Cazın yeni yıldızı: Deniz Taşar

Yaklaşık bir sene önce piyasaya çıkan ‘Uykuda Bir Bulut’ EP’si ile radarımıza giren Deniz Taşar, işlerini takibe almanızı şiddetle tavsiye ettiğimiz yeni nesil caz müzisyenlerinden biri.

deniz taşar
Ediz Pekinli |
Advertising

Caz, gençler ve çocuklar için pek albenili bir müzik türü değil. Hatta snop bir tür olarak anılmasına yol açan bir yafta var üzerinde. Sen ise çok erken yaşta cazla ilgilenmeye başlamışsın. Bu ilgi nasıl ortaya çıktı?

Bizim evde dinlenen bir müzik türüydü caz, dolayısıyla belli bir yaşa geldiğimde keşfettiğim bir şey olmadı benim için. Aksine, içime işleyen detaylardan biriydi büyürken. Caz gibi birçok müzik türü için söyleyebilirim bunu, annem de babam da çok geniş ve keyifli bir müzik zevkine sahip, onlarla bu konuda iyi anlaşıyoruz. Tabii buradaki dinleyicilik oldukça bilinçsiz. Benim bizzat ilgilenmemse lise yıllarında oluyor. O zamanlar okulun orkestrasında şarkı söylüyorum ve hem zevkime uyan hem sesime daha çok yakıştırılan Latin, caz, pop parçalar seslendiriyorum. Dolayısıyla bir haşır neşirlik ve merak başlıyor; ben değiştikçe iPod’umdaki sanatçılar da değişiyor.

Peki, müzikle profesyonel ilişkin başladı?

Bununla ilgili birkaç kırılma noktam var. İlki kuzenimin rock grubuyla sahne alışım. Oldukça rastlantısal ilerleyen ve benim kendimi sahnede bulduğum bu kısa serüven sayesinde ilk kez şarkı söylediğim için para kazanmıştım. Tanımı itibariyle profesyonelliğe adımımı atmış oluyorum sanırım. Bu lisenin bittiği yaza denk geliyor. Devamında ise kendi projelerimle sahne almaya başlıyorum ve nihayetinde tür tür gezindikten sonra başa dönüp bir caz quartet kuruyorum. Kendimce, bu ekiple sahne almaya başladığımda -yıl 2013- benim için de bu macera esas anlamıyla başlamış oluyor. Bir heves veya hobi değil, ciddiye aldığım bir iş oluyor çünkü artık benim için. Yine de kendimi tam anlamıyla ilk albümüm çıktığında - ki bu süreçte başka bir alanda çalışmama kararı alıp tüm enerjimi müziğe vermeye başlamıştım- ikna ettim diyebiliriz. O günden beri mesleğimi soranlara “Müzisyenim,” demeye başladım ama kendime hâlâ ‘sanatçı’ terimini daha çok yakıştırıyorum. Uğraştığım tek malzemenin ses olmamasından kaynaklı bir tercih galiba.

 

Caz, klasiklerin ağırlığının çok fazla hissedildiği bir tür. Sık sık caz standartlarını seslendirirken bir noktada kendi şarkılarını yazmaya başlamak nasıl bir histi? Nasıl zorluklarla karşılaştın yeni Türkçe şarkılar yazarken?

Yazmayı her zaman çok sevdim. Sadece kendim için de olsa çocukluğumdan beri bir şeyler yazıyorum. Bazen hikayeler, bazen düşünceler... Not almak bile dahil buna aslında. En basit haliyle, kalem tutuyor olmayı sevmek. Bu bambaşka, şarkı söylemek bambaşka. Ortak noktaları, bir hikaye anlatma isteği. Bu derin, köklü türün en güzel özelliği ise yoruma açıklığı. Başkasının hayatı da olsa kendince anlatma durumu. Bu sebeple caz standartları seslendirmek bir yorumcu olma yolunda çok temel bir eğitim görevi görüyor. Bu, yazı aşkıyla birleştiğinde insan ister istemez kendini kağıda dökerken buluyor. Çoğu unutulup gidiyor, kalanlarla devam ediyorsunuz. Bu denemelere lisede başladım, İngilizce dinlediğimden benden de İngilizce çıkıyordu ifadeler. Dolayısıyla Türkçe söz yazmak gerçekten de başka bir deneyimdi, burada o eski karalamalar devreye girdi, bir de güzel yerli eserlerimizi dinlemeye başladıkça o ilhamla, hissettiklerimle, zorlanmadan çıktılar laflar ağzımdan. Zor olan kısmı dili caza oldurtmaya çalışmadan, bozmadan, eğip bükmeden kullanabilmekti, ben de elimden geldiğince buna özen gösterdim. Kasıtlı kelime oyunları dışında sözleri yanlış vurgularla harap etmeden söylemeye çalıştım, burada da sözü ve müziği bir arada yazıyor olmak bir artı oldu muhakkak. Dilerim ki başarılı olabilmişimdir.

Şarkı sözlerin geleneksel meselelerin haricinde son derece dünyevi sorunlardan da bahsediyor. Bu bilinçli bir tercih miydi?

Hiçbir işimi üretirken önceden net kararlar alıp üzerine çok düşünmüyorum. Bırakıyorum bolca aksınlar, sonra seçip eleyip derleyip düzenleyeyim. Dolayısıyla bu albümde de, yazdığım süreçte, o anlarda aklımda ne varsa onu duyuyorsunuz. Kendime olabildiğim kadar dürüstüm dinleyiciye de. İşten yoruluyorum ‘Yorgunluktan’ diyorum, gece üzüntüden uyuyamıyorum ‘Uykuda’ diyorum. En basit haliyle. Benim günlük hayatım, herkesin günlük hayatı; benim sıkıntım, herkesin sıkıntısı. Bazen unutsak da aslında hepimiz birbirimizi çok iyi biliyor ve anlayabiliyoruz. Dolayısıyla bu doğallığın dinleyiciye geçeceğine inanıyor ve benim hikayemi kendi hikayeleri olarak duymalarını istiyorum.

Yarışmalarla aran iyi görünüyor, birçok yarışmadan alnının akıyla çıkmışsın. Yarışmaların ve atölyelerin senin için anlamı nedir?

Aslında sanatta yarışmayı ve yarıştırmayı çok doğru bulmuyorum, fakat kendini değerlendirebilmek değerli bir şey ve bunun için kaliteli platformlar olması bizim için büyük bir şans. Katıldığım yarışmalar, kişileri kıyaslamaktan ziyade, güzel tanışıklıklar kurdurup gençlere fırsatlar sunmak üzerine kurgulanmış etkinliklerdi. Cazla aktif olarak ilgilenmeye başladığım 2013 yılında bir ‘tanışma turu’ niyetiyle üç yarışmaya katıldım ve hepsini kazandım. Kazanmasaydım da yine harika olurdu. Çünkü o müzisyenlerle, eleştirmenlerle, mekan sahipleriyle tanışmak çok büyük bir başlangıç zaten. Benim için aynı zamanda tarif edilemez bir motivasyon oldu tabii bu durum. Yurt içinde ve yurt dışında uluslararası festivallerde yer aldım, eğitimlere katıldım, caza ilk büyük adımımı attım. Bu bende sorumluluk hissi de uyandırdı ve değerlendirmeyi yapan çok kıymetli müzisyenlerimiz, direktörlerimiz, yazarlarımızın bana layık gördüğü bu pozisyonun hep hakkını vermeye çalıştım ve daha sıkı sarıldım müziğe. Yaratıcı işlerde ne ile beslendiğiniz çok mühim, tüm bunları deneyimlemek, farklı insanlar, sesler tanımak benim gelişimimde de büyük rol oynadı.

İllüstrasyonların ve resimlerin var. Eğitimini aldığın tasarımla aran nasıl?

Başta da dediğim gibi, kendimi hep sanatçı olarak tanımladım. Müzik şu anda kullandığım en temel araç ama çizmek, yazmak, fotoğraflamak da bir o kadar değerli benim için. Onları bir bütün olarak görüyorum ve kendimi sınırlandırmadan, dönemsel hareket ediyorum. O esnada ne ile çıkmak istiyorsa içimdeki aklımdaki, bırakıyorum onunla ifade etsin kendini. Tasarımsa başka bir şey. İfade etmekten ibaret olmayan, kuralları olan bir alan. Solo albümüm ‘Uykuda Bir Bulut’un ve duo projemiz Songs From A Breeze’le çıkardığımız ‘Chapter One’ın tasarımları bana ait. Bunun da ötesinde, tüm bu keyiflerimi bir araya koyduğum heyecanlı projeler var aklımda, umuyorum en yakın zamanda sizleri tanıştırırım.

Bu aralar kafanı açan, çok sık sık dinlediğin isimler kimler? Kulağın caz dışında nelere gidiyor?

Ben pek oturup caz dinlemiyorum son zamanlarda. Ama dinlendiğim her şeyde cazı duyabiliyorum. Türler zaten iyice birbirine girdi, bence şahane bir şey bu! Özellikle neo soul ve hip hop türlerinde caz müzisyenlerinin çıkardığı işler beni çok etkiliyor. Robert Glasper, Kamasi Washington, Thundercat, Terrace Martin gibi müzisyenlerin hem solo hem de Kendrick Lamar gibi sanatçılarla beraber ürettikleri işler listemin başında yer alıyor. Yeni albümüne bayılsam da Kendrick’in 2015’te yayımlanan ‘To Pimp a Butterfly’ albümü hep tekrarda bu ara. Onun dışında yine caz ve hip hop’ı harmanlayan ve Kasım ayında birlikte sahne alma şansına eriştiğim Soweto Kinch, Snarky Puppy, Hiatus Kaiyote ilham aldığım ve pop tarafından da Rihanna ve Drake sıkça dinlediğim isimler arasında.

24 Ocak, Kaset Mitanni, 21.00, 20 TL

Advertising