Canan ve Arter'deki yeni sergisi 'Kaf Dağı'nın Ardında'

Canan ve Arter’deki yeni sergisi ‘Kaf Dağı’nın Ardında’ sayesinde İstiklal Caddesi’ne renk geldi. Kendimizi bu sihirli dünyaya kaptırıp heyecanlı, zarif ve gülmeyi seven sanatçıyla sohbet ettik.

Canan
Canan Fotoğraf: Aslı Girgin
Nadir Sönmez |
Advertising

“Paylaşırsak her şeyi senin olur benim olan da.” Canan’ın Arter’de açılan yeni sergisi ‘Kaf Dağı’nın Ardında’yı gezmek Ajda Pekkan’ın ‘Sana Bana Yeter’ şarkısını dinlemek gibi. Cümbüşlü, kişisel, büyülü ve sırlı bir evrene davet edilen izleyici Canan’ın cömert iç dünyasıyla tanışıyor. Hayalperest bir çocuğun düşleri ve güçlü bir kadının cesaretinin birbirini tamamladığı bu yolculuğa, Canan’ın kendi sesi rehberlik ediyor. İstiklal Caddesi’nin gri yorgunluğunda, Canan’ın kurduğu parlak diyar dışarı taşmamak için kendini zor tutuyor.

'Hayvanlar Âlemi' 
Fotoğraf: Murat Germen

İstiklal Caddesi’nde yürüyüp Arter’in önünden geçerken ‘Hayvanlar Alemi’ işine kapılmamak çok zor. O alanı bu işe ayırmaya nasıl karar verdiniz?
Önce serginin bütünü kavramsal olarak düşünüldü. Sonra mekanda yerleştirmenin nasıl yapılacağına karar verildi. ‘Hayvanlar Alemi’nin vitrinde olması uygun görüldü. Serginin ışık ve gölgeyle bağlantıları var. Bu enstalasyonun da gölge olarak dışarıya taşması söz konusuydu. Ama kendi başına öyle görkemli oldu ki buna ihtiyaç kalmadı.

Bu iş için kullandığınız malzemeleri ve renkleri nasıl seçtiniz?
Devasa hayvan yastıklarının içi elyafla dolu. Doğu kültüründe daha çok pırıltılar, payetler, altınlar, kırmızılar hâkimdir. Onların kullanımı benim için çok önemliydi. Batıda ise daha minimalist, siyah ve beyaz arasında bir ton hâkim. Bizim jest kullanımımız, ses tonumuz, kültürümüz, renklerimiz hepsi bir bütün. Bu malzeme ve renk kullanımı; duygularımın canlılığını, kişilik özelliklerimi, ait olduğum coğrafyayı, geçmişi ve kolektif hafızayı birlikte barındırıyor.

Ayrıca bu işimde çocukluğuma ve ninemin renkli dünyasına da bir özlem var. Ninem dışarı çıkarken beyaz tülbendini bağlar ve siyah pardösüsünü giyerdi. Ama içinde rengarenk bir hayat vardı ve yaşadığı ortama onu koyardı. Rengarenk ve pırıltılı yastıklar, aynalı ve kuşlu bir ahşap sandalye, süsler, kurdeleler… Sokakta da bir sürü örtülü kadına baktığımızda, sakin ve gösterişsiz görünmeye çalışırken ayakkabısının gümüş ya da altın rengi olduğunu fark ederiz. İnsanların içinde bu renk ve duygular cümbüşü var. Ama onu bir şekilde bastırıyoruz. Benim sanatsal sürecimde de o bastırılmadan sonra yavaş yavaş renklere doğru gitmek ve daha çok söz söyleyip coşkulu olmak var. Serginin konsepti de kendini bulmak üzerine.

Beden olumlama hareketi artık ana akım medyada da yer alıyor. Sizin işlerinizdeki beden kullanımınız bu hareketle örtüştürülebilir nitelikte mi?
Bedenimize sahip çıkamıyoruz. Bedenimizi beğenmiyoruz. Medyada sunulan bedenler gerçek değil. Photoshop’la iyileştirilmiş ve farklılaştırılmış halde sunuluyor. İmgenin sahibi olan beden bile o bedene sahip değil. Biz o idealize edilmiş bedenlere ulaşmak için kendimizi hırpalıyoruz. Ve bu bir kabullenememe süreci yaratıyor. Ben de o süreci tabii ki yaşıyorum. Sözle bir şeyi ifade etmek başka, o bedene gerçekten sahip olup o bedenle kucaklaşmak bambaşka. Çünkü bütün öğretilmiş şeylerle mücadele etmek gerekiyor. Ama fark etmek ve kendini sevmeye başlamak önemli. İnsan ruhsal, duygusal ve fiziksel bedenden oluşuyor. Hepsine sahip çıkıp onları tekrar kucaklamak gerekiyor.

İşleriniz nasıl böyle güçlü duygular uyandırabiliyor?
Sanat ontolojisinde paylaşmak ve ifade etmek var. Bu beni arındırıyor ve iyileştiriyor. Duygular sadece bana değil, hepimize ait. Ortaklaşa bir şey buluyoruz. Ben yabancı bir şey söylemiyorum. Herkesin duyguları var ve herkes bunları bastırıyor. Başka bir şey yaşamaya zorlanıyor. Oysa ortak duyguları fark ettiğinde kendisiyle bağlantı kuruyor ve o yüzden bence birbirimizi anlıyoruz.

‘Ay Işığında Yıkanan Kadınlar’    
Fotoğraf: Murat Germen           

‘Ayışığında Yıkanan Kadınlar’ işinizi nasıl çektiniz?
Nisan ayıydı. Oldukça soğuktu. Biraz tenhalığa ve yalnızlığa ihtiyacımız vardı. O yüzden çekimi sabah dörtte yaptık. Ayrıca bu bir ritüel ve çevreye saygı duyularak yapılması gerekiyor. Bu sebeple Madam Marta Koyu’nun yoğun olmayan bir döneminde çekimi gerçekleştirdik. Performatif bir şey olsa da kendi gerçekliğini yaşadı. Fiziksel olarak hissettik, oyun oynamadık. Uluduktan sonra aşağı inerken de hiç hesapta yokken kahkahalara kapıldık. Kendi başına yaşanan, programlanmamış bir şeydi. İstemeden hiçbir duyguyu dışarı çıkaramazsınız. İlk uluma denemelerini yapmaya başlayınca bir anda bir at sürüsü yanımıza geldi. Onlarca vardı ve fırtına gibiydi. Önce seslerini duyduk. Sonra önümüzden geçtiler. Daha sonra iki tane köpek gelip yanımızda çiftleşmeye başladı. O sesler aracılığıyla doğayla bütünleştiğimizi fark ettik. Çok farklı bir deneyimdi bizim için.

Bedeninizi kullanma biçiminiz ve zihninizi açığa çıkarma haliniz düşünüldüğünde, işlerinizde kendinizden bahsettiğiniz çıkarımı yapılabilir mi?
Öyle de algılanabilir. Ben kolektif bilinçaltını da ortaya çıkardığımı düşünüyorum. Ve hepimizin bilinçaltını temsil ettiğimi düşünüyorum. Hepimize ait olan bir duyguyu paylaşıyorum. Benim kimliğim özel olabilir ama aslında mahremiyetimi açmıyorum. Özel hayatımı açığa çıkarmıyorum. Bireysel özgürlüğümüzü kazandığımız vakit kolektif özgürlüğümüzü de kazanabiliriz. İşler aracılığıyla sadece benimle değil kendinizle de yüzleşiyorsunuz.

Ne yapmış olsaydınız mahremiyetinizi açmış olurdunuz?
Başka bir şey olurdu. Onu da mahrem olduğu için şimdi söylemiyorum.

‘Dışarıda Çok Kötülük Var’
Fotoğraf: Murat Germen

‘Dışarıda Çok Kötülük Var’ işinizdeki cümleler çok dürtüsel ve tutkulu. Ancak onları dikmek sabır ve emek istiyor. Bu bir karşıtlık mı?
Tutku da çok zaman isteyen ve zamanla büyüyen bir şey değil midir? İnsan bir anda tutkuya kapılmaz. Duygular öyledir. Birisini görürsünüz. Hoşlanırsınız. Ama tutku zamanla, sabırla, üzerinde düşündükçe, tanıdıkça büyüyen bir şeydir. Dolayısıyla bence bir tezat yok.

Mitolojik hikayelere ilginiz nereden geliyor?
Resmi tarih, bize kurgulanmış ve dönüştürülmüş bir tarih anlatıyor. Oysa sözlü ve görsel tarih bize gerçeği daha doğrudan yansıtıyor ve kolay manipüle edilemiyor. Mitolojinin ve masalların da öyle olduğunu düşünüyorum. Kolektif hafızayla baş edebilmemiz için sembolize bir paket halinde duruyorlar ve tarihi okurken de analiz edilmeleri gerektiğini düşünüyorum. O yüzden onlara bakmak, onları okumak ve onlardan çıkarımlar yapmak ilgimi çekiyor. Bizden önceki insanların nasıl yaşadıklarıyla, yaşadıklarını nasıl sembolize ettikleriyle ve bunu hafızadan hafızaya nasıl aktardıklarıyla ilgileniyorum.

Bir röportajda size feminizme dair hiç soru sorulmasa nasıl hissedersiniz?
Sevinirim. Çünkü çok soru geldi. Sorular aynı şekilde gelince cevaplar da aynı devam ediyor. Bir süre sonra sıkmaya başlıyor. Ama elbette hâlâ feministim.

‘Kaf Dağı’nın Ardında’, 24 Aralık’a kadar, Arter

Advertising