Haberler / Film

İstanbul’da bir punk masalı

Geçtiğimiz aylarda !f İstanbul kapsamında izleyiciyle buluşan ‘Arada’ bu ay vizyona giriyor. 90’lı yıllar İstanbul’unda bir punk hikayesi anlatan filmin yönetmeni Mu Tunç ile konuştuk.

Sinema sevdası kanınıza nasıl girdi?

Sinema ile küçük yaşta, 13-14 yaşlarındayken tanıştım. Özellikle Michael Mann, William Friedkin ve David Lynch gibi yönetmenlerle tanıştıktan sonra hikaye anlatmak istediğimi keşfettim. Ama sinema o kadar büyük ruhsal ve kültürel bir mertebe ki, bir fikrin özünden film yapabilmeniz ve o seviyeye ulaşmanız uzun bir süreci kapsıyor. İlk kamera ile tanışmam abimin punk konserlerini çekerek başladı. Abim, Türkiye’nin öncü ilk punk ve hardcore gruplarının kurucu üyesiydi. Nerdeyse her hafta sonu konser verirlerdi ve beni de 13-14 yaşlarımda götürmeye başladı. Bu durum da 90’ların sonunda İstanbul’daki underground punk hareketini görebilmemi sağladı. Çok önemli bir deneyimdi. Yaşım ilerledikçe bilgisayar ve teknoloji ile tanışmamla, kısa hikayelerimi hiç kimseye bağlı olmadan tıpkı bir punk albümü çıkarır gibi internetten yayabileceğimi gördüm. 2009’da ilk öncü internet seri video dizilerinden biri olan ‘Diary of Mu’ serisini yani ‘Mu’nun Günlüğünü’ başlattım. Bu seri videolar sırasında çok ciddi bir hikaye anlatımı dünyasından geçtim ve bunların hepsi beni aslında ilk filmim ‘Arada’yı çekebilme serüvenime hazırlamış oldu.

 

İlk filminiz için daha önce Türkiye sinemasında denenmemiş bir tür seçmenizin ardında nasıl bir motivasyon vardı?

Farklı olanı seviyorum. Hayatım boyunca bu hep böyle oldu. Ama bunun zorluğunu da çok çektim. Hiçbir arkadaşım küçük yaşlarda benim dinlediğim müzikleri veya ilgilendiğim konuları anlamıyordu. İlk hoşlandığım kız bana dinlediğim müzik tarzını sorduğunda “Punk ve hardcore.” diye cevap vermiştim. “Green Day gibi şeyler mi?” deyince ona aşık oldum. Green Day bu tarz müzikler dinleyenler için aslında en kötü gruplardan biridir. Ama o kız ne dediğime kulak vermek için bir efor sarf etti. Güney Afrikalı bir İngiliz olduğu için, az çok ne dediğimi anlıyordu. Yakın arkadaşlarım anlamadığı için bu durum benim hep izole olmama sebep oldu. Büyüdüğümde bu durumun insanların farklı olana karşı gösterdiği bir insani direnç olduğunu keşfettim. Ve bunu insanların kırmasının kendi ellerinde olduğunu da. Ne iş yapsam, yine aynı küçükken okulda olduğu gibi bana direnç gösterdiklerini fark ettim. “Bu yaptıklarını burada hiç kimse anlamaz,” demeyi asla unutmuyorlardı. Aslında karşımdaki kişi hiçbir şeyi anlamayandı ve o genellemesi kendisiydi. Kendi bilinçaltı. Kendi dünyasıydı. İnsanların, farklı olana karşı geliştirdikleri kendi dirençlerini kırmalarına vesile olacak bir iş yapmak istedim. Türk sinemasının en çok ihtiyacı olan buydu. Şablonlara sıkışmak zorunda bırakılmış bir Türk sineması var şu anda. Bu yüzden kökenime indim ve meseleye oradan başladım. Çünkü ben de punk dinlediğim için kendimden utanmıştım. Hiç kimseye ilgi alanımı anlatamadığım için bunu sadece kendime saklıyordum. Oysa herkes bu müziği anlayabilir ve en azından kulak verebilirdi. İnsanların farklı olana karşı uyguladıkları direnci yıkacak bir film yapmak istedim. Bu yüzden de kökenlerimdeki punk’ı seçtim.

 

Filmde müziğe olan sevginiz sonuna kadar hissediliyor.

Punk müzik benim kimliğimin merkezi. Çünkü bana çok yüksek bir değeri öğretti: Kafanda oluşan şablonları yık, hangi konu olursa olsun. Bu şablonları yıkmak için efor sarf et. Bu efor sana muhteşem bir enerji olarak geri dönecek. Ama uygulamaya geçmeden göremezsin. İlk önce uygulamaya geçmen lazım. Tüm bunları bana punk müzik öğretti ama bunu tam anlamıyla hissetmem 15 senemi aldı. Şu anda dünyayı değiştiren insanların geçmişlerine

baktığınızda da bunu görebilirsiniz. Her biri kendi dünyasında punk. Havacılığı değiştiren Virgin Havayolları firmasının sahibi Richard Branson, en önemli ve ünlü punk gruplarından biri olan Sex Pistols’ın albümünü çıkaran insanlardan biri. Punk müzik kendime özel bir bakış açısına ve dünya görüşüne sahip olmamı sağladı. Bu yüzden punk ve hardcore benim kişisel duruşumun merkezinde yer alıyor.

 

Ana-akıma ait bir film olmamasına rağmen ‘Arada’ için popüler oyuncularla çalıştınız. Büşra Develi ve Burak Deniz’i rolleri için ikna etmeniz zor oldu mu?

Birçok şablonu yıkmak istedim. Çünkü ana-akım veya festival filmi gibi ayrımlara inanmıyorum. Yönetmenlerin bu sebepten dolayı oyuncuları da ayırdıklarını fark ettim. Ciddi filmler yapan ve estetik kaygısı olan yönetmenlerin özellikle ilk ve ikinci filmlerinde bilinen oyuncularla çalışmak istemediklerini gördüm. Çünkü onlardan rol çalacaklarını ve isimlerinin filmin konusunun önüne geçeceğini düşündüklerini keşfettim. Ben buna inanmıyorum. Çünkü Büşra ve Burak olmasaydı ben anlatmak istediğim hikayeyi bu kadar güzel anlatamazdım. Her ikisi de hikayeyi o kadar sahiplendi ki, oyunculukları da tamamen hikayeyi ışıl ışıl parlattı. Hep beraber çok farklı bir ruh oluşturduğumuzu ve birçok kişiye ilham vereceğimizi düşünüyorum. Birçok popüler oyuncu da ilk filmini çeken veya kariyerinin başında olan yönetmenleri tercih etmez. Bu da çok yanlış. Çünkü oyuncunun da onu sahiplenen yönetmene çok ihtiyacı var. Ama popüler oyuncular nedense prodüksiyona harcanan masrafların kendi oyunculuklarını öne çıkaran ana unsur olduğunu düşünüyorlar. Alakası yok. Sizi sahiplenen yönetmenle tanıştığınızda, sizden düz bir duvarın önünde öyle bir oyunculuk alır ki, hayatınız boyunca size o sahneden dolayı övgü gelir. Burak ve Büşra, kendilerini sahiplenen bir yönetmenle oluşan bu özel bağın anlamını ve değerini çok iyi anlamış oyuncular. Aynı zamanda, bu filmde; Ceren Moray, Selim Bayraktar, Seda Akman, Yüksel Ünal, Eriş Akman gibi birçok önemli oyuncu benim yanımdaydı. Bu da normalde görülmüş bir şey değil. Özellikle ilk filmini çeken bir yönetmenin rüyalarında bile göremeyeceği bir tablo. Benim için hepsi çok değerli o yüzden.

 

Film için nasıl bir ön hazırlık yaptınız?

Ön hazırlıktan daha zor bir dönemden geçtim. Bu hikayeyi yazabilmek için önce kendi geçmişimle barışmam gerekiyordu. Hayatım boyunca doğduğum yerden ve tüm bu kişisel zevklerimden utandım, onları sakladım. Punk olmak cool bir şey olmadı benim gençliğimde. Merter’de, İstanbul’un en tehlikeli gecekondularından biri olan Küba Mahallesi’nin yanındaki bir apartmanda büyüdüm. Bu apartmanın en alt katında, abimler Türkiye’nin ilk punk/hardcore konserlerinden sayılan konserler vermişti. Öyle acayip bir mahalleden ve apartmandan bahsediyoruz. Ama utanıyordum geçmişimden. Problem benim zihnimin içindeydi. Bunu, senelerce yurt dışında vakit geçirdikten, Paris ve Londra gibi şehirlerde yaşadıktan sonra anca çözebildim. Oralara gittiğimde tüm cool insanların böyle farklı köşelerden geldiğini fark ettim. Şu anda Paris’in en cool yeri olan Pigalle, eskiden yankesicilerin ve sokak kadınlarının yaşadığı bir bölgeymiş. Londra’nın en cool yerlerinden biri olan Shoreditch ve Doğu Londra da zamanında o kadar önemsenmiyormuş ki, Hitler Doğu Londra’yı bombaladığında uzunca bir süre harabe olarak kalmış. Ben de kendime şunu sordum: Neden doğup büyüdüğüm Merter’den bu kadar cool bir punk geçmişi olmasına rağmen nefret ediyorum? Neden kafamda bu filtrelemeleri yapıyordum? Tüm bu sorularla işte konunun merkezine indim ve Pandora’nın kutusu inanılmaz bir şekilde açıldı.

 

Filmdeki tüm karakterlerin İstanbul’la ya da ‘yerel’ olanla bir derdi var, bir tür aşk-nefret ilişkisi de denebilir. Siz Türkiye ile olan ilişkinizi nasıl tanımlarsınız?

Her şeyin birbiriyle bağlı olduğunu keşfettim. Her şey özden başlıyor. Yaşadığınız yeri sevmek, kendinizi sevmekle bağlantılı. Siz sürekli yaşadığınız şehri kötülerseniz, o düşüncenin sizi götürdüğü yer sadece kendinizi sevmemek. Filmdeki tüm karakterler de bu şehirden gitmenin yolunu arayan, sürekli cümle içerisinde bu şehrin onlar için doğru yer olmadığını söyleyen ama aynı zamanda hiçbir şey yapmayan karakterler. İçlerindeki en aktif karakterler Ozan ve Lara; yani Burak ve Büşra. Etrafımda bu atmosferi görmeye başladım bu öz yolcuğum sırasında. Hiçbir şey yapmadan sürekli İstanbul’u kötüleyen ve yaşadığı yeri beğenmeyen insanların konuşmalarına tanık oluyordum. İçimden “Biz ne yapıyoruz? Neyi değiştirmemiz lazım sevmek için?” diye bağırmak geliyordu. Olumlu, çözüm üreten ve aktif bir düşüncede uygulamaya geçen insan görmekte çok zorlandığımı fark ettim. Söylenen kişi olmaktansa, o aktif kişi olmaya karar verdim. ‘Arada’ bu şekilde ortaya çıktı. Yaşadığım şehri seviyorum. İstanbul muhteşem bir yer. Kendimle ve yaşadığım yerle barışığım.

 

Filminizi son dönem Türkiye sineması içerisinde nasıl bir yerde konumlandırırsınız? Türkiye sineması hakkındaki düşünceleriniz neler?

Net bir şekilde şunu biliyoruz: Türk sineması şu anda dünyanın en önemli ve farklı beş sinemasından biridir. Bunu kabul etmeyenler, kendi geçmişiyle barışık olmayan insanlar. Cannes’dan, Sundance’ten insanlar her sene Türkiye’ye gelip, yeni yapılan filmleri izleyip, festivallerine kabul etme arayışları içerisinde. Toronto gibi dünyanın en önemli film festivallerinin programlama ekiplerinde Türk sinemasını ve 100 senelik geçmişini çok iyi bilen insanlar var. Eskiden Türkiye’nin nerede olduğunu haritada bile gösteremeyecek Hollywood oyuncuları, buradaki önemli film festivallerine akın ediyor. Şu anda Türk sineması altın çağını yaşıyor. Bizler de yeni nesil yönetmenler olarak, Türk sinemasını şablonların üstüne çıkaracak bir form için çalışıyoruz. Ben şehir yönetmeniyim. Bana baktığınızda şehir görmenizi istiyorum. Şehirlerin gizli ruhunu çıkarmak benim tavrımın ve stilimin parçası. Sinemam da bunun merkezinde bulunuyor. Tabii ki ilham ve güç aldığım birçok yönetmen var. Michael Mann, John Cassavetes, William Friedkin, John Hughes, Kevin Smith. Türk yönetmenlerin açtığı yenilikçi şehir sineması hikayelerinden dolayı da bunları yapabilmekteyim. En değer verdiğim isimler Reha Erdem, Canan Gerede ve Metin Erksan.

 

Peki, yerli müzik sahnesini nasıl buluyorsunuz?

Türk indie müziği de şu anda altın çağını yaşıyor. İnanılmaz isimler var ve hepsi gerçekten ne yaptığının uluslararası düzeyde farkında olan kişiler. Jakuzi, Gaye Su Akyol, Büyük Ev Ablukada, Ah! Kosmos, Lin Pesto, Kim Ki O, Palmiyeler, Lara di Lara... Aktif bir punk sahnesi de var. Reptilians From Andromeda, Project Youth, Haossaa, Ayılar gibi isimler aktif bir şekilde turne yapıp, albüm çıkarıyor. Yaşadıkları şehir hakkında sürekli olumsuz konuşan insanların, bu grupların konserlerine gidip biraz ilham alması ve onların enerjisinden faydalanması gerektiğine inanıyorum. İnanılmaz bir müzik sahnesine sahibiz şu anda ve daha da büyüyeceğine inanıyorum. Eğer kendimize ve birbirimize inanmaya devam edersek…

 

‘Arada’ gösterildiği festivallerde nasıl tepkiler aldı?

Şu ana kadar sadece !f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali’nde gösterildi. Tepkiler inanılmazdı. Tüm biletler nerdeyse 36 saat içinde bitti. Bu görülmüş bir şey değil. Filmin ilk gösterimini özellikle Türkiye’de yapmak istedim. Çünkü bu filmin meselesi burayla ilgili ve benim yönetmen olarak yaşadığım şehre aktarmam gereken pozitif bir enerji var. Bu sorumluluğumu yerine getirmeye çalıştım. Gençlerin bana nasıl sarıldığını gördüğümde doğru bir şey yaptığımı anladım. Şu anda umudun bittiği bir noktaya doğru gidiyoruz. Ankara’dan buraya tasarım okumaya gelmiş bir genç kız hocasına gidip; “Ben yönetmen olmak istiyorum,” dediğinde hocasından şöyle cevap almış: “Aç kalırsın.” Filmin çıkışında bu kız bana “Siz nasıl yaptınız? Ben yönetmen olamaz mıyım?” diye ağlayarak soru soruyordu. Ben de “Asıl o hocan aç kalacak. Sen ne yapmak istiyorsan onu yapmaya devam et. Para kazanmayı bir amaç haline getirme. Para gelir. Önemli olan yapma isteğin. Ve yaşadığın şehre inan,” dedim. Tasarım bölümündeki hoca öğrencisine ilham veremezse, bu genç kız nereden ilham alacak? Arkadaşları daha çok genç. Üst jenerasyon ilham vermesi gerektiği gerçeğini daha kavramamış bile. ‘Arada’ işte bu gençlere farklı bir gerçeğin var olabileceğini hissettirmek, onlara umut olmak için geliyor.

 Sonraki projelerinizde de müziğin yeri olacak mı?

Müzik her zaman benim DNA’mın bir parçası. Ondan vazgeçmek gibi bir şey olamaz. Şu anda iki ayrı proje üzerinde çalışıyorum. İnanılmaz şeyler olacak.

Advertising
Advertising