1/3
2/3
3/3

Yeni albüm müjdesi

Besteci, müzik teorisyeni ve performans sanatçısı Güç Başar Gülle, yeni albümü ‘Bensiz Live’ı anlattı.

Time Out İstanbul editörleri
Advertising

2013 yılında piyasaya çıkan ‘Bensiz’ albümünüzün Borusan Müzik Evi’ndeki canlı konser kayıtlarından oluşan ‘Bensiz Live’ 18 Eylül’de piyasaya çıktı. Canlı performans kayıtlarından oluşan bir albüm hazırlamaya nasıl karar verdiniz? Neden ‘Bensiz’ albümünüzü tercih ettiniz?

2015 yılında ‘Bensiz’ albümünün Borusan Müzik Evi’ndeki konserinde seyirci ve konser mekanı ile çok güzel bir enerji yakalamıştık. Konserin ses ve video kayıtları da bu paylaşımı gayet net bir şekilde taşıyordu. Özellikle hem pandemi hem de sosyal olarak çok büyük bir dönüşümün acıları içerisindeyken bu konserin enerjisini dinleyenler ile paylaşmak istedim. Bir nebze de olsa nefeslerine ferahlık verebilirsek ne mutlu bana. Ayrıca son zamanlarda dijitalleşme ile müzik üretiminde organik nitelik giderek kayboluyor. Konserde yakaladığımız paylaşımın özel niteliği ile dinleyenlere organik müzik paylaşımının ne kadar güçlü ve özel olduğunu hatırlatmak istedim.

‘Bensiz Live’ı yapıtlarına imza koymayan Orta Çağ sanatçılarına ithaf etmenizin sebebi nedir?

Uzun yıllardur Osmanlı, Rönesans, İslam Medeniyeti gibi konularla ilgili okumalar yapıp, o dönemin insanlarının dünyayı nasıl algıladığını anlamaya çalışıyordum. Modern endüstrileşmiş dünyanın bize sunduğu bilgilerin aksine modern öncesi dönemlerde bilgi üretim ve yaratım süreçleri insanlığın ortak üretimi olarak değerlendiriliyormuş. Bu bilgi beni çok etkilemişti. Günümüzde egomuz o kadar fazla bizi yönetir oldu ki birlikte bir şey yapmayı unuttuk. Birlikte olsak bile egolarımızın yarattığı ilüzyoni benlikten sıyrılıp kimseyle bir şey paylaşamaz hale geldik. Bu durumu çok uzun süredir akademik, sanat ve iş dünyasında gözlemliyordum. O kadar her noktada ben der olduk ki bu durumdan sıyrılmayı hatırlatmak için Orta Çağ sanatçılarının imzasız eserlerine atıfta bulunmak istedim.

2019 tarihli ‘Reverse Perspective’te, albümle aynı adı taşıyan ve Orta Çağ’a ait olan bir görsel sanatlar tekniğini kullanarak parçaların armonik yapısını oluşturmuştunuz. Orta Çağ sanatına özel bir ilginiz olduğunu söyleyebilir miyiz? Bunun sebebi nedir?

Rönesans ile başlayan doğrusal perspektif algısı Endüstri Devrimi ile zirveye ulaştı ve modern dünyada yarım asırdır artık geçerliliğini yitirmiş bir algı olarak ömrünü tamamladı. Bunu felsefe, sanat ve bilim dünyasındaki tıkanıklıklarla gayet net bir şekilde görmeye başladık. Bu durumun yaratmış olduğu baskıyı hayatımın her noktasında hissetmeye başlamıştım. Cemal Kafadar’ın ‘Kim Varmış Biz Burada Yoğ İken’ kitabı bana bambaşka bir çerçeve gösterdi. Orta Çağ ve Osmanlı ile ilgili ezberlerim bir anda yıkılmıştı ve kendimi Orta Çağ dünyası hakkında birçok kitap okurken buldum. Bunlardan en önemlisi Pavel Florenski’nin  ‘Tersten Perspektif’ kitabı oldu. Tersten perspektif, Orta Çağ dünyasındaki en temel algı olup zamanındaki ihtiyaca göre kullanılıp sonra terk edilmiş. Ben de günümüzde doğrusal düşünme ve doğrusal perspektif ile ezberleri nasıl kırarım düşüncesiyle tersten perspektifi modern armonik dile aktarmaya çalıştım. 

Osmanlı müziğini caz müziğiyle harmanlayarak tanındınız, ayrıca Osmanlı-Türk müziği üzerine yurt dışında seminer ve atölyeler düzenlediniz. Osmanlı-Türk müziğine olan ilginizin kaynağı nedir?

Çocukluğum halk müziği ve uzun havalar dinleyerek geçti. Lise ve üniversite yıllarımda rock’tan klasik müziğe, flamenkodan caza kadar birçok türde müzikler dinliyordum. Üniversite döneminde yaptığım bir Anadolu gezisinden sonra Türk müziğine daha derinlemesine yönelmeye başladım ve İstanbul Teknik Üniversitesi Türk müziği master programını tamamladım fakat daha bütünsel bakma ihtiyacı taşıyordum. O yüzden Osmanlı-Türk müziğini sadece müzik yönüyle değil mimari, felsefi ve toplumsal yönden anlamak için farklı kaynaklardan çok yönlü bir araştırma süreci yaşadım.

Yurt dışında Osmanlı ve Türk müziğine bakış nasıl?

Çok ciddi bir ilgi var ama egzotik ve süsleyici bir unsur olarak görülüyor çoğunlukla. Sonuçta Osmanlı-Türk müziği Orta Çağ estetiğiyle şekillenmiş bir dünya. Bu temel farklılık batı dünyası için derin bir engel. Bu kültürle temelden bir ilişki kuramasalar bile bu müziğin önemli bir disiplin ve kültür ürünü olduğunun farkındalar.

Los Angeles’taki genç hapishanesinde mahkumlar için Türk müziği atölyesi düzenlemiştiniz. Bu sizin için nasıl bir deneyimdi, nasıl tepkiler aldınız?

11 Eylül sonrası Amerika’da kültürler arası diyalog çok yaygın bir hal almıştı. Beni de böyle bir organizasyona davet etmişlerdi. Mahkumlara Türk müziğini anlatmak ve çalmak bu organizasyonun bir parçasıydı. Karşımda çok genç yaşlarda inanılmaz sert hayat tecrübeleri yaşamış insanlar vardı ve hâlâ çok gençlerdi. Gardiyanlar herhangi bir olumsuz durum yaşanırsa bize koşmamız gereken koridoru gösteriyorlardı. Çok gerilmiştim. İlk grup geldiğinde karşımda birçok cinayet işlemiş 10-15 yaşlarında çocuklar vardı. Konuşmamı toparlamakta zorlanıyordum. İkinci grup 15-20 yaş aralığındaydı. Onlarla iletişimim daha rahattı. Hatta daha sonra birlikte kodeslerinde yemek yedik. En unutamadığım an ise oradan ayrılırken beni alkışlamaları olmuştu. Müzikte en temel unsur groove denilen ritim ve zaman arasındaki etkileşimdir. Bunun formu kültürden kültüre değişse de groove her müzikte kendini var etmeye çalışır. Bizi dinlediğimiz ya da ürettiğimiz müzikle bütünleştiren ve kendimizi daha uyumlu, sakin hissettiren groove’un içinde olup olmayışımızdır. Hem müzik yaparken hem de öğrencilerimi yönlendirirken groove’un açmış olduğu kapıyı hissetmeye ve hissettirmeye çalışırım.

ECM Records projesi olan ‘Journey to Anatolia’ albümünde çalarak, bu önemli plak şirketinde yer alan ilk Türk ud sanatçısı oldunuz. O dönemde ECM Records ile yollarınız nasıl kesişti?

‘Journey to Anatolia’ projesini oluşturan Marc Sinan ve Dresden Senfoni direktörü Markus Rindt hem Türk müziği hem de Batı müziği bilen müzisyen arıyorlardı. ‘İlk Renk’ albümümden sonra tanıştık ve beni projeye davet ettiler. Bu proje Batı ve Türk müziği enstrümanlarının birleştirilmesiyle oluşmuş bir sentezdi. Ud çalmanın yanı sıra diğer Türk müziği enstrümanlarının Batı müziği enstrümanları ile orkestrasyonu konusunda onlara yardım ettim. Almanya’da Berlin Filarmoni salonu dahil birçok festivalde ‘Journey to Anatolia’ konserleri ile bu proje büyük bir kitleye ulaştı ve dünyaca ünlü ECM Records tarafından 2013 yılında albüm olarak dinleyiciye sunuldu.

Müzisyen kimliğinizin yanı sıra eğitmen kimliğinizle de tanınıyorsunuz. Şu anda Modern Müzik Akademisi’nin direktörüsünüz ve burada ders veriyorsunuz. Sahnede olmak ve beste yapmak ile eğitim vermek birbirlerinden oldukça farklı deneyimler. Bu iki alan birbirini nasıl besliyor?

Eğitim benim için daima çok özel bir alan oldu. En önemli çıkardığım sonuç, deneyimlenmeyen hiçbir şey öğrenciye aktarılamaz. Lafzi anlatımlar öğrencilerin dünyasında hiçbir anlam ifade etmiyor. Müzisyen olarak deneyim derinliğim arttıkça öğrencilerime aktarım gücüm o kadar arttı. Aslında antik Yunan’da bu durumu anlatan harika bir yöntem var, ‘dolaylı iletişim’ olarak adlandırılıyor. Öğretmen öğrencilerine şöyle yapmalısın böyle yapmalısın şeklinde didaktik bir formla ders anlatmıyor. Anlatacağı konuyu belirledikten sonra o konuyla olan tecrübelerini olabildiğince objektif bir yerden aktarmaya çalışıyor. Verdiğim derslerden biri sonrası konservatuvar kökenli bir öğrencim yanıma yaklaşıp şaşırmış bir şekilde “Hocam yaptığınız yanlışları bizimle nasıl rahat bir şekilde paylaştınız, ben hayatım boyunca böyle bir tavır görmedim,” demişti. Sahne olsun, bestecilik olsun müzik hayatım boyunca yaşadığım her türlü sürecin artısı ve eksisini öğrencilerimle paylaşmak hem onlar hem de benim için çok besleyici bir süreç.

Son dönemde sizi en çok etkileyen albümler hangileri?

Nicholas Britell’in ‘The Big Short / Büyük Açık’ filmi için yaptığı müzikleri çok etkileyici buldum. Özellikle ‘Redemption at the Roulette Table’ parçasında piyanoları kullanma biçimi gerçekten dahice. Adam Rogers’ın ‘Sight’ albümü hem caz gitar trio açısından hem de klasik gitar düzenlemeleriyle beni çok etkiledi. Heinz Holliger’in Bach obua konçertolarını yorumladığı ECM albümü özellikle kayıt sırasında yakalanan ambiyans ve dengeyle beni çok etkiledi. Anat Cohen ve Marcello Gonçalves’in klarnet gitar duo albümü Brezilya müziğine farklı ve renkli bir yorum getiren Moacir Santos’un eserlerinden oluşuyor. Herkese tavsiye ederim dinlemesi gerçekten çok keyifli. Toros Can’ın Henry Purcell süitlerini yorumladığı albüm, yorum ve prodüksiyon kalitesi ile bu dönemde dinlemekten çok keyif aldığım albümlerden.

‘Bensiz Live’ sonrası için planlarınız nedir?

Yeni müzikler yazmak için kendime deneme yanılma dönemi yaratmak istiyorum. Boş zamanlarda sadece müzikle vakit geçirerek yeni müziklerin çıkabilmesi için kendime koşulsuzca zaman vereceğim. Akademik, entelektüel ya da endüstriyel baskıdan uzak bir ortamda kendim ile müzik arasındaki ilişkiyi izlemek ve sonuçlarını gözlemlemek istiyorum. 

Pandemi ve karantina müzik dünyasını tüm dünyada oldukça olumsuz etkiledi. Bu süreci siz nasıl geçirdiniz? Müzik dünyasını 2020’nin geri kalanında ve 2021’de neler bekliyor sizce?

Yoğun meditasyon yaparak ve kitap okuyarak geçirdim. Eğitimlerimi de online bir şekilde sürdürmeye çalıştım. Aslında sadece müzik dünyası için değil genel olarak derin bir dönüşüm yaşayacağımız bir döneme girdik diyebilirim. Çok uzun süredir her alanda insanlar yaptıkları şeylere inanmadan yapay kaygılar ile bir şeyler ortaya koyuyordu. Galiba artık sahte şeyleri satın alacak ne paramız ne de enerjimiz kalacak. Hakiki ve uzun vadeli bir hayat formuna dönüş yapmak zorunda olacağımız bir döneme girecekmişiz gibi hissediyorum.

Pandemi önlemleriyle birlikte dijital konserler ve sosyal mesafeli etkinliklerle yetinmeye başladık. Bu gidişat ile sektör ayakta kalabilir mi?

Bu form ile ayakta kalmak çok zor gözüküyor. Organizasyonlar seyirciyle bir şekilde ilişkiyi sürdürmek istiyorlar. Salgın temizlendikten sonraki sürece yatırım şeklinde okuyorum bu durumu. Kim ne kadar dayanabilecek hep birlikte göreceğiz. Umarım yaşadığımız dönüşüm çok derin acılara sebep olmadan tamamlanır ve yeni oluşumlarda herkes hem hak ettiği hem de arzuladığı yerlerde müzik üretimine ve paylaşımına katkıda bulunur.

‘Bensiz Live’ piyasada.

 

 

Tavsiye edilen

    İlginizi çekebilecek diğer içerikler

      Advertising