Melis Kayacık

Düşlerin izinde

Toygun Özdemir’in yeni tek kişilik sergisi ‘Kalender’ Şişhane’deki Öktem Aykut Galeri’de ziyaretçileriyle buluşuyor. Sergideki hayali kahramanla tanışırken size rehber olsun diye, Özdemir’e hayatını ve eserlerini sorduk.

Nadir Sönmez
Advertising

Sizi kısaca tanıyabilir miyiz?

1986 yılında İzmir’de doğdum. Çocukluğumun büyük bölümü Ege Denizi kıyılarında, bahçelerde, kısa boylu maki ormanlarında ve şartlar gerektirdiğinden çokça seyahat ederek geçti. Ailemin yönlendirmesi ve desteği ile resme erken yaşta ilgi duydum. Güzel Sanatlar Lisesini bitirdikten sonra Mimar Sinan Üniversitesi Resim Bölümü’nde okumak üzere İstanbul’a yerleştim. O zamandan beri burada yaşıyor ve çalışıyorum.

Öktem Aykut Galeri ile çalışmaya nasıl başladınız?  

Doğa ve Tankut ile tanıştığımızda ortada henüz galeri yoktu. Okullardan yeni mezun olmuş, çeşitli işlerde çalışıyorduk. Fakat Tankut hep bir galeri açmak istediğinden bahsederdi. Hayalini düşünülenden çok daha hızlı hayata geçirdi ve henüz mekanı tutma aşamasında birlikte çalışmaya karar verdik. Hatta genel olarak galeri programının ve kimliğinin oluşmasında da doğrudan katkılarım oldu. 2014’te Ortak Salon isimli grup sergisinde yer aldıktan sonra, 2015’te “Bütün Resimleri” başlığı altında ilk tek kişilik sergimi birlikte yaptık. 

Eserlerinizle ilgili konuşmak ve pratiğinizi kelimelere dökmek sizin için kolay mı? Hangi durumlarda gerekli oluyor? Zaman içinde kendi işinizden bahsetme tarzınızda neler değişti? 

Kolay değil ama faydası oluyor. Ziyaretlerde, sergilerde, ayaküstü sorular olduğunda cevaplamaya çalışıyorum. Bazen kendi kendime de, resimler hakkında düşünürken, bir soru-cevap şeklinde diyaloglar kurduğumu fark ediyorum. Eskiden resimleri açıklamak gayretindeydim şimdi daha çok yapım aşamasındaki motivasyonları konuşuyoruz. 

Yeni serginiz ‘Kalender’i sizden dinleyebilir miyiz? 

“Kalender” etrafı denizlerle çevrili, biraz yanlızlığa itilmiş, bazı zamanlarda bunu tercih etmiş, coğrafi ve toplumsal etkenler çerçevesinde karakterini keşfe çıkan; yaşadığı çağın düşünce yapısı ile kendi düşünce mirası arasında köprü kurmaya çalışan hayali bir karakterin sıradan yaşamından kesitleri aktarıyor. Plastik anlatım ise karakterin bu arayışları doğrultusunda şekilleniyor. Bazen son derece şiddetli renkler ve keskin kompozisyonlar ile biraz geriliyoruz, bazen bir sadelik içerisinde hayallere dalıyoruz. Hikayeyi taş sektiren bir insan resmi ile açıyor, oradan da zaman içinde seke seke devam ediyoruz.  

Bir önceki serginiz ‘Yabancı’dan bu yana hayatınızda olup bitenler eserlerinize nasıl yansıdı?

“Yabancı” Bodrum’da Latife Tekin’in öncülüğünde kurulmuş olan Gümüşlük Akademisi’nin misafir sanatçı programında yapılan resimlerden oluşuyordu. Bu sayede bir ayı aşkın süre, doğa içerisinde ve tamamen barışçıl şartlarda; resimden başka yapacak, düşünecek şey olmadan geçti. Bu, özellilkle Türkiye’de dengi çok zor bulunabilecek bir imkandı. Pratiğimin farklı yönlerini keşfettim. Atölyeye dönünce daha özgüvenli ve derli toplu bir dönem başladı diyebilirim. Farklı seslerin bir arada duyulmadığı; yumruk gibi söylemlerin, korku ve şiddetin kitleleri savurduğu günümüz Türkiye’sinde bir bireyin oluşumuna kendi penceremden bakmaya, yalın ve özgün bir ses bulmaya çalışırken düştüğüm notları “Kalender”de izleyebileceğiz.

Yeni serginizin tanıtım metninde ‘Türkiye’ye mahsus bir anlatımcı geleneğin en özgün temsilcisi’ olduğunuz ifadesi yer alıyor. Bize bu gelenek hakkında bilgi verebilir misiniz?

Doğrusu bu benim kendime yakıştırdığım değil, metni yazan arkadaşımın layık gördüğü bir ifade; onun yüce gönüllülüğü diyelim… Türk resmi ile dedemin kütüphanesindeki eski dergiler ve takvimler ile tanıştım. Kimdir nedir bilmeden Duran, Mualla, İyem, Balaban, Berksoy, Onat, Görele, Dino, Berk, Lifij gibi isimlerini yıllar sonra öğreneceğimiz, Türkiye’de çağdaş kültürün gelişiminde önemli rol oynamış, doğu-batı ikilemini, Anadolu yaşamını ve dönüşümünü güzel ve özgün şekillerde anlatmış bu ressamların resimlerine yıllarca baktım. Özgürce düşünen, dünyadaki çağdaşları ile kıyaslandığında çok daha zorlu şartlarda olmalarına rağmen merak etmekten vazgeçmemiş, gerektiğinde bedel ödemiş, gücünü sanatından alan insanlar gördüm. Bizler de bu yoldan yürümek isteriz.

Kişisel sergiler galerilerde yaklaşık bir aylık süreler boyunca ziyaret edilebiliyor. Bu süre zarfında ne sıklıkla ve hangi sebeplerle galeride bulunuyorsunuz? Sergi süreci sizin için nasıl geçiyor?

Sergilerime mümkün mertebe gitmeye çalışıyorum, güzel bir his, resimler de orada daha anlamlı ve okunur oluyor. Atölyede pek birbirinden ayıramıyorsunuz, ressamın kendini geliştirmesi için de iyi bir fırsat. “Yabancı”nın açılışında bulunamamıştım mesela ama sonrasında hem gruplarla hem de arkadaşlarla birlikte gezmek için sık sık gittik. Aylarca kırılgan bir ruh hali içerisinde tek başına çalıştıktan sonra seyircinin olumlu - olumsuz yorumları, fikirleri çok iyi geliyor.  

Resimlerinizin karşısına ilk defa geçen birinin tepkilerini gözlemleme şansınız oluyor mu? Oluyorsa, size nasıl hissettiriyor?

Özellikle atölye ziyaretlerinde insanları bolca ve keyifle gözlemleme şansım oluyor. Boya yaptığım bölümden geçerken hemen herkes bir süre duraklıyor ve çalıştığım duvarı, camdan paleti incelemeye koyuluyor. Genelde farketmemişçesine uzaklaşıp biraz yalnız bırakmaya çalışıyorum. Çok ilginç yorumlar yapıyorlar sonrasında, sorular soruyorlar, hoşuma gidiyor. 

Kendinizi resim aracılığıyla ifade etmeye ne zaman başladınız ve bunun süreceğini ne zaman anladınız?

İlkokula başladığımda resim yapmanın iletişim kurmakta bana çok yardımcı olduğunu farkettim. Liseye kadar bir çok lokal, ulusal ve uluslararası yarışmaya katıldım, alınan ödüller sayesinde imkanlarımın ötesinde bazı tecrübeler yaşayabildim. Orta öğretimden mezun olurken kafamda soru işareti kalmamıştı. Tam anlamı ile kendini ifadenin ilk kıvılcımlarını ise 2010 yılında atölyeme geçtiğim zamanlarda gördüm.

Kariyerinizin ilk yıllarını hatırladığınızda sizin için artık daha kolay ya da daha zor olan ne var?

Öğrenim esnasında zaman daha çok model ve ölü doğa üzerinden insan ve çevre ilişkisini anlamakla, malzemeyi tanımakla, diğer ressam adayları arasında kendi yöntemlerimi bulmaya çalışmakla geçmişti. Dolayısı ile atölyeyi tutup, boş odada boş tuvalin başına geçince; neyi nasıl ve neden anlatacağınız konusunda zorlanıyorsunuz. Zaman içinde rutinlerimi buldum, kendimi ve çevremi nispeten daha iyi tanıdım. Hal böyleyken her anlamda çok daha akıcı ve kendiliğinden gelişen bir üretim ortamı oluşuyor. Ancak, ileride geri dönüp baktığımda da bu yıllarla ilgili böyle mi düşünürüm, bilemiyorum. Bugünlerdeki hislerim böyle… 

Eserlerin satışı sergilerin gizemli bir parçası. Resimleriniz satılırken siz de orada oluyor musunuz? Satın alanlar sizi resimlerinizi nereye astıklarından haberdar ediyorlar mı?

Satışlara denk gelmiyorum ama genel olarak sonrasında resimlerimi alan insanlarla bir araya geliyoruz diyebilirim. Hatta bu şekilde kalıcı dostluklar oluşturduğumuzu da düşünüyorum. Sağ olsunlar birçoğu haberdar ediyor, asıldığı yerden fotoğraflar gönderiyor. Haberdar etmeyenlere de aşk olsun diyorum…   

www.oktemaykut.com, 25 Ocak’a kadar.

 

 

 

Tavsiye edilen

    İlginizi çekebilecek diğer içerikler

      Advertising