Oscar and the Wolf
Oscar and the Wolf. Fotoğraf: William Van Bavel

Oscar and the Wolf yeniden İstanbul’da

‘Live From Fest’ kapsamında 29 Haziran’da İstanbul Maximum Uniq Açık Hava’da sahne alacak olan Oscar and the Wolf namıdiğer Max Colombie ile konser öncesinde bir araya geldik ve hem yeni şarkıları ve kişisel hayat tecrübeleri üzerine konuştuk.

Reklâm

Geçtiğimiz Şubat ayında yayımladığınız ‘Angel Face’in üretim süreciyle başlayalım. Prodüksiyon süreci, şarkının hikayesi hakkında bize neler anlatabilirsiniz?

Megan Thee Stallion albümünde de çalışmış Lennard ile bu şarkıda buluştuk. Stüdyoda bir melodi üzerinde anlaştık. Ben hızlıca sözleri çıkardım ama nakaratta takıldım. Sonra eve gittim, tüm gece aklımdaydı sözler. Sabah tekrar stüdyoya giderken takside aklıma birden bir şey geldi ve şarkının eksik kalan kısmını söylemeye başladım. Hemen Lennard’a yazdım, “Nakaratı buldum, harika olacak! Şarkının adı da ‘Angel Face’ oldu,” dedim. Stüdyoya gittikten sonra yaklaşık 1 saatte şarkı hazırdı, gerçekten eğlenceli bir süreçti.

‘Angel Face’te "Hiç iyi olacak mıyım?" diyorsunuz. Bu sözün arkasındaki anlamı bize açıklayabilir misiniz? Bu şarkı, ruh sağlığı ve kendini keşfetmeye dair bize ne söylüyor?

Aslında iki ya da üç yıl öncesini anlatıyor şarkı. O dönemde yoğun şekilde alkol ve başka maddeler tüketiyordum. Zor bir dönem geçirdim, bu bakımdan otobiyografik bir şarkı oldu. Madde bağımlığının yanı sıra sıkıntılı bir ilişkim vardı aynı dönemde. O kişiye bağımlılık da benim için zorlayıcıydı. Bahsettiğim alışkanlıklarımı herkesten ve ilişkimden saklıyordum, yalan söyledim. Bu durumu saklamakta çok iyiydim ama belli bir noktadan sonra her şey gün yüzüne çıktı. ‘Angel Face’ bana aslında o kişi gittikten sonraki hayatımı anlatıyor. Deyim yerindeyse daha da karanlık bir döneme girdim o gittikten sonra. Çünkü tutunacak tek şeyim o gibi hissediyordum, beni terk etmesi durumu daha da zorlaştırdı. Tek kelimeyle berbat bir durumdaydım (gülüyor).

‘Angel Face’in klibi görsel açıdan çok etkileyici. Sizi durgun sulardan ve ormandan geçerken, motosiklete binerken ve tekrar sakin sularda görüyoruz. Videonun konseptine, prodüksiyonuna ve detaylarına dair neler söyleyebilirsiniz?

Sanat yönetmenlerimiz Uber ve Kosher ile bir araya geldiğimizde, şarkıyı çok yavaş bir şekilde, sürrealist bir ortamda söyleme fikri ortaya çıktı. Şarkı boyunca değişen ruh halimi kurguladık. Bir anlamda video boyunca gittikçe kirleniyorum ve motosikletle hayatı umursamadığım bir noktada yola çıkıyorum. Etrafım çok güzel videoda ama insan olarak çürümeyi, etrafımda büyüyen kirlenmeyi anlatmaya çalıştık.

Yeni şarkınız ‘Somebody Without U’dan bahsedebilir misinz?

Şarkıyı evde, piyanomda yazmaya başladım. Yani aslında ‘Angel Face’te anlattığım hikayenin devamıydı. Şarkıyı yazmak bana sadece madde ve benzeri şeylere bağımlı olmayı değil aslında insanlara da bağımlı olabileceğimizi fark ettirdi. Ben de bir kişiye çok bağımlıydım. Sonra o kişi hayatımdan gittiğinde, artık bir kimliğim yokmuş ya da kim olduğumu bilmiyormuşum gibi hissettim. Ve tüm varlığımı o kişinin aşk fikrine ya da partner olma fikrine uyacak şekilde değiştirdim. Sonra aniden o kişi beni terk ettiğinde, artık kim olduğumu bile bilmiyor gibiydim. Yani tüm hayatımı, tüm varlığımı bir başkasının ideal imajına uyacak şekilde temizlemeyi seviyorum. Şarkı da tam olarak bunu anlatıyor.

"Sensiz nasıl biri olacağımı bilmiyorum" dizesi, biten bir ilişki sonrasındaki kendini bulma mücadelesini anlatıyor. Bir ilişki bittikten sonra iyileşmek ve kendinizi yeniden keşfetmek için ne yaparsınız? Ayrılıkları tek başınıza mı yoksa arkadaşlarınızla birlikte mi yaşarsınız?

Genellikle en yakın arkadaşlarımın ve hatta annemin varlığına, ayrıca annemin bana o kişinin o kadar da harika olmadığını söylemesine ihtiyaç duyuyorum. Sanırım en çok da annemin bunu söylemesine ihtiyacım var. Tabii ki onun oğlu olduğum için böyle durumlarda taraflı olsa da, onun da hayatında benzer durumlar olmuştu. 15 yıl boyunca çok zor bir ilişki yaşadı. Bu yüzden özellikle de bu dönemde onunla çok yakın ilişki kurdum. O sadece annem olmakla kalmadı, aynı zamanda konuşabileceğim biri haline geldi. Bu çok garipti çünkü yirmili yaşlarıma girerken genç bir kız gibiydim, anneme hayatım hakkında tek kelime etmez, asla konuşmazdım. Ama en sonunda dibe vurunca, sanki hâlâ güvenebileceğim tek kişi oymuş gibi hissettim. Annemle konuşmak inanılmaz iyi geldi bana, beni dışarı çıkardı ve kendimi iyi hissetmemi sağladı. Hatırlıyorum, o dönem birkaç konserim vardı ve onunla bu performansları nasıl yapabileceğime dair konuşmam gerekiyordu. Bana gerçekten yardımcı oldu ve şöyle şeyler söyledi: “Bu şovlarda yapman gereken tek şey insanlara iyi bir gece yaşatmak. Kimseye bir şey kanıtlamak zorunda hissetmemelisin.” Çok iyi bir tavsiyeydi. Diğer taraftan, zaman içinde bana rehberlik etmesi için bir psikiyatriste gittim. Bu çok ilginçti çünkü gerçekten de yas aşamalarından geçiyorsunuz. Aynı zamanda acı verici olması da çok ilginç. Biri sizi seçiminiz dışında terk ettiğinde fiziksel ve zihinsel olarak neler yaşadığınızı öğrenmek de ilginç. Bence insanların içinde öyle bir bencillik ve açgözlülük var ki, kişi ölmemiş olsa bile biz de aynı aşamadan geçiyoruz. Kendi tercihiyle terk edilmek bazen daha da acı verici olabiliyor. Bu da bir şeydir çünkü o kişi sizin yeterince iyi olmadığınıza karar vermiştir. Ayrılığın da bir anlamda yas gibi aşamaları olduğunu daha yakından tecrübe ettim.

Oscar and the Wolf
Oscar and the Wolf. Fotoğraf: Marie Wynants

Şarkılarınız genellikle aşkın bir insanı nasıl hem geliştirebileceğini hem de yok edebileceğini işliyor. Son çalışmalarınızda duygusal çatışmanın, hatta eski sevgiliden nefret etmenin alt tonları var. Bu yoğun duyguları müziğinize nasıl aktarıyorsunuz?

Bence bir şeyi gerçekten atlatmak için ne hissetmeniz gerekiyorsa onu sonuna kadar yaşayıp, gerekli duyguları korkmadan hissetmek gerekiyor. Hissettiklerinizi kendinize saklamak zorunda değilsiniz. Eğer bu duygular öfke, nefret ya da kabullenme ise, bunları yaşamaktan çekinmemek lazım.

Bağımlılık ve ruh sağlığı müziğinizde tekrar eden temalar. Bu konular sizi kişisel olarak nasıl etkiledi ve bunları sanatınız aracılığıyla nasıl ele alıyorsunuz?

Bunun çalışmalarımı etkilediğini düşünmüyorum çünkü her zaman olabildiğince savunmasız olmaya çalışıyorum. Karanlık ya da çaresizlikle ilgili yazmak bana daha iyi geliyor. İyileşme hakkında yazmak belki daha sonra gelecek. Ama hayattaki daha karanlık şeyler hakkında yazmak beni her zaman daha çok cezbetmiştir (gülüyor). Karşılıksız aşk gibi ulaşamadığınız şeyler hakkında yazmak beni her zaman çok cezbetti. Esas bu şarkılarımda yinelenen bir temadır. Bu yüzden her zaman dram hakkında yazmayı iyileşmekten daha ilginç bulma eğilimindeyim (gülüyor). 

Sizi ilk Türkiye’deki konserlerinizden önce 2016'da Austin'deki SXSW'te izlemiştim. Çok etkilendiğimi hatırlıyorum. O zamandan bu yana müziğe olan kişisel yaklaşımınızda neler değişti?

Bunu beklemiyordum, çok şaşırdım! Üzerinden çok vakit geçmiş! Artık daha olgun bir canlı set yapmaya çalışıyorum. Olgunlaşıp olgunlaşmadığıma neticede seyirci karar verecek. Daha çok ön-prodüksiyona yöneliyorum, görsel unsurlar ve prodüksiyonla sahnede nasıl bir hikye anlatımı yaratabileceğimizi araştırıyorum. Beyoncé’nin The Renaissance  World Tour’u benim için büyük bir ilham ve örnek oldu. Eskiden sevdiğim indie grupların şovlarını örnek alırdım. Bir şarkıya başlarsınız, bitirirsiniz ve sonra bir alkış olur ve bir sonraki... Şimdi ise insanların şovumu bir film izliyormuş gibi deneyimlemelerini istiyorum, daha bütünlüklü bir deneyim haline getiriyorum.

Türkiye ve Orta Doğu'ya karşı derin bir sevgi beslediğinizi biliyoruz. Bu sevgi müziğinizi ve performanslarınızı nasıl etkiledi?

İlk başta tamamen tesadüftü ama sonra fark ettim, müzikle de ilgisi var... Müziğim sonradan elektronik unsurlar karışıp hüzünlü ve karanlık bir türe dönüştüğünde ise durum daha da belirginleşti. Şimdi ne zaman Orta Doğu ve Türkiye'ye gelsem bir bakıma öforik bir set yapmaya çalışıyorum. Karanlık sözler söyleyip daha karanlık bir kimlikle sahne alıyorum ama sonra bunu coşkulu hale getiriyorum. Çünkü Türkiye’deki izleyicilerin dans etmeyi sevdiğini biliyorum. Yani karanlık ve aydınlık arasında her zaman bir denge kuruyorum.

İstanbul'da tekrar sahne alacağınız için heyecanlı mısınız? Bu konserle ilgili en çok neyi dört gözle bekliyorsunuz? Performansınıza dair bize ipucu verebilir misiniz?

Tamamen yeni bir şov tasarlıyorum. Sanırım tüm kariyerim boyunca yarattığım en büyük gösteri bu olabilir. Sadece bir ay süren provalardan ziyade altı ay süren bir hazırlık süreci oldu. Bu yüzden şu anda bu performansa aşığım, size bundan daha fazlasını söyleyemem. Benim için çok anlamlı bir performans olacak.

Bu yazınız sanırım hep konserlerle geçecek. Özellikle heyecan duyduğunuz yaklaşan başka konser ve festivaller var mı?

Hollanda ve Belçika'daki konserleri, arenaları her zaman dört gözle bekliyorum çünkü şovu tamamen kendim tasarlayabiliyorum. Festivallerde organizasyonun bazı dekor ve teknik detayları karşılayıp karşılamayacağı belli olmuyor. Kendi konserlerimde insanlara gösterdiğim yüzde yüz benim vizyonumun olabiliyor. Ayrıca biraz da diva tarafım var sanırım, arenaya varıp bu devasa prodüksiyonu yapacağımızı bilmek hoşuma gidiyor (gülüyor).

İstanbul’daki favori mekanlarınız hangileri?

İstanbul'da en sevdiğim ve düzenli olarak gittiğim restoranlardan biri Şişhane'deki Aheste, yemekleri ve ortamına bayılıyorum. Ayıca, eskiden konserlerden sonra hayranlarla kulüp kulüp dolaşırdık, favorileri gece kulüplerimden biri ise Kastel’di.

Tavsiye edilen
    İlginizi çekebilecek diğer içerikler
      Reklâm