanda durmuş gibi görünen köyler… Time Out’un dünyanın en az keşfedilmiş seyahat rotaları listesi, 2027’de kalabalıklardan uzaklaşmak ve dünyanın farklı köşelerini keşfetmek isteyenlere ilham veriyor.

Time Out’un güncellenen dünyanın en az keşfedilmiş 41 seyahat destinasyonu listesi de tam bu noktada devreye giriyor. Uzman editörler ve dünyayı gezen seyahat yazarları tarafından hazırlanan listede, boş millî parklardan küçük tarihî kasabalara, tropikal ormanlardan ıssız plajlara, dağlık bölgelerden kültür ve gastronomi açısından öne çıkan şehirlere kadar pek çok farklı rota bulunuyor.
Listenin ortak noktası, bu yerlerin klasik turistik destinasyonlara güçlü alternatifler sunması. Üstelik bazıları, turizmin yerel ekonomiye katkısını artırmak ve daha fazla ziyaretçi ağırlamak isteyen bölgeler arasında yer alıyor. İşte kalabalıkların dışında kalan, keşfetmeye değer 41 seyahat rotası.
Romanya denildiğinde pek çok gezginin aklına ilk olarak Transilvanya’nın gotik şatoları ve Drakula efsaneleri geliyor. Ancak ülkenin kuzeydoğusunda, Doğu Karpat Dağları’nın ötesinde, çok daha sakin ve geleneklerine bağlı bir bölge bulunuyor: Bucovina.

Bölge; vahşi dağ manzaraları, asırlık gelenekleri, sık ormanları, kır çiçekleriyle kaplı çayırları ve küçük dağ kasabalarıyla dikkat çekiyor. Romanya’nın yaklaşık 1.400 kilometrelik kırsal yürüyüş ve hac rotası Via Transilvanica’nın başlangıç noktası da burada bulunuyor. Ancak Bucovina’yı keşfetmek için yalnızca bu uzun yürüyüş rotasına uğramak yeterli değil; bölge başlı başına bir seyahat planını hak ediyor.
Bucovina’nın en dikkat çekici kültürel hazineleri arasında UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alan sekiz boyalı manastır bulunuyor. Renkli ve ayrıntılı fresklerle süslenmiş bu kiliselerde İncil’den sahneler ile Rumen halk anlatıları bir araya geliyor. Bölge, mimarisi ve geleneksel yaşam biçimiyle Transilvanya’nın meşhur şatolarından farklı bir Romanya deneyimi sunuyor.
ABD’de doğa turizmi denildiğinde Yosemite ve Yellowstone gibi millî parklar öne çıkıyor. Ancak ülkenin kuzeyindeki South Dakota eyaleti, benzer ölçüde etkileyici manzaraları çok daha az kalabalıklarla deneyimleme fırsatı sunuyor.

Eyaletin öne çıkan doğal alanlarından Badlands Millî Parkı, serbestçe dolaşan bizonları, fosilleri ve gün boyunca renk değiştiren çizgili kaya oluşumlarıyla dikkat çekiyor. Custer Eyalet Parkı ise Yellowstone’dan sonra ABD’nin en büyük ikinci bizon sürüsüne ev sahipliği yapıyor.
Custer’ın en etkileyici noktalarından biri, yaklaşık 22,5 kilometrelik Needles Highway. Keskin virajları ve sıra dışı kaya oluşumlarıyla bilinen bu manzaralı yol, sürüş deneyimini başlı başına bir geziye dönüştürüyor.
Bölgeye gelenler ayrıca ABD’nin eski başkanlarının yüzlerinin kayalara işlendiği Mount Rushmore anıtını ziyaret edebilir. Yakınlardaki Crazy Horse anıtı ise Oglala Lakota halkının savaşçısını tasvir ediyor. Çok daha büyük ölçekli olan bu kaya heykelinin yapımı hâlâ devam ediyor.
İspanya’nın kuzeyindeki Asturias bölgesi; vahşi plajları, sevimli sahil kasabaları ve engebeli dağlarıyla doğa tutkunlarının uzun süredir ilgisini çekiyor. Ancak bölgenin şehirleri de en az doğal güzellikleri kadar keşfedilmeye değer.

Bölgenin başkenti Oviedo, yemyeşil sokakları, tarihî dokusu ve sanatla iç içe yaşamıyla öne çıkıyor. Şehirdeki müzelerin yanı sıra sokaklara yayılmış 100’den fazla heykel de Oviedo’yu açık hava sanat galerisine dönüştürüyor.
Asturias’ın en büyük şehri Gijón ise daha hareketli ve genç bir atmosfere sahip. Dar sokaklarıyla dikkat çeken Cimadevilla eski şehri ve geniş plajı, burayı hem kültür hem deniz tatili için cazip kılıyor.
Eski bir sanayi merkezi olan Avilés de Orta Çağ’dan izler taşıyan mimarisi ve etkileyici Centro Niemeyer kültür merkeziyle ziyaretçilerini şaşırtıyor. Üç şehir de özellikle deniz ürünleri sevenler için zengin bir gastronomi deneyimi sunuyor.
Kosta Rika’yı ziyaret eden pek çok gezgin, başkent San José’den Monteverde Bulut Ormanı’na, ardından sörf kasabası Tamarindo’ya ve Manuel Antonio Millî Parkı’na uzanan klasik rotayı takip ediyor. Ancak ülkenin güneybatısındaki Osa Yarımadası, daha maceralı ve doğayla iç içe bir deneyim arayanlar için çok daha farklı bir seçenek.

Buraya ulaşmak küçük bir yerel uçak, arazi aracı ve ormanlık sulak alanlardan geçen bir tekne yolculuğunu gerektirebiliyor. Ancak bu zorlu yolculuk, dünyanın en zengin biyolojik çeşitlilik alanlarından birine ulaşmanın karşılığı.
Gezegenin biyolojik çeşitliliğinin yüzde 2’sinden fazlasının bu uzak bölgede bulunduğu belirtiliyor. Yarımadadaki Corcovado Millî Parkı’nda ağaçlara tutunan tembel hayvanları, mangrov çamurlarında gizlenen timsahları ve yollardan geçen koatileri görmek mümkün. Gökyüzünde kızıl Amerika papağanları ve sarı boğazlı tukanlar süzülürken Golfo Dulce’de kambur balinalara rastlamak da mümkün.
Yaban hayatının yanı sıra el değmemiş tropikal plajlarıyla da öne çıkan Osa, doğa turizminin en etkileyici duraklarından biri.
Peru denildiğinde turistlerin büyük bölümü Machu Picchu’ya uzanan rotalara yöneliyor. Oysa ülkenin kuzeyindeki San Martín bölgesi, çok daha sakin bir doğa deneyimi sunuyor.

Bölgenin büyük bir kısmı, yüksek rakımlı bulut ormanlarından oluşan Yukarı Peru Amazonları ile kaplı. Bu ekosistem; küçük ve renkli sinek kuşlarına, tembel hayvanlara, yılanlara ve jaguarlar gibi büyük yırtıcılara ev sahipliği yapıyor.
San Martín’in dikkat çekici noktalarından biri Salto de la Bruja şelaleleri. İspanyolcada “Cadının Sıçrayışı” anlamına gelen bu isim, berrak su akıntılarının ve doğal havuzların bulunduğu etkileyici bir alanı tanımlıyor. Düzensiz patikalar boyunca yürüyerek ulaşılan bu noktalar, özellikle yerel ailelerin yüzmek ve dinlenmek için tercih ettiği doğal alanlar arasında.
Portekiz’in güneybatısındaki Alentejo bölgesinin inişli çıkışlı tepeleri ve okaliptüs ağaçları arasından ilerlediğinizde, sakin bir kıyı kasabası olan Zambujeira do Mar’a ulaşıyorsunuz.

Sığ suları, yüksek kayalıkları ve doğal kaya havuzlarıyla buradaki plajlar, Algarve kıyılarını hatırlatıyor. Ancak bölge, çok daha az kalabalık olmasıyla öne çıkıyor. İngiltere’nin Cornwall kıyılarıyla da benzerlik gösteren bu plajlar, daha ılıman ve sıcak bir deniz tatili arayanlar için cazip bir alternatif.
Arizona’nın Meksika sınırına yakın güneydoğu ucunda bulunan Bisbee, geçmişte bakır madenciliğiyle gelişmiş bir Viktorya dönemi kasabası. Günümüzde ise sanatçıların, müzisyenlerin ve alternatif yaşam tarzını benimseyenlerin buluşma noktası.

Joshua Tree ve Teksas’taki Marfa gibi Bisbee de kendine özgü karakteriyle dikkat çekiyor. Burada bir gün vintage motosiklet buluşmasına, ertesi gün korsan geçidine rastlayabilir; hatta hayaletli olduğu söylenen bir otelde konaklayabilirsiniz.
Kasabanın tarihî Warner Hotel binasındaki Earl’s Cafe canlı müzik için ideal bir adres. Patisserie Jacqui nefis hamur işleriyle, eski bir Woolworth mağazasında yer alan Object Hotel ise kendine özgü butik alışveriş ve konaklama deneyimiyle öne çıkıyor. 1902’den bu yana hizmet veren St Elmo’s da Arizona’nın en uzun süredir faaliyet gösteren barı olarak biliniyor.
Şanghay ve Pekin, Çin seyahatlerinin en bilinen durakları arasında. Ancak Hong Kong’un hemen yanı başında bulunan Shenzhen, teknolojiyle kültürü, çağdaş mimariyle gastronomiyi bir araya getiren farklı bir şehir deneyimi sunuyor. Hong Kong’dan metroyla yaklaşık 40 dakikada ulaşılabilen şehir, özellikle yenilikçi atmosferiyle dikkat çekiyor.

Eski bir fabrika kompleksinden dönüştürülen OCT Loft, plak dükkânları ve sanat galerileriyle şehrin yaratıcı merkezlerinden biri. Sokaklarda sürücüsüz taksiler dolaşırken restoranlarda geleneksel Çin mutfağının önemli lezzetlerinden hotpot sunuluyor. İki kişilik bir hotpot yemeğinin maliyeti, Londra veya New York’ta birkaç kahve ve hamur işine ödenen tutardan daha düşük olabiliyor.
Fransa’nın Côte d’Azur kıyıları Cannes ve Saint-Tropez gibi lüks destinasyonlarla tanınıyor. Ancak Marsilya’nın batısında uzanan La Côte Bleue, benzer güzellikteki kıyı manzaralarını daha sakin ve görece ekonomik bir ortamda sunuyor.

Marsilya’ya yaklaşık bir saat uzaklıktaki Carry-le-Rouet, küçük bir balıkçı kasabası. Büyük şehirlerin arasında yer almasına rağmen ağırlıklı olarak yerleşim bölgesi niteliğini koruyor. Bu durum, kasabanın gizli kalmış koylarını ve bakir plajlarını keşfetmek isteyenler için avantaj sağlıyor.
Savaş sonrası dönemin komedi oyuncularından Fernandel’in adını taşıyan Plage Fernandel, bölgenin dikkat çekici plajlarından biri. Kasabanın limanının batısındaki yaklaşık dört kilometrelik Le Sentier du Lézard yürüyüş rotası boyunca deniz manzaraları, kayalık kıyılar ve doğal bitki örtüsü eşliğinde yürüyebilirsiniz. Rota üzerinde, Fernandel’in bir dönem yaşadığı L’Oustaou de la Mar adlı ev de bulunuyor.
Yosemite Millî Parkı’nı ziyaret edenlerin çoğu batı girişlerini kullanıyor. Ancak parkın doğu tarafına yönelenler, Sierra Nevada Dağları boyunca uzanan Tioga Pass rotasında çok daha sakin ve etkileyici manzaralarla karşılaşıyor.

Kıvrımlı dağ yolu boyunca Olmsted Point’ten Half Dome manzarasını izleyebilir, Tenaya Lake’in ayna gibi yüzeyinde yansıyan dağları görebilir ve Tuolumne Meadows üzerinde gün batımını seyredebilirsiniz.
Kolombiya’nın kahve bölgesinde yer alan Filandia, renkli balkonları, yemyeşil tepeleri ve geleneksel mimarisiyle dikkat çeken küçük bir kasaba. Ancak ziyaretçiler uzun yıllardır, yakınındaki Salento’yu ve dünyanın en uzun palmiyelerine ev sahipliği yapan Cocora Vadisi’ni tercih ediyor.

Oysa Filandia, Salento’nun renkli mimarisine benzer bir atmosferi daha az turistin bulunduğu bir ortamda sunuyor. Üstelik çevredeki kırsal manzaralar da oldukça etkileyici. 27 metre yüksekliğindeki Colina Iluminada seyir noktasından bölgenin yeşil tepelerini panoramik olarak izleyebilirsiniz.
Filandia’nın gastronomi sahnesinde de dikkat çekici adresler bulunuyor. Helena Adentro, bölgenin yenilikçi restoranları arasında öne çıkıyor. Kasabanın yakın zamanda Birleşmiş Milletler Dünya Turizm Örgütü tarafından dünyanın en iyi turizm köyleri arasında gösterilmesi de Filandia’nın kültürel ve doğal değerlerini ortaya koyuyor.
Avrupa’nın Hawaii’si olarak anılan Azor Adaları, Portekiz’e bağlı dokuz adadan oluşan ve Kuzey Atlantik Okyanusu’nun ortasında bulunan uzak bir takımada. Komşu Madeira ile birlikte bu benzetmeyi hak eden bölge; şelaleleri, yemyeşil bitki örtüsü, gölleri, zengin deniz yaşamı ve jeotermal sıcak su kaynaklarıyla öne çıkıyor.

Takımadanın en büyük adası São Miguel, özellikle balina gözlemciliği ve yunuslarla yapılan tekne turlarıyla tanınıyor. Denizde yolculuk yaparken tekneye yaklaşan yunusları görmek, bölgenin en unutulmaz deneyimlerinden biri.
Alicante’ye yaklaşık iki saat uzaklıktaki Cartagena; yerel mutfağı, büyük müzeleri, sokak sanatı ve tarihî dokusuyla dikkat çekiyor. Üstelik şehrin popüler turistik merkezlere kıyasla daha sakin olması, burayı İspanya’da keşfedilmeye değer alternatiflerden biri hâline getiriyor.

Dar sokaklar arasında yürürken Cartagena’ya özgü bir kahve kokteyli olan café asiatico’yu deneyebileceğiniz El Soldadito de Plomo gibi mekânlara rastlayabilirsiniz. Yoğunlaştırılmış süt ve Licor 43 likörüyle hazırlanan bu kahve, bölgenin gastronomik kimliğinin bir parçası.
Tiflis’in kendine özgü atmosferi ve Kaheti bölgesinin üzüm bağları sayesinde Gürcistan, son yıllarda daha fazla gezginin seyahat listesine girmeye başladı. Ancak ülkenin en etkileyici rotalarından biri hâlâ pek çok seyahat planında gözden kaçıyor: Gürcistan Askerî Yolu.

Gürcistan’ı Rusya’ya bağlayan yaklaşık 210 kilometrelik yolun özellikle Tiflis’ten Kazbegi’ye uzanan bölümü, Kafkas Dağları’nın etkileyici manzaralarını gözler önüne seriyor.
Yol boyunca terk edilmiş Sovyet dönemi otomobillerinin bulunduğu Pasanauri Araç Mezarlığı gibi sıra dışı duraklara uğrayabilir, Sno köyündeki açık hava heykel galerisi Stone Heads of Sno’yu ziyaret edebilirsiniz. Dağ manzaraları ve küçük yerleşimler, yolculuğun kendisini bir gezi deneyimine dönüştürüyor.
Seyşeller’in en büyük adası Mahé’nin yüzde 20’sinden fazlasını kaplayan Morne Seychelles Millî Parkı; sisli bulut ormanları, uzak plajlar ve dramatik dağ zirveleriyle dikkat çekiyor.

Tropikal ormanların içinde, nadir hayvan ve bitki türlerine rastlamak mümkün. Gardiner kurbağası ve nadir baykuş türleri, parkın biyolojik çeşitliliğinin yalnızca küçük bir bölümünü oluşturuyor. Orman boyunca uzanan yürüyüş parkurları, ziyaretçilere bu zengin ekosistemi yakından gözlemleme fırsatı sunuyor.
Japonya’ya seyahat etmek isteyenlere Tokyo ve Kyoto gibi popüler merkezlerin dışına çıkmalarını önerenler için Ishikawa bölgesi, ülkenin en dikkat çekici alternatiflerinden biri.

Bölgenin başkenti Kanazawa’daki Kenroku-en Bahçesi, geleneksel Japon bahçe tasarımının en güzel örneklerinden biri. Kanazawa Kalesi ise bir zamanlar feodal yöneticilere ev sahipliği yapmış tarihî bir yapı. Edo döneminden kalan çay evlerinde matcha seremonilerine katılmak da mümkün.
Noto Yarımadası’nda yer alan Shiroyone Senmaida pirinç terasları ise özellikle akşam saatlerinde etkileyici bir manzaraya dönüşüyor. Japonya Denizi’nin sesi eşliğinde izlenen teraslar, geceleri renkli ışıklarla aydınlatılıyor.
Balkanlar’ın Las Vegas’ı olarak anılan Üsküp, gösterişli heykelleri, sıra dışı mimarisi ve tarihî çarşısıyla ziyaretçilerine alışılmışın dışında bir şehir deneyimi sunuyor.

Kuzey Makedonya’nın başkentinde, Paris’teki Zafer Takı’nı hatırlatan yapılar ve ortasında çeşme bulunan 22 metre yüksekliğindeki At Üstündeki Savaşçı heykeli gibi dikkat çekici anıtlarla karşılaşabilirsiniz. Şehrin merkezindeki heykeller ve anıtsal yapılar, Üsküp’ün kendine özgü estetiğini oluşturuyor.
Geleneksel keçe çadırları gerler, göçebe toplulukları ve uçsuz bucaksız bozkırlarda dolaşan vahşi atlarıyla Moğolistan, deneyimlenmeden tam olarak anlaşılamayacak destinasyonlardan biri.

Ülkenin uzak ve erişilmesi zor olduğu düşünülse de yeni uluslararası havalimanı ve yerel rehberler tarafından düzenlenen daha erişilebilir turlar sayesinde seyahat planlamak artık daha kolay.
Moğolistan’a ilk kez gidenler için başkent Ulan Batur iyi bir başlangıç noktası. Şehir, sanıldığından daha kompakt ve yürüyerek keşfetmeye elverişli. Ardından Gorkhi Terelj Millî Parkı’na giderek dağ manzaralarının, temiz havanın ve bozkırların tadını çıkarabilirsiniz.
Lahey denildiğinde akla çoğunlukla uluslararası mahkemeler ve diplomasi geliyor. Ancak Hollanda’nın kraliyet şehri, kültür, gastronomi, alışveriş ve deniz tatilini bir araya getiren, Avrupa’nın gözden kaçan şehir kaçamaklarından biri.

Uluslararası Ceza Mahkemesi, neo-Rönesans tarzındaki Barış Sarayı ve Binnenhof parlamento kompleksi, şehrin siyasi ve tarihî kimliğini ortaya koyuyor. Sanat tutkunları içinse Vermeer’in İnci Küpeli Kız tablosuna ev sahipliği yapan Mauritshuis ve eski Amerikan Büyükelçiliği binasında yer alan West galerisi dikkat çekiyor.
Makao denildiğinde çoğu kişinin aklına Cotai Strip boyunca sıralanan dev oteller, lüks kumarhaneler ve gösterişli eğlence kompleksleri geliyor. Ancak bu modern yüzün yalnızca birkaç dakika ötesinde, bambaşka bir şehir deneyimi bulunuyor.

Cotai Strip’ten yaklaşık on dakika uzaklıktaki Taipa Village, pastel renkli evleri, Arnavut kaldırımlı sokakları, Çin tapınakları ve eski Portekiz kiliseleriyle öne çıkıyor. Çin ve Portekiz kültürlerinin yaklaşık 450 yıllık birlikteliği, Makao’nun mimarisinde olduğu kadar mutfağında da hissediliyor.
Time Out önerisi: Öğle yemeği için Coloane Village’a gidin. Cafe de Novo’da fırında körili tavuklu pilav sipariş ettikten sonra sahil boyunca sakin bir yürüyüş yaparak yemeğinizi sindirebilirsiniz.
Vietnam’ın klasik turist rotalarının dışında kalan Côn Đảo takımadası, Ho Chi Minh City’den uçakla yaklaşık 45 dakikada ulaşılabilen, görece el değmemiş bir doğa cenneti.
Adaların büyük bölümünü kapsayan millî park, berrak denizleri, mercan resifleri ve yemyeşil ormanlarıyla dikkat çekiyor. Şnorkelle dalış yapmak, tropikal deniz yaşamını gözlemlemek ve tenha plajlarda vakit geçirmek isteyenler için ideal bir destinasyon.
İskandinav tasarımını, çok kültürlü bir şehir yaşamını ve deniz kenarında sakinliği bir arada sunan Malmö, Avrupa’nın en az hak ettiği ilgiyi gören şehirlerinden biri.
Bisiklet dostu ve kompakt yapısıyla kolayca keşfedilebilen şehirde Michelin yıldızlı İskandinav restoranlarından ünlü falafel dükkânlarına, nitelikli kahve mekânlarından bağımsız butiklere kadar pek çok seçenek bulunuyor. Sahildeki saunalarda vakit geçirmek de Malmö’de günlük yaşamın bir parçası.
Danimarka’nın başkenti Kopenhag’a köprü üzerinden yaklaşık 30 dakikada ulaşılabilmesi, Malmö’yü bölgesel bir seyahat üssü olarak da cazip kılıyor. Ancak şehrin kendisi, Kopenhag’ın kalabalığından uzaklaşmak isteyenler için başlı başına bir keşif alanı.
Sabah vahşi yunusları izleyip öğle saatlerinde 18. yüzyıldan kalma askerî tünelleri keşfetmek, gün batımında ise Atlantik Okyanusu ile Akdeniz’in buluştuğu noktaya bakmak… Cebelitarık, kısa bir günübirlik geziden çok daha fazlasını sunuyor.
Cebelitarık Boğazı’nda yıl boyunca yaşayan yunus sürülerini görmek için Marina Bay’den kalkan teknelere binebilirsiniz. Tekne turunda yunusların su yüzeyine çıkışını ve teknenin oluşturduğu dalgaların üzerinde hareket edişini yakından izlemek mümkün.
The Rock olarak bilinen kireç taşı kayalıkları, Avrupa’da doğal ortamda yaşayan tek maymun türü olan Berberi makaklarına ev sahipliği yapıyor. Bölgenin neredeyse yarısını kapsayan Cebelitarık Doğa Koruma Alanı’nda, askerlerin yaklaşık 250 yıl önce kayalara oyarak oluşturduğu Great Siege Tunnels tünelleri de bulunuyor.
Kuzey Afrika’da tatil planlayanların ilk aklına gelen ülke genellikle Fas oluyor. Ancak Tunus’un güneyindeki çöl coğrafyası, çok daha farklı bir seyahat deneyimi sunuyor.
Akdeniz kıyılarındaki klasik tatil beldelerinden uzaklaştığınızda, uçsuz bucaksız kum tepeleriyle çevrili bir manzara sizi karşılıyor. Douz kasabası, yerel halk tarafından Sahra Çölü’nün kapısı olarak anılıyor. Buradan itibaren göz alabildiğine uzanan kum tepeleri, bölgeyi başka bir gezegendeymiş gibi hissettirebiliyor.
Galler’in dağlık coğrafyasında yer alan Bwlch Dağı, sakinlik arayan gezginler için keşfedilmeye değer bir rota. Bölgeyi ziyaret eden yazarın tesadüfen keşfettiği bu yer, Cardiff yakınlarında olduğunu düşündüğü bir otelin aslında Rhondda Vadisi’ndeki Treorchy kasabasında çıkmasıyla seyahat planına dâhil olmuş.
Küçük kafeleri, futbol maçları sırasında hareketlenen pubları ve sıcakkanlı yerel halkıyla Treorchy, Galler’in kırsal yaşamını deneyimlemek için hoş bir durak.
Kasabadan yaklaşık bir buçuk saatlik yürüyüşle veya on dakikalık araç yolculuğuyla Bwlch Dağı’na ulaşılabiliyor. Dağ boyunca yerleştirilmiş banklar, rüzgârın şekillendirdiği yeşil vadileri izlemek için ideal noktalar sunuyor. Özellikle sessizliği, açık havayı ve uzun yürüyüşleri sevenler için burası dinlendirici bir kaçış noktası.
São Paulo’nun hareketli şehir yaşamından yaklaşık üç saatlik bir yolculukla ulaşılabilen São Sebastião, Brezilya’nın güneydoğusunda sakin bir sahil kaçamağı sunuyor.
Yaklaşık 100 kilometrelik kıyı şeridi boyunca uzanan plajlar, sıcak Atlantik suları ve doğal güzellikleriyle öne çıkıyor. Buna rağmen bölge, Brezilya’nın en iyi plajları listelerinde sıklıkla gözden kaçıyor. Bu durum, kalabalıktan uzak bir deniz tatili arayanlar için önemli bir avantaj.
Kanada’nın en küçük eyaleti olan Prince Edward Adası, sınırlı yüzölçümüne rağmen doğal güzellikler ve gastronomi açısından zengin bir seyahat deneyimi sunuyor.
Parabolik kum tepeleri, uçsuz bucaksız kumsallar ve adanın tamamına yayılan yürüyüş rotaları, bölgenin başlıca cazibe noktaları arasında. Bu rotalar sulak alanlardan, tarım arazilerinden ve kızıl kumtaşı kayalıklarından geçiyor.
Prince Edward Adası aynı zamanda deniz ürünleriyle tanınıyor. Istakoz, istiridye, midye ve deniz tarağı gibi lezzetler bölgenin mutfağında önemli bir yere sahip. Blue Mussel Café’de sunulan deniz ürünlü chowder poutine, denenmesi önerilen yemeklerden biri.
Avustralya’nın en küçük eyaleti Tazmanya, koruma altındaki doğal alanları, sahilleri ve kültür-sanat hayatıyla dikkat çekiyor. Adanın büyük bölümü Tazmanya Yaban Hayatı Dünya Mirası Alanı kapsamında korunuyor ve bölgede 800’den fazla yürüyüş rotası bulunuyor.
Tazmanya yalnızca yaz aylarında ziyaret edilecek bir destinasyon değil. Soğuk suda yüzme deneyimleri, Güney Işıkları olarak da bilinen Aurora Australis ve Dark Mofo gibi kış festivalleri, adayı farklı mevsimlerde de cazip kılıyor.
Başkent Hobart’taki Museum of Old and New Art, çağdaş sanatın en sıra dışı örneklerini görmek isteyenler için önemli bir durak. UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alan Port Arthur yerleşimi ise bölgenin tarihî geçmişini keşfetme fırsatı sunuyor.
Şili’nin güneyindeki Cochamó Vadisi, etkileyici granit dağları ve şelaleleri nedeniyle sık sık ABD’deki Yosemite Millî Parkı’yla karşılaştırılıyor. Ancak Cochamó’nun önemli bir farkı var: Doğal alanı korumak amacıyla günlük ziyaretçi sayısı 90 kişiyle sınırlandırılıyor.
Karlı zirvelerden beslenen şelaleler, yürüyüş ve tırmanış rotaları ile zengin bir bitki ve hayvan yaşamına ev sahipliği yapan ormanlar, bölgeyi doğa tutkunları için cazip kılıyor.
Vadideki patikalar, bir zamanlar Arjantin’den hayvan sürülerini geçiren Butch Cassidy ve Sundance Kid’in kullandığı rotalarla da ilişkilendiriliyor. Doğal güzellikleri keşfetmek isteyenler için bölgenin en önemli deneyimi, ormanın ve dağların içinde uzun yürüyüşler yapmak.
Avustralya’da şehir yaşamıyla sörf plajlarının bu kadar yakın olduğu yerlerin sayısı fazla değil. Sydney’in kuzeyinde, yaklaşık iki saatlik araç yolculuğu veya iki buçuk saatlik tren yolculuğuyla ulaşılabilen Newcastle ise bu açıdan istisnalardan biri.
Geçmişte kömür madenciliği ve liman faaliyetleriyle gelişen şehir, zamanla sörf tutkunlarının buluşma noktası hâline geldi. Bugünse modern kafeleri, nitelikli restoranları, canlı müzik mekânları ve kıyı yürüyüşleriyle daha geniş bir ziyaretçi kitlesine hitap ediyor.
Antarktika’ya düzenlenen birçok gemi turu, tarihî Port Lockroy istasyonunu ziyaret ediyor. Ancak daha farklı bir deneyim arayanların rotalarında Arjantin’e ait Brown İstasyonu’na da yer vermeleri öneriliyor. Port Lockroy’dan farklı olarak Brown, Antarktika kıtasının ana karasında bulunuyor.
Buraya ulaştığınızda, yaklaşık 14,2 milyon kilometrekarelik Antarktika kıtasını yalnızca birkaç bin insanla ve milyonlarca penguenle paylaşıyorsunuz. Karaya çıktığınızda penguenlerin size yaklaşması da olası.
Ekvador’un üçüncü büyük şehri Cuenca, görece küçük ölçeğine rağmen kültür, mimari ve geleneksel el sanatları açısından oldukça zengin.
Şehrin tarihî merkezi, 1999 yılında UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne alındı. Sokaklarında çok sayıda sanatçı ve zanaatkârın bulunduğu Cuenca, her yıl düzenlenen Bienal de Cuenca sanat festivaliyle de öne çıkıyor.
Santorini’de gün batımını izlemek için kalabalıkların arasına karışmak veya Mikonos’un dolup taşan plajlarında güneşlenmek yerine, daha sakin bir Yunan adası arıyorsanız Karpathos iyi bir alternatif.
On İki Ada olarak bilinen Dodekanes takımadasının bir parçası olan Karpathos’a Rodos’tan yaklaşık dört saatlik feribot yolculuğuyla ulaşılabiliyor. Ada, temiz denizi ve neredeyse ıssız plajlarıyla öne çıkıyor. Bazı kıyılarda Akdeniz foklarına rastlamak da mümkün.
Meksika’nın Yucatán Yarımadası denildiğinde Tulum ve Cancún gibi popüler tatil merkezleri öne çıkıyor. Ancak “Yedi Renkli Lagün” olarak da bilinen Bacalar Gölü, bölgenin daha sakin ve doğal alternatiflerinden biri.
Turkuazdan camgöbeğine, açık maviden koyu yeşile uzanan farklı tonlarıyla dikkat çeken göl, adını bu renk çeşitliliğinden alıyor. Kalabalık plajlar ve yoğun turistik eğlence yerine daha yavaş bir tatil arayanlar için ideal bir seçenek.
Avrupa’nın en az keşfedilmiş destinasyonlarından biri olarak gösterilen Bosna-Hersek, tarihî kasabaları, doğal güzellikleri ve zengin kültürel mirasıyla dikkat çekiyor. Başkent Saraybosna’nın yaklaşık 140 kilometre kuzeyindeki Srebrenik ise bu mirasın daha az bilinen duraklarından biri.
Batı Afrika açıklarında, Gine Körfezi’nde yer alan volkanik São Tomé ve Príncipe adaları, Afrika kıtasının en küçük ikinci ülkesini oluşturuyor. Buna rağmen doğal güzellikleri ve kültürel mirasıyla kıtanın en dikkat çekici, ancak görece az bilinen seyahat destinasyonlarından biri.
Porto Riko’nun güneybatı kıyısındaki Cabo Rojo, Karayipler’den beklenen beyaz kumları, turkuaz denizi ve rahat atmosferiyle öne çıkıyor.
Zimbabve’ye gelen gezginlerin çoğu, görkemli Victoria Şelaleleri’ne veya Hwange Millî Parkı’na yöneliyor. Ancak ülkenin doğu sınırındaki Doğu Yaylaları da en az bu bölgeler kadar etkileyici doğal güzellikler sunuyor.
Avustralya’nın Victoria eyaletinin doğusunda yer alan Gippsland, Melbourne’den yaklaşık dört buçuk saatlik araç yolculuğuyla ulaşılabilen, doğal güzelliklerle dolu geniş bir bölge.
Finlandiya’nın tarihî başkenti Turku, Helsinki ile arasındaki rekabete rağmen ülkenin en az hak ettiği ilgiyi gören şehirlerinden biri.
Discover Time Out original video